30 Temmuz 2010 Cuma

Küçük İskender'in çanağı

Küçük İskender gümüşlük akademisinde yaratıcı şiir atölyesinin konuğu oluyormuş. Ne hoş haberler öyle değil mi? gümüşlük akademisi, konuk, iskender, şiir, atölye, kebap... Bir kelime bir işlem diye bir yarışma vardı trt de ben çocukken, yanılmıyorsam yakın zamana kadar da vardı. Şimdi kelimeleri ard arda sıralarken aklıma o yarışma geldi. Bu adamlar bir bankonun arkasında durup böyle kelimeler uyduruyorlar heralde, uydurdukları kelimeler neyi getiriyorsa onları alıp götürüyorlar. Fantastik bir şey doğrusu. Fantastik olduğu akademiden belli, hayali bir ada kurmuşlar kendilerine, ekoloji falan da var lafları arasında. 15 yaşından başlayan 21 hadi bilemedin 22'yi pek de aşamayan bir hayran kitleleri bile var. Bu yaş grubundaki insanların belli şeylere karşı hayranlık geliştirmeleri kadar normal bir şey yok, bu neredeyse doğa kanunu gibi bir şey. Asıl mesele buna tutulan çanak.

Neden elitizme karşıyız?

Popülist kültür diye bir laf attık ortaya. Başı sonu çok belli olmayan, henüz bizim için bile bir araştırma konusu olan şu popülist kültür ne menem bir şeydir böyle. Elbette temel bazı kaziyelerimiz mevcut. Bazı arkadaşlar halkın beğenisiyle mi hareket edeceğiz falan diye soruyorlar mesela. Konumuz bu değil. Halkın beğenisiyle hareket edip, onun beğenisine ulaşabiliyorsan ne mutlu. Onun üstüne bir şey de koyabiliyorsan o zaman da ne âla. Halka inmek diye bir laf vardır. Halk inilecek bir şey mi her şeyden önce buradan başlamak gerekir. Halk belki de çıkılacak bir şeydir. Hiç böyle düşünmüş müydünüz? Türkiye'nin milli gelirinin yaklaşık yüzde kırkbeşini cebine ve midesine indiren, toplam nüfusun yüzde onbeşini oluşturan bir kesim Halk'ın en iyi ihtimalle inilecek bir yer olduğunu düşünüyor. En iyi ihtimalle diyorum çünkü çoğunluk Halk'ın aptal ve cahil olduğunu ve kendi çukurlarında yaşayıp gittiklerini düşünmekten yana. İçlerinden "iyi niyetli" sayılabilecekler de halka inmekten, halkın yaşayışını ve kültürünü geliştirmekten söz ediyor. Halka inmek ne demek, nereyi çıktın ki nereyi ineceksin. İnek! Hadi inek.

Popülizm birey inşası mıdır?

Hayır. Yaptığımızı anlamamakta kurbanlık koyunun dirediği gibi ayak direyenlerin kaçırdıkları yer de tam burası. Sağcı koyunlar parayla inşa ettirdikleri millet inşasına zeval gelecek diye ayak diriyor, solcu koyunlar halk sömürüsüyle inşa ettirdikleri halk ütopyasına halel gelecek diye. Ortada böyle çapraşık bir durum var. Sağcılar hınçla izliyor, solcular telaşla.

Kendine müslüman, kendine halkçı

Bir kendine müslümanlar var, buna Türk sağı diyoruz. Bir de kendine halkçılar, buna da Türk solu. Halkın Günlüğü diye bir blog gördüm, bakın... Ne kadar önyargıları, kalıpları, darkafalılıkları, sınırlılıkları, sığlıkları varsa bu blogda bulabilirsiniz. Yukarıya bir Che posteri as, aşağıya Kemal Kılıçdaroğlu resmi koy; Tekel işçilerinin eylemini alkışla, Başbakana atıp tut, Dersim'e link ver, İbrahim Kaypakkaya etiketi en büyük puntoyla görünsün... Sadece estetik ve makyaj, üstelik de 2010'da 1972 estetiği, makyajı ve cilası. İbrahim Kaypakkaya neden TKP ve PDA yollarından ayrıldı; ve neden Aydınlık Yolu kendine örnek aldı? Bana bunun cevabını verebilecek ilk solcu kemalist kardeşime Cuma namazı ısmarlıcam. Şaka bir tarafa; Hikmet Kıvılcımlı ve İbrahim Kaypakkaya gibi popülist-komünistlerle bu yeni zaman cicilerinin ne alakası var, tam anlayamıyorum. İslam korkusu ne zamandan beridir halkçılığın, komünistliğin beslenme kaynağı oldu? Ne Latin ülkelerinde ne Doğu ülkelerinde (ki komünizmin en iyi yerleştiği, halkçılığın adeta imanın şartlarından olduğu ülkeler de bunlardır) Katoliklik ve Sünnilik komünistlerin şer odağı, öcüsü, günah keçisi olmamıştır. Ama yerlerine gelen soytarılar yaz günü kaprilerini giyip soğuk biralarını yuvarlarken böyle saçmalayabilirler.

Nevzat Çelik referandumda oy kullanmayacak

Çekingen yaratılıştayım, utanmasam da utangaç görünebilirim ama hayatım boyu gerçek anlamda utandığım anlar sayılıdır. Yani böyle hakikaten terlediğim, tüylerimin diken diken olduğu, yere baktığım anlar. Nevzat Çelik'in Şafak Türküsü'nü Ahmet Kaya'nın icrasıyla her dinlediğimde utanırdım. Sene 85-86, yaş 14-15... Bizden hemen büyükler, bütün suçu dünyaya bizden birkaç yıl önce gelmiş olmak olan nesil öldürülmediyse ya da yurtdışına kaçamadıysa hapisteydi. İki ağabeyim 1965 ve 66 doğumlu oldukları, yani 12 Eylül darbesi olduğunda üniversite değil lise hatta ortaokul öğrencisi oldukları, 1963 doğumlu ablam da babam tarafından apar topar Almanya'ya götürüldüğü için çekirdek ailemden kayıp olmamıştı; ama genel olarak böyle bir durum vardı. Kaç-Kaç savaşı gibiydi 12 Eylül. İşte bu nesil içerdeyken biz yeniyetmeler gezip dolaşıyorduk. Şafak Türküsü bunu hatırlatıyordu, utanıyordum.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Duyarlı şair

Şairler bir araya gelip Kürt sorununa dair (artık Kürt sorunu neyse ona dair) çözüm önerilerini dile getirmişler. Bir şair olarak bu soruna duyarlılıklarını göstermişler anlaşılan! Bir de böyle bir şey var tabii, şair duyarlılığı, sanatçı duyarlılığı vs. Biz zaten şiirimizi yazıyoruz ama zaten çok hassas insanlar olduğumuz için bu tip siyasi problemlere de kulağımızı kapayamıyoruz! Öncelikle söz konusu isimlerin şairliklerini bir kenara bırakalım. Peki bu kitap tam olarak neye hizmet ediyor? Aslında bir kişinin aklına gelmiş bir cin fikirden öteye bir anlamı da yok. Yani hiçbir şeye hizmet etmiyor bu kitap. Fakat ne yazık ki insanların kendilerini bu ülkede olup bitenlere karşı nasıl konumladıklarını da bir parça gösteriyor. İnsanlar nasıl şair olarak tanımlandıysa ondan gayet memnun, onun sosyal getirisi içinde rahatlar. (Zaten bu isimlerin ekserisinin 80 kuşağı şairlerinden oluşması da tesadüf değil.) "Kürt sorunu" gündem içinde nasıl tanımlandıysa aslında ondan da memnunlar. Bir yanda şiir, diğer yanda siyaset! Bir yanda kendileri diğer yanda halk! Asla kapanmayacak bir mesafe, asla birinden diğerine ulaşmayacak sözler. İddia yok, vicdan çok! Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından yazılan toplu şiir mesela yine bundan farklı bir anlam taşımıyordu. Vicdansız bir şiir gerekiyor demek ki!

Halkın bilgisi

Cahil olmak için yine bir şeyleri bilmek gerekiyor. Yani doğrunun üzerini örtecek kadar bir bilgi. Az bilgi, yarım ya da yanlış bilgi. Hani, bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün, diye bir laf var ya. Gerçekten ülkemizde halkın bilinçlenmesi gerektiğinden söz edenlerin bu tarz tahsilli cahiller arasından çıkması tesadüf değil. Halka mesela alkol helal mi, haram mı diye sorsanız, adam haram diyecek. Belki her akşam içiyor, ama bu ayrı mesele. Bilgisinde bir yanlış yok ama. Tam ve eksiksiz. Diğer taraftan haramı helal yapma noktasında bin dereden su getirirseniz, asıl cehalet oradadır. Bu gibi kurnazlıklar her yerde ortaya çıkabilir. Yeri gelir üç kuruşluk hesap için yapılır bu. Fakat bu gibi bir durumun tespiti kolay ve net. Helal lokmayı haramından ayırmanın bir zorluğu yok. Asıl sorun biraz da bilgi dediğimiz zaman artık neyi anladığımızda. Bilgiyi bir alana hapsedip ona ulaşmanın yolunun sadece belli bir eğitim sisteminden geçmek olduğunu düşünüyorsak, burada halkın bilgisini çokça dışlıyoruz demektir. Bilerek ya da bilmeyerek de çoğu zaman böyle hareket ediliyor. Çoğu zaman da zaten bu ülke üzerine üretilen bilginin buranın gerçekleriyle bir ilgisi olmuyor. Televizyonda dinlediğimiz akademisyenler bambaşka bir alemden konuşuyor. Biz de o aleme itiliyoruz yavaş yavaş. Ama en temel bilgimize döndüğümüzde koca bir çelişki görüyoruz ortada. Sonra Türkiye'de demokrasi kültürü vs.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Zokayı yutanlara!

Düzce merkezde çalışan bir öğretmen. Kırkına varmış olmalı. Tatile gelmiş. Hoş geldin, dedik. Geçtik kahveye, çay içeceğiz. Havadan sudan derken "Sadık hoca, sen ne düşünüyon bu açılım konusunda" diye sordu. Daha önce başka konularda bikaç kelam ettik diye sormuş olmalı. Ne diyeceğimi bilemedim. Söyleyecek sözüm olmadığından değildi bilemeyişim. Konuşursam anlaşılır mıyım diyeydi endişem. Konuşmamayı vebal saydım o an. Aklımın erdiği, dilimin döndüğünce bikaç söz edebilirim, dedim. Mehmet Akif'ten öğrenmiştik nasılsa. Konuşabilirdim, konuştum. İşte Mehmet Akif, Düzyazılarında ayrılıkçı hareketlere özellikle dikkat çekiyor. Bu düşmanın bir taktiğidir diyor, falan... Adam (tam bir devlet memuru, hükümet memuru desek daha iyi), "Ben Akif Makif bilmem kardeşim, herkes yerini bilmeli, ayrışmalıyız" demesin mi? (Cümleyi aynen naklediyorum.) Şaşırmadım, çünkü konuşsam mı konuşmasam mı diye endişe duymam bu yüzdendi, pişman da olmadım, iyi ki konuştum diyorum demesine ama mürekkep yalamış, öğretmen diye bura gibi yerlerde halkın sözüne itibar ettiği insanlar nasıl böyle düşünebilir diye üzüldüm doğrusu.

Kardeş halk, yoksul halk


BARIŞ ve Demokrasi Partisi Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Kitlemiz ve partimiz daha önce hazırlanmış grupların harekete geçirilmesi ile hedef haline getiriliyor. Ortada Türk-Kürt çatışması yoktur. Kürtlere yönelik saldırı vardır. Eğer Türk-Kürt çatışmasına dönüşmüyorsa bu bizim ve halkımızın sağduyusundan kaynaklanmaktadır” buyurmuş. Bunu kime yutturabilir bilmiyorum.

Popülist demiryolları


TCDD 17 Temmuz 2010 Tarihinden İtibaren ÖĞRENCİ İNDİRİMİni kaldırmış, yerine 13-26 yaş arasındaki gençler için % 20 GENÇ İNDİRİMİni uygulamaya koymuştur. Herkesin öğrenci olmak zorunda olmadığını ama herkesin genç olabileceğini hatırlayan Devlet Demiryolları'nı bu yeni uygulamalarından ötürü kutlarız.

Ghost Dog ya da bilgiye karşı bilgi

Türkçeye Hayalet Köpek: Samuray’ın Yolu şeklinde çevrilen Ghost Dog: The Way Of The Samurai filmi siyah adamın, özü her gün aksatmadan ölümü düşünmek olan Samurai öğretisine göre beyaz adama bağlılığının hikayesi olarak izlenebilir.

Bilgiye karşı bilgi, bir binanın çatısında, modern şehirli insanın hayatından kovduğu güvercinlerle yaşayan Hayalet Köpek’i en iyi anlatacak sözdür belki de. O sıkı bir okurdur ve bilgilenmesini modern bilgiye karşı edinmiştir. Güvenlik tedbiri alınmış hemen her tür kapıyı açan bir cihaz yapması da teknik bilgiye sahip olduğunu gösterir. İşini yaparkenki dikkati de bunu ortaya koyuyor.

27 Temmuz 2010 Salı

Popülist psikoloji-1

Psikolojinin bir araştırma konusu olarak ortaya çıkışını Aristo'ya kadar dayandırabiliriz. Aristo "Peri Psykhe" ( Ruh Üzerine) adlı eserinde bedenle ruh arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışır. Türkiye'de psikolojinin tarihi ise somut anlamda 15.yy da Sultan 2. Mehmed döneminde kurulan akil hastanesiyle başlar. Bu hastenede, akil hastaliginin diger hastaliklardan farklı olmadığndan yola çikarak hastalari müzikle ve sporla tedavi yoluna gidilmistir. Bu hem somut hem de bilimsel anlamda psikolojinin görünür hale gelmesidir. Türkiye'de daha doğrusu genel olarak doğulu toplumlarda ise psikolojinin kökenleri çok daha eskilere dayanır. Adı psikoloji olmasa da, doğuda geliştirilen bütün felsefelerin temelinde psikoloji saklıdır.

Vavien neden popülist bir film?

Vavien (2009), 1966 Bursa doğumlu yönetmen Yağmur Taylan'ın üçüncü uzun metrajlı filmi. Senaryo Engin Günaydın imzalı. Günaydın başrol oyuncusu aynı zamanda, karısı (Sevilay) rolündeki Binnur Kaya ve abisi (Cemal) rolündeki Settar Tanrıöğen'le birlikte. Film hakkında bu kısa malumatı verdikten sonra filmden de kısaca bahsedelim. Ancak söylemek istediğimizin açıkça anlaşılması için taraf olmak zorundayız. İzleyici olarak Celal'in tarafındaysak Celal'in ailesiyle mutsuz olduğunu, dolayısıyla teselliyi abisiyle gittikleri Samsun'daki eğlencede aradığını düşünebiliriz. Hikayeyi Sevilay'ın hikayesi olarak izlersek ekranımızda saf bir sevgi ve iyiliğin hikayesi vardır. Vavien'i popülist kılan tarafı da budur bizce. Celal, karısına davranışıyla izleyicide belli bir nefret duygusu oluşturur. Sevilay, kocasını, gördüğü muameleye rağmen asla azalmayacak bir sevgiyle sever.

Nedenine yönelen öfkeye linç denmez, intikam denir


NTV'yi açtım akşam, Ferhat Kentel linçten, farklı olana tahammülsüzlükten söz ediyordu. Hatay Dörtyol'da teröristler polis öldürünce halk ayaklanıp BDP binasını yakmış. Buna linç, farklılığa tahammülsüzlük diyebileceğimizden pek emin değilim açıkçası. Liberallerin zeka seviyesinden de kuşku duyuyorum. O sırada PKK militanlarını bulamayacakları için BDP binasına halkın saldırması kendi içinde açık seçik bir mantığa sahiptir. Doğru bir davranış olması gerekmez. Nedenine yönelmiş öfkedir, ortada cinayet olmadığı için de tepkisellik sınırı içinde kalmıştır. Türkiye'de günlük hayatımızın bir parçası olan sınırda tahammülün bir ifadesi olmuşa benzer. Linç böyle bir şey değildir. Veba salgını oldu diye yoldan geçen Yahudileri katletmektir. Beyaz bir kadın tecavüze uğradı diye zencileri asmaktır. Kötülükler için bir günah keçisi seçmektir. Ferhat Kentel garibanı buna ırkçılık dedi. Irkçılık işsiz kalan Hollandalı'nın işçi Türklere saldırmasıdır. Sadece işçilere saldırmış olsa, buna ırkçılık veya linç diyemezdik. 

Halkın maddesi, tecrübenin ışığı


Modern sanat her anlamda bir karşı çıkış olarak belirse ve birçok yerde klasiği yine geleneksel olanla ikame etse de bir tavırda tutarlı bir farklılık göstermiştir. Bu da antik yunandan beri sanatın değeri üzerine edinilmiş bir ölçüyü yani muğlaklık fikrini tersine çevirmesidir. Bu fikre göre bir sanat ne kadar açıklanamaz, formülize edilemez ise o kadar değerlidir. Tiyatronun belirli türleri vardır ve bunların pratik tarifleri vardır. Şiir tiyatroya göre daha ölçüsüzdür, bu yüzden ondan daha değerlidir. Sanatların en değerlisi ise müziktir onlara göre. İyi bir müziğin ancak ruhani bir yüceliğin eseri olabileceği söylenir. Modern dönemde Poe’nun Kuzgun şiirini nasıl yazdığını anlattığı yazısı ise sanat eseri üzerindeki bu efsunlu havayı bozmuştur örneğin. Çünkü basit çağrışımlar ve süfli duygular da bir şiire hayat verebilmiştir. Şiir yazmanın basit bir işçilik meselesi gibi görülebileceği de modern anlayışın bir ürünüdür. Somutluk da muğlaklığın yerini alır, sanatın ölçüsü haline gelmeye başlar.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Murat Menteş'ten arabesk yorumu

Selçuk Orhan ve Selman Bayer’in Orhan Gencebay’a değindikleri yazıları okuyunca şaşırdım kaldım. Orhan Gencebay tekke edebiyatından, halk şiirinden, senfonik müzikten, Rock’n Roll’dan, Klasik Türk Müziği’nden… etkiler almış, ilginç bir besteci. Albümleri, toplamda Bob Dylan albümlerindan daha fazla satmış. Yani epey ilgi görmüş. Faşist resmî ideolojinin Batılılaşma algısına zıt, tamamiyle sivil bir enerji taşıyan Gencebay müziği yıllar yılı yasaklandı. Bu durum, elbette Gencebay müziğinin muteber olduğunu tek başına kanıtlamaz. Fakat Gencebay müziğinde ifadesini bulan ‘derdi’ tükenmişlik duygusu olarak nitelemek akıl kârı mıdır? Tamam, “İnsan varoluşunun temelindeki vahamete gönderme yapıyor” demeyelim, yine de kaba bir şekilde ambalajlamak yakışık alır mı?

Devamı ve tamamı için bk.

Türkiye'de kaç yoksul var?

Yoksulluk ve açlık sınırı hesaplamaları konusunda ATO ve sendikalara kulak vermeye gerek yok. Bunlar politik nedenlerle evrensel ölçüleri hiçe sayıyorlar. Açlık sınırı temel gıdaya ulaşma yeterliği olup olmamasıdır, bunu günlük kişi başına 2 dolar yani 3 lira olarak hesaplıyorlar. Aylık geliri 360 liranın altındaki 4 kişilik hane halkı açlık sınırının altında kabul ediliyor. Türkiye'de 500 bin ile 1 milyon kişi açlık sınırının altında yaşıyor ki oldukça ciddi bir rakam. Yoksulluk sınırı ise 4 kişilik aile için 800-900 lira civarında ve Türkiye nüfusunun yüzde 20 kadarı yani 15 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Fakat önemli olan bu değil. Önemli olan gelir eşitsizliğidir.

Popülizmin iyisi kötüsü

Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu ya da birçok başka kişi "Biz popülizm yapmıyoruz!" deyince kötü olan popülizm biz "Popülist Kültür" dedik diye mi iyi oluyor? Durum böyle değil pek tabii ki ve dahası mesele popülizmin iyi anlamda kullanılıp kullanılmadığının da ötesinde. Bugüne kadar zaten güncel siyaset neredeyse tamamen halka karşı mesafeli bir şekilde yürüyüp gitmiş durumda. Herkes siyasetin kendine has kuralları, sistemi olduğunu, ortada reelpolitik diye bir şeyin olduğunu düşündüğü sürece de bu değişmeyecek. Siyaset ile ahlak farklı şeylerdir! Bunu diyebilmek için zaten siyaseti halktan tamamen soyutlamanız gerekiyor. Arada da işte bazı partilerin bazı uygulamalarına yönelik popülizm suçlaması yapılıyor. Kısa günlük politikalar, halk yardakçılığı anlamında. Gerçi şu var: bugüne kadar popülizm suçlamasına maruz kalmış uygulamaların çoğu ya halkın ekmeğine ya da dinine, ahlakına yönelik uygulamalar olmuştur. Fakat temel mesele bunların bir bütün siyaset haline getirilememesi ile ilgilidir. Böyle bir bütün siyaseti de ortamda göremediğimiz de, "Popülizm yapmıyoruz" diyenlerin aslında kendilerine dair doğru bir tespit yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

25 Temmuz 2010 Pazar

Popülist bir şiir

PARASIZ ve YATILI

Mini etekli subay kızları, tenis oynar
dalga geçerlerdi bizlerle
bizler: mektebin taşralıları
devlet pansiyonunda kalırdık, parasız ve yatılı.

Bilgi yarışmalarının romansı
sökmezdi başka yerde. Hafifletmezdi
hafta sonlarının sıkıntısını piyasa saatleri
bıçkın delikanlılar gibi Aşıklar Caddesi'nde.

Yüreklerde kimliksiz bir tereddüt
bakışlarda açlığa teşne yıllar; kalır
utangaç bir hüzünle kentin orta yerinde
şiir yazmaya giderdik kızlar üstüne.

Kızlar; kurşuni ve sevdalara gebe. Şarap içer
dans partilerine giderlerdi, otomobille.
Yanlarında kolej takımından oğlanlar
gülerlerdi geçerken; başımızı eğerdik önümüze.

Ümit Aktaş

Cennetten Düşüş, Beyan y., Haziran 1998, s. 22

Medine anlatıyor biz izliyoruz.

16 yaş sınırı! Çocuklarınızın izleyemeyeceği bir yerde izleyin diyeceğiz ama belki ağlarsınız. Yakışır popüliste ağlamak.


Popüler Amerikan Kültürü: Hiphop























Hiphop, 1970’li yılların sonunda Amerika’da, siyahların ve hispaniklerin gettosu olan New York’un yoksul mahallelerinde doğdu. Bu gettolarda yaşayan eğitim ve gelir seviyesi düşük, eğlenceye düşkün siyah halkın ortaya çıkardığı bir popüler kültür akımıydı. Zaten hiphopun kelime anlamı da “kalça atmak/sektirmek”tir. Buradan da anlaşılacağı üzere aslında tamamen dans ve eğlence temelleri üzerine kurulu bir hayat tarzıydı. Adını da, kendisi ile aynı adı taşıyan müzik türünden almaktadır. Giyecekleri olamayan yoksul halkın, ebeveynlerinin doğal olarak kendilerine büyük olan elbiselerini giymesiyle oluşan giyim tarzı, kullandıkları argo dil ile birleşerek, bu insanların dünyasına özgü bir kültür doğurmuştu. (Ülkemizdeki hiphopçular -Fuat bunlardan biri- bu kültürün kökenini "şaman" inancına kadar götürmektedir. Elbette dans, şiir ve söz söyleme kültürünün bütün milletlerde varolduğunu söyleyelim ve ekleyim; Şamanlar belirli ritimlere okudukları şiirlerde, sözlerde küfür kullanmazlar; ayrıca bu sözler halkın hakkını savunmak için söylenmiş sözler de değildir. Öyle ki artık bu kültüre hem hizmet edip hem de Amerikan kültürü olmadığını söyleyenler dahi mevcuttur. Kimse halkın bu kültürü kabullenmesi için saçma sapan hikayeler anlatmasın orda burda.)

24 Temmuz 2010 Cumartesi

87.5 kilo kabak sattı, 1 lira 66 kuruş kazandı

Yalova'nın Kazimiye Köyü'nde çiftçilik yapan Turan Bektaş, sattığı 87,5 kilo kabak için giderler düşülünce hesabına 1.66 TL yatırıldığını görünce şaşkına döndü.

23 Temmuz 2010 Cuma

İslamcı entelektüeller ve 100 liralık kafeler

100 + demem lazım aslında. En küçük hesabın 100 lira olduğu zengin kafeleri yani. İslamcı arkadaşlarımın kahve, pardon kapuçino içme merakını bildiğimden (!) tabii karşılamam lazım; ama kazın ayağı öyle değil tabii. Halkın giremeyeceği, bırak girmeyi yanından bile geçemeyeceği, hatta varlığından bile haberdar olmadığı bu kafelerde ne arıyor İslamcı biraderler? Ben bunu sorarım. Kafe sosyologluğu mu yapıyorlar? Biz de seçkin sınıfa dahil olduk, şişko olsak da Adidas eşortman giyebiliriz... mi demek istiyorlar. Ben bundan sadece "şişkoyuz" anlıyorum. 100 liralık kafeler paranı alır; eşeklik baki kalır. 

Çakma popülistler

Levent Kırca Bodrum sokaklarında çakırkeyf halde Referandumda hayır oyu kullanacağını açıklamış. Halkın faydasını mı düşünüyor yoksa bir sonraki yıl bodruma gidip gidemeyeceğini mi? Olacak O Kadar programıyla halkın gönlünde yer edinmeyi başarmış bu güzide insanın skeçlerinde sürekli konu ettiği, malzeme olarak kullandığı halka bu kadar dışardan bakması kötü niyetinden değilse yüzeyselliğindendir. Bodrumdan yeni anayasaya hayır!


Hürriyet Video'larını izlemek için Flash 7 veya daha yüksek eklenti yüklenmeniz gerekmektedir. Yüklemek için tıklayınız!!!

Çakma aristokratlar

Aristokrasi herkesin bildiği gibi ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasi iktidarın imtiyazlı ve genellikle soya bağlı bir toplum sınıfının elinde bulunduğu yönetim şeklidir. Tartışmasız bir şekilde Batıya özgü bir kavramdır. İlk ve Ortaçağ Avrupasında aristokratlar hem ekonomik hem de kültürel bir güce sahiptiler. Ekonomik güç kazanmanın yolu sömüren sömürülen ilişkisinden geçer, bundan kaçmak tarihin hiçbir döneminde mümkün olmamıştır. Bir toplumda maddi gücü elinde bulunduranlar varsa o toplumda ezilen, yoksul bir kesimin olması kaçınılmazdır. Kültürel iktidar bunun yanısıra gelişir. Yüksek sınıftan olanlar yani zenginler, ekonomik gücün sağladığı büyüklük duygusuyla hertürlü ahkamı kesme, toplum yapısını şekillendirme ve bu konuda kibir sahibi olma hakkını tartışmaya açık olmayan bir biçimde kendilerinde görürler. Yiyip içip yan gelip yattıkları için okuyup yazma fırsatı bulmuşlardır. Kabul etmek gerekir ki içlerinde ruhen incelmiş olanları vardır fakat seçkin sınıfın toplumu yönetmesi gerektiği fikrinden asla uzaklaşamazlar.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Nalet olsun

kerbela ağıdını dinliyordum. birşey dikkatimi çekti. ağıdın bir yerinde, "nalet olsun yezid"e diye bir cümle geçiyor. annem de lanet okumaz, illa okuyacaksa nalet okur. biliyorsunuz peygamberimiz lanet okumaktan men ediyor müslümanları -istisnalar konumuzun dışında.-güzel halkımız da dindar olduğu için lanet okuyamıyor, fakat öfkesini de yenemiyor ne yapsın, icad ediyor; nalet. buna l-n değişimi, göçüşme, metatez filan diyen andavallar çıkabilir. asıl göçüşme onların beyninde. dili sosyal anlamından soyutlarsanız öyle dersiniz tabii. naletin insanın içini daha bi soğuttuğu, kandırdığı yolunda bir başka görüş de var ama ben ilkine itibar etmekten yanayım.

Kardeşim halk

Kardeşimin ismi Goncagül. 6 yaşında. Annesi geçenlerde milka çikolata almış Goncagül'e ve Goncagül o çikolatayı kaç gündür saklıyor. Bitmesini istemiyor çikolatasının. Şimdilik bir çikolatası var ve çok mutlu. Annem tandırda ekmek yaparken "anne" demiş, "ekmeğimiz çok oldu di mi, bitmez artık".


Popülist filmler

Sinema, nam-ı diğer yedinci sanat. Sanat dendiğinde bizim aklımıza gelen yine popülizmdir. Halktan ayrı, halktan öte, seçkinci bir sanat anlayışının tamamen karşısında olduğumuzu tekrar söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum. Bu anlamda daha açıklayıcı olması bakımından ve çok kaba bir anlayışla Avrupa sinemasına karşı Amerikan sinemasının tarafını tuttuğmuzu söyleyebiliriz. Bundan daha önemlisi Türk filmleri sözkonusu olduğunda kimin tarafını tuttuğumuz. Halit Refiğ'e karşı Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz'a karşı Metin Erksan, Yeşim Ustaoğlu'na karşı Mahsun Kırmızıgül, Semih Kaplanoğlu'na karşı Reha Erdem ve tabii ki Türk sinemasında eşine henüz rastlanmayan Ertem Eğilmez'in tarafındayız.

Kim suçlu?

Diyarbakır'ın Çınar İlçesi'ne bağlı Yuvacık Köyü'nde, geçen yıl 6 yaşındaki oğlu Enes'i anasınıfına kayıt yaptırmak isteyen Elif Satık, iddiaya göre kayıt parası veremediği için okulun halılarını yıkamak zorunda kaldı. Halıları damda yıkarken kayıp düşme sonucu belkemiğinde kırık olduğu için yürüyemeyen Elif Satık, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan 210 bin TL maddi ve manevi tazminat istiyor.

Halka hizmet

Halkı küçük görenler, aşağalayanlar hakikat karşısında da aynı pozisyonu alıyor. Halk pistir, yoksuldur ve çirkindir; pis işleri halka yaptırmak gerekir. İşten ortaya çıkan kazanç halkın değildir ama. Her yerde aşağılanıyor halk. Aşağılananlar hınçlarını kendilerinden aşağıda gördükleri halktan alıyor. Seçim zamanlarında "halka hizmet hakka hizmettir" "biz halkımız için yola çıktık." diye bağıranlar daha sonra "biz popülist değiliz." diyeceklerdir. İktidar olmak halka seslenmekle; ama iktidarda kalmak, parsayı toplamak ancak sırtını halka çevirmekle mümkün oluyor demek. Sadece halka mı sırtını dönüyor bu adamlar?

Herkes popülist olabilir mi?

Sonradan halkçı olunmaz, bir insan halkçı olarak doğar ya da hiçbir zaman halkçı olmayacaktır. Bu mutlaktır, aksi mümkün değildir. Halkçı doğum bir adalet beklentisiyle doğmuş olmak anlamındadır. Bunu size ananız babanız yahut daha büyük aile efradı bilerek veya bilmeyerek aşılar. Ya da arkadaş çevresinde, mahallede, okulda farkında olmadan bu aşıyı almış bulursunuz kendinizi. Aileniz size "Zengine ezilme, yoksulu ezme" derse, mesela, aha popülist oldunuz bitti gitti. 


Annales okulu ve Türkiye'de tarihyazımı

Tarih okuyan herkesin kitaplardan başını kaldırdığı anda karşısına çıkacak ilk şey tarihyazımı problemi olacaktır. Modern tarihçiliğin ya da tarih disiplinin oluşumundan bugüne kadar da tarihyazımı problemi değişen dönemlerle birlikte hâlâ gündeme gelmeye devam ediyor. Bu artık bugün neredeyse klasik anlamda tarihçiliğin çözüştürülmesine kadar da varmış durumda. Objektif bir tarih oluşturmanın ötesinde, bu tarihi oluşturanların da kendilerine has konumları olduğu düşünüldüğünde, tarih eserlerini niçin diğer kurgusal eserlerden ayıralım ki, diye bir soru var mesela. Bunda özellikle tarihi kaleme alanların bulundukları pozisyonlar, halkın konumu, çeşitli iktidar ilişkileri vs. belirleyici oluyor. Annales okulu da, gerek modern tarihçiliğin seyri içinde gerekse bugün tarihyazımı üzerine ortaya atılan düşüncelerin oluşmasında başvurulması gereken ilk duraklardan biri.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kadıköy - Sultangazi

Seçimler yaklaştıkça belediyelerimizin çalışan esmer elemanlarını görmeye başladığımız şu günlerde…
Evet yazıya böyle başlamanın tam vakti gibi görünüyor. Öyle ki, iş makinelerinin seslerini duymaya, giderken arkalarından çıkardıkları tozları solumaya başladık. Kimse “olur mu canım, belediyenin, milletvekili seçimiyle falan ne alakası var” demesin. Varoşlarımızda çok alakası oluyor böyle işlerin. Kim bilir belki seçimle falan alakası yoktur gerçekten de. Ama Kadıköy’de sabah 8’de başlayıp, akşam 5’te biten bir çalışma (dün bunu bir kez daha yaşadık halk olarak), Sultangazi’de akşam 5’te başlayıp, sabah 8’de bitebiliyor.

Yaşadığımız yer, yaşadığımız insanlar

Bu blogda yapılabileceklerden biri nerde bulunduğumuzdan haber vermektir. Arkadaşların çoğunun yazma sıkıntısı, hatta afedersiniz kabızlığı çektiğini biliyorum. Gene de kimiz biz, nerde yaşıyoruz, neler oluyor; ne düşünüyoruz, bunun bir güncesi de olabilir Popülist Blog. Dünyada ne oluyor, Türkiye'de ne oluyor, İstanbul'da ne oluyor? Gözlemler, teemmüller, analizler... Popülizm hayatın ta kendisi olduğu için, insan merak ediyor gazetelerin söz etmediği, sosyolojinin ulaşamayacağı bir semtte, bir sokakta, bir okulda, vakıfta neler yaşandığını. Benim eski projemdir biliyorsunuz, Alibeyköy'de ne olduğu ancak Acıbadem'de ne olduğuyla direkt bağlantılıdır. Eyüp'te, GOP'ta nabzı atmayan, kana karışmayan bir siyasi partinin seçim kazanması mümkün değildir. Bunları konuşalım. Konuşalım ama.

Elit demokrasi, halk demokrasisi

İslamcılarla liberallerin ciddi kısmı elitisttir. İslam'ın veya demokrasinin halka bırakılamayacak kadar elitlere layık olduğuna inanırlar. Teorik olarak anlaşılabilecek, hoş görülebilecek, hak verilebilecek veriler sunarlar.  Fakat pratikte halktan esirgeme üzerine kurulu bir düzeni işletme sevdasındadırlar. İşte, biz İslamcıyız, İslam'ı daha güzel yorumluyor ve yaşıyoruz, dünya malı da bizim olmalı. Halkın kalitesizliğinden, yeterince Müslüman olmayışından sıklıkla söz ederler. Yahut, biz liberaliz, okuduk yazdık, en rahat, en serbest biz yaşamalıyız. Popülist bunu yutmaz.

20 Temmuz 2010 Salı

Popülist parti var mı?

Hem var hem yok. Kesinkes popülist olan bir parti yok. AK Parti, CHP, MHP, SP ve diğerleri yer yer popülistleşir; çoğu defa, özellikle Türkiye'yi kapıp götürecek, siyasi toplumu yönlendirecek konularda popülizmi terk ederler. İsrail'le güvenlik işbirliği anlaşması yapılır, uluslararası tahkim kabul edilir, Gümrük Birliğine girilir, Avrupa Birliğine uyum süreci başlatılır, zina suç olmaktan çıkarılır, ihtiras suçlarına ağır cezalar getiren Avrupa kökenli yasa maddeleri kolayca, tartışılmadan Meclisten geçer, 8 yıllık kesintisiz eğitim yasası gelir; bütün bunlar olurken Amerika Birleşik Devletleri'nin Akdeniz'deki varlığı tartışma dışı bırakılır, IMF politikaları DSP hükümetinden AK Parti hükümetine olduğu gibi miras kalır ve uygulanmasında bir pürüze rastlanmaz. Büyük partiler küçük popülizmler yapar. Çünkü bunu yapmadıkları zaman bağımlılıkları ortaya çıkar. Sisteme, uluslararası topluma, kendi grup ve birey çıkarlarına. Türkiye'de politika hiçbir zaman sistemden bağımsız işlememiştir. Bu da tabiatı gereğidir. Türkiye, dünyanın ne olacağına karar verilen sahanın yahut sahnenin bir oyuncusudur. Fakat Türkiye'nin reji problemi vardır. Yöneticiler halkın ihtiyacı olan beceriyi hiçbir zaman tam olarak gösteremediler.

Popülizmin halka faydası ne?

Popülizm dönemsel veya durumsal değil süreklidir. İnsan bir günde, bir dakinanın içinde popülist olabilir; ama doğuştan popülist olduğu içindir bu. Ne iman kadar yüce ne Feneri tutmak kadar basit bir şeydir. Hoş Feneri tutmak da basit değil ve her yücelik içinde imandan bir parça taşır; ama popülizm biraz ortalama bir şeydir ve bilerek ortalama, sıradan, sünni, çoğunluktan yana, her günkü gibi, herkes gibi, sokakta gibi olmak ve böyle olanların hakkını müdafa etmek demek. Bir günde gelip geçmez. Sosyalistler davalarından dönebilirler. İslamcılar liberal olabilir. Milliyetçiler evrenselciliğe kapı açabilirler. Ellerindekini kaybetmemek için ya da sürüklendikleri için. Popülistler zaten akıntıya tersine kürek çektikleri için sürüklenmezler, ırmağın hareketine tersinden uyum sağlayarak yollarına devam ederler. Devrim rüyası bir kızın bekareti gibi gelir gider. Ama popülizm can çıkmadan çıkmaz. Birçok örnekte olduğu gibi, halk tarafından ölüm sonrasında da sürdürülür. Halk adamı rüsva eder, meşhur eder, yerin dibine geçirir, göğe çıkarır. Buna ihtiyacı olduğu için böyle yapar. Halkın rızasını kazanmak burda marifet değildir. Popülist hiçbir zaman ediminden, eyleminden, hareketinden emin olamaz. Ama niyetinden emin olabilir. Dener ve yanılır. Halka hiçbir faydası olmadığı sanılabilir popülizmin. İyilik yap denize at demişler, balık bilmezse Halık bilir. Popülizm bir iyilik formunda değildir, o ayrı. Bir zorunluluktur. Bazı adamların ve bazı kadınların doğasında olan bir şey. Tasadduk gibi, infak gibi. Kur'an'da onlar verirler buyruluyor. Verenler popülistlerdir. Adı bu olsun olmasın. Hayatını vermek, fikirlerini vermek, ilişkilerini vermek. Halk için yapılabilecek her fedakarlık azdır. Ölmek vardır dönmek yoktur. Bu böyledir.

Haneke popülist olabilir mi?


Beyaz Bant (Das Weisse Band) filminin yönetmeninden söz ediyorsak evet, mümkün. Ama film popülist bir film değil bu haliyle. 1900’lerin Almanya’sında bir kasabada geçen film, sıradan insanların hayatları, yoksulluğun kuşatıcılığı, devlet – kilise gibi güç odakları karşısında halkın acziyeti gibi unsurları apaçık bir şekilde göstermesiyle popülist bir film olabileceği izlenimini uyandırıyor ilk planda. Fakat simgesel iktidar karşısında konumlandırılan halka bir belirleyicilik, yönlendirme azmi, isteği, hırsı sunmaması gerçekliğini beyhude hale getiriyor. Pasifize edilmiş yoksul halkın kendi marifetiyle herhangi birşeyi değiştirebileceğine, bu türde gerçekleşen bir kolektivizmin meyvelerinin kurtarıcı rol oynayabileceğine dair bir inanç almak mümkün değil filmin bakış açısına göre. Kahraman yok yani filmde. Popülist olma imkanını da burada es geçiyor Beyaz Bant.

Seksen Doksan Yüz, Denizde Yüz


Baki Ayhan T. Kitap-lık'ın Temmuz sayısında 80 kuşağıyla ilgili 80 maddelik bir bildiri yayımlamış. Eğlenceli, 80 kuşağını iyi tanıyan birinin elinden çıktığı belli. 80 maddenin pek çoğu doğru tespitlerden oluşuyor. Altına imza atılacak cinsten. Bazı hatalar var biz onları tashih edelim istedik.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Açılış Mesajı


Blogun kuruluş amacı, spordan siyasete, müzikten edebiyata, gündelik hayata, matbu yayınlardan medyaya her türlü alanda popülist bir anlayış içinden konuşmak ve gündemi yeniden, kendi bakışımızla kurgulamaktır. Adından da anlaşılacağı gibi popülist kültür popülist olma iddiasındadır. Popülizmden anladığımız ne bir çeşit halk nostaljisi yaratmak, ne de halk övgüsüne bulanmak değildir. Popülizm her şeyden önce halkın referansları ve bilgeliği üzerine kafa yormaktan başlar.

Tabii ki burada sözkonusu olan halk Türk halkıdır. Batılı anlamda bir folklorizm bizim savunduğumuz anlayışın neredeyse tam tersidir. Bizim burada yapmayı hedeflediğimz şey; binaların, giyim kuşamın, belli ritüellerin, bayramların, evlenmelerin yapısını incelemek ya da çözümlemesini yapmak değildir. Popülizm en çok popüler ve folklor kavramlarıyla karıştırılıyor. Halbuki ikisinin de belli açılardan tam karşıtı. Popülerin karşıtı olmasının sebebi nicelik bildirmekten oldukça uzak olması; folklorun karşıtı olmasının sebebi ise halka ait unsurlarla bir inceleme araştırma konusu olarak değil tam tersine araştırma inceleme ve anlamanın bir yöntemi olarak ilgilenmesi.

Popülizmin yaygınlaşması; bir anlayış, bir okuma ve hatta hayat önerisi olarak sunulması asıl hedefimizdir. Blog, yaygınlaşmayı sağlayacak ve derdimizi anlatmamızı kolaylaştıracak bir araç olarak görünüyor. Fakat yapacaklarımız blogta yazılıp çizilenlerle sınırlı değil. Eylül ayından itibaren İstanbul'da her ay bir ya da birkaç kişinin hazırlayıp sunacağı konuşmalar tertiplenecek. Bunların tarihleri ve yerleri en kısa zamanda blogtan duyrulacaktır.

Popülist Kültür bir girişimdir, herkesin katılımına açık bir girişim. Herkes diyoruz ama bir evrensellik iddiası taşımıyoruz. En basit haliyle yoksul ve zengin, sömürülen ve sömüren ayrımında ilkinin tarafını tutanların başlattığı ve katılımcılarını da böyle bir ayrıma göre belirleyecek bir girişim. Popülizm en temelde bundan başka bir şey demek değil zaten.