29 Eylül 2010 Çarşamba

Kot taşlama işçisinin hukuk zaferi.

Zonguldak'ın Çaycuma ilçesinden 1995'de gittiği İstanbul'da Kadir ve Hacı Osman U'ya ait atölyede 17 yaşından itibaren kot taşlama (kumlama) işinde çalışan Yılmaz Dımbır (32), askerliği sırasında ara verdiği işini 2004'e kadar 7 yıl sürdürdü.

Kot taşlamada kullanılan silisyum tozlarını uzunca süre solumasına bağlı 2001'de sağlığı bozulan Dımbır, kendisine konulan tüberküloz teşhisi doğrultusunda sosyal güvencesiz olduğundan kendi imkanlarıyla bir süre tedavi oldu.

Hastalığın ilerlemesi üzerine 2004'te İstanbul'da kaldırıldığı hastanede rahatsızlığının tüberküloz değil, silisyum tozlarının solunmasından oluşan ''silikozis'' olduğu belirlenen Dımbır, işinden ayrılarak memleketine döndü.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Eski Uygarlıkların İnsanları
























Pasolini'nin Pound'la buluştuğu bir nokta var: kapitalist sömürünün karşısına eski uygarlıkların çiğ âdetlerini koymak ve mazlumla bizi en temel zeminde, yani insan unsurunda buluşturmak. Bu anlamda Pasolini'nin, Rumen kaluşarilerinden [Medea] Nijerya yerlilerine [Bir Afrika Orestes'i İçin Notlar] ya da Sana ahalisine [Sana'nın Duvarları] kadar çeşitli antik kültürleri taraması, sömürüye dayalı yeni düzenin iktidarlaşma önceliğini alaşağı etmeye çalışmasından başka bir şey de değil. Sessiz çoğunluğu anlamak, en üste konumlanmış hegemonik gücü kabullenmek değildir; bu iktidarlaşma isteğini sömürülenin âdetleri ve alışkanlıklarıyla insanileştirmek, adeta yeniden kurmaktır. Pasolini, hızla sanayileşen İtalya'nın kültürünü müzelerde ya da tarih kitaplarında aramıyor. Roma İmparatorluğundan bu yana süregelen âdetlerin, tabirlerin ya da yaşayışların ancak fakirin, toplumun kıyısına itilmişin çehresinden okunabileceği düşüncesinde, çünkü her zaman geleceğe doğru uzanan bir gelişme hırsının ötesinde, insanı kendi âdetlerine çeken masumane bir geçmiş hissinin bulunduğuna da inanıyor. Pasolini'nin sosyalist okuması, bizi modern uygarlığın tarihin dışına ittiği bütün toplulukların mirasının, sokaktaki fakirde yer aldığı düşüncesine götürüyor diyebiliriz: bu nedenle, Pasolini'nin, burjuvanın tüm seçiciliğine karşı cehaleti, pahalı zevklerin yerine de hayvani iç güdüyü, yani en temel ihtiyaçları dahilinde insanı konumlandırdığını görüyoruz. Ahlâk ya da sosyal statü ardına gizlenmeden, insanın kendi ihtiyaçlarını (cinselliğini, hayat gayesini vb.) en cesur ve hayvani haliyle ifadesi ve bu duyguları hissetmekten hiçbir zaman gocunmaması.


26 Eylül 2010 Pazar

Kitap okuyarak mı popülist olacağız?

Turgut Özal
1920 Ankara'sının veya daha kötüsü 1860'ların Rusya'sının halkçılığına takılıp kalırsak evden sokağa çıkamayız, kimseye de zerre kadar faydamız dokunmaz. Popülizm bizler için bulunduğumuz yeri keşfetmenin ve o yeri yeniden icat etmenin bir yolu olmalı aynı zamanda. Kimlik politikaları tarafından yıldırılmış, ılıştırılmış, sindirilmiş orta sınıflara na-mensubiyetimizi kararlı bir şekilde ortaya koyduktan, bir başka deyişle kafa kaadımızın kimlik hanesini sahiden olduğumuz ve inandığımız esaslar (Müslümansa Müslüman, komünistse komünist) dışında boşaltarak, bizden başka kim var ve ne oluyor gibi daha ilişkisel, dolayısıyla ahlaki ve sonuç itibariyle hayati soruları teker teker sorup cevaplama aşamasında bize daima yardım edecek popülizm. Kim olduğumdan eminim zannedersin ama dünya çapında yapılan küçük bir ayarlama hayatını, hatta aklını alır. Sen de bana ne oldu der durursun. Yoksulluk görmesen de yoksun kılınabilirsin ve kendinden yoksunluk ise yoksulluktan daha fena bir şey. Yiyeceğini zor bulan biri kim olduğunu bilmeyene göre daha mutludur. Bunu bir düşünelim.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Ekmeği taştan çıkarmak.

Sultangazi'de bir taş ocağında meydana gelen göçükte, toprak altında kalan iş makinesi operatörü hayatını kaybetti.

Alınan bilgiye göre, İkinci Cebeci Yolu'ndaki taş ocağında göçük meydana geldi. Olay sırasında çalışan Emin Kılıç (35) adlı operatör, iş makinesiyle birlikte toprak altında kaldı.

Olay yerine itfaiye ve sağlık ekipleri sevk edilirken, yaklaşık 1.5 saatlik çalışma sonucu Kılıç'ın cesedine ulaşıldı. Kılıç'ın yakınları, itfaiyenin çalışması sırasında sinir krizi geçirdi.

İki çocuk babası Emin Kılıç'ın cesedi, Sultangazi Lütfiye Nuri Burat Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.

İş arkadaşları, göçük sırasında çalıştığı iş makinesiyle birlikte yaklaşık 40-50 metre yükseklikten kayan toprakla birlikte düşen Kılıç'ın, son anda araçtan atladığını, ancak kurtulmayı başaramadığını ifade ettiler.

Sanat mı insan mı?

Guernica Kasabası, Bask Bölgesi, İspanya. İspanyol milliyetçilerinin isteğiyle Alman ve İtalyan savaş uçaklarınca bombalandıktan sonraki gerçek haliyle. Picasso tablosu haliyle değil yani.
Yaşayan insanları dışarıda bıraktığı zaman sanat korkutucu bir şeye dönüşüyor. Türkler tiyatroya, orkestra konserlerine, resim heykel sergilerine bir de bu yüzden gitmezler. Derin bir resim muhabbetim var ve Türk resmini de çok uzaktan da olsa (dergilerden, sergi kitapçıklarından, toplu değerlendirme kitaplarından) takip ederim. Gözüme çarpar demek daha doğru. Ama 39 yaşındayım ve okur yazarım, ama hayatım boyu resim veya heykel sergisine gitmedim. Estelasyonla konstelasyonu birbirinden ayıramam. Zevkim, inceliğim yahut anlayışım olmadığından değil, tam aksine gayet incelmiş bir resim algım var; muhtemelen ortamına yabancılığımdan. Resim heykel, klasik müzik caz cuz dendiği zaman halkı ve halkın okumuş çocuklarını oldukları hal içinde kabul etmeyen bir sosyal ortam var. Mustafa Kutlu'nun ressam değil yazar olmasında, Konservatuar yerine Edebiyat Fakültesi okumasında; İsmet Özel'in caz vokalisti değil şair olmasında bu, yaşayan çoğunluğu ve çoğunluğun taraftarı okumuşları dışarıda bırakma kastıyla suni bir şekilde yaratılmış sosyal ortamın rolü büyük. Bize hitap etmediğinden değil yoksa. Vangohun Patates Yiyenlerini köylülere değil belki ama ilçeli zanaatkarlara yutturabilirsiniz. Çünkü bu adamlar yüzyıllardır Vangohun eseri kadar çok düşünce içermese de pratik halk ressamlığının eseri olan kahvehane resimleriyle geldiler bugüne. Beytofını dinlettiğimde annem üzülmüştü, ama şunu da unutmayalım ki Breht Benyamin'e "Bu Chopin adamı hasta eder, zaten kendi de hasta bir adam" demiştir. Kaba düşünceyi savunuyordu Breht. Ki sanat denen hadise de dönüp dolaşıp kabalığa varmış durumda. Ama bu Türkiye'de yaratıcı kabalık, yani yaşayan insanların yaşama veya var olma kastıyla ileri atılarak ortaya koyduğu kabalık değil. Yırtarak değil yani. Tam aksine taklit bir kabalık hakim Türkiye'de sanata. Postmodern sanat metropollerinin satışçı galerilerinin rafine ettiği kabalığın taklidinden ibaret eser diye sergiledikleri. Tamamı değil belki ama çok büyük çoğunluğu. Liseden "feminist" arkadaşımı Tophane hadisesinde mağdurlar adına konuşurken (boynunda iğreti fularıyla, daha iğreti ses tonuyla ve boktan konuşma tarzıyla, o boktanlık ona yakışıyor o ayrı) gördüğümde uçsuz bucaksız nezaketinin altında yatan derin anlayışsızlık geldi aklıma. Buna sebep dışarı çıkma ve elde etmek istediği hayatı elde etme korkusudur. Feminist olmasını, sanat merakına rağmen Uluslararası İlişkiler mezunu olmasını hep buna borçludur. Sevdiği oğlanı sözde onun kadar iyi ve akıllı olmayan zıpır bir kıza kaptırmasını da. Orospuluk mu püritenlik mi? Orospuluk tabii ki. Çünkü orospu hata yapmıştır. Ve bunu herkes bilir. Kendisi başta. Tophane'nin para peşindeki sanat gülleri kendilerini bilmiyor. Onlara saldıran berduşlar kadar bile. Berduş ne bilir diyeceksiniz. Berduş olduğunu ve bunun yanlış bir şey olduğunu. Zaten bizde berduşların, daha doğrusu kabadayıların mahallelerine sahip çıkmasının nedeni budur. Ben düştüm dostum düşmesin. İçinde insan olmayınca sanat nedir? Zulümden başka.

24 Eylül 2010 Cuma

Tophane'de galeri saldırısı

ya da daha afili başlığıyla mahalle baskısından mülhem "mahalle baskını". Bütün haberlerde bu başlıkla verildi. Ne oldu ne bitti herkes takip edebilmiştir ama bu olay neredeyse halka hakaret etmek için bir mazeret oldu. Kaan isimli biri "Ben onlara üzülüyorum, çünkü onlardan daha iyi bir hayatım var" diyebiliyor. Ertesi gün düzenlenen basın toplantısında da sefaletin olduğu yerde bunların da olacağı belirtiliyor. Kendilerinin böyle rahatsızlık verici birşey yapamayacaklarını zira kendi ziyaretçilerinin "Türkiye’nin en elit kesimi" olduğunu hatırlatıyorlar. Cnntürk'e çıkan Antonio isimli bir başka vatandaş ise bu bölgede yaşayanlara arada derede kalmış insanlar diyor, eğitimsiz olduklarını ima ediyor. Tophane'de yaşayan gençlerden biri buna itiraz edince "Arkadaşı tenzih ederim tabii" diyor geçiştiriyor. Bir de böyle birşey var işte. Tenzih ederim. Teşekkür ederim. Burada da kalmıyor, gazetelerin yorum sayfalarında halk şöyle böyle, ayağına kadar gelmiş sanatı tepti tarzı yorumlar yapılıyor. İstanbul'un aydınlanma karşıtı köylüleri muamelesi çekiliyor. Yetmiyor Tophane'yi bildiği düşünülen Osman Kavala ve başka "entelektüel"ler televizyona çıkıp sosyolog ve daha doğrusu antropolog pozları kesiyor bizlere.

Üçüncü yolun iki anlamı

1980'den önce "3. Yol" dendiği zaman ya sağ (kapitalizm, faşizm, Amerika) veya solun (sosyalizm, komünizm, Rusya) dışında üçüncü bir yol anlaşılırdı ya da belli bir siyasi topluluk içindeki hizipleşmede iki mevzi dışında üçüncü bir düşünce, davranış, grup. Türkiye İşçi Partisi'nde Mehmet Ali Aybar birinci, Sadun Aren ve Behice Boran ikinci yol kabul ediliyordu; iki gruptan olmayan ve farklı tespit veya önerileri olan, İdris Küçükömer gibilerse "3. Yol"dan söz ediyordu. 3. Yol kısaca iki katılaşmış mevzi arasında yeni bir manevra peşinde olmak demekti, ki mevzilerin katılığı ve insanı içine almazlığı karşısında az sayıda insana nefes alma, günlük siyasetin yönlendirmesi dışına çıkarak düşünme imkanı sağlıyordu, sağlaması umut ediliyordu. 3. Yolun, daha doğrusu 3. Yolların tüm topluma nefes aldırdığı durumlar veya dönemler de yok değildir. Mesela, her ne kadar Batı Blokuna mensup ve Doğu Blokuna karşı bir görünüm arz etse de, Soğuk Savaş dönemi Türkiye'si pratikte üçüncü yolcuydu ve Türk halkına Doğu veya Batı süper güçlerinin yani ABD ve SSCB'nin işgalini yaşatmayarak nefes aldırma hizmetini yerine getirmiştir. Cumhuriyet tarihinin sağ ya da sol hükümetlerinin tamamının cümle günahlarına rağmen Türkiye'yi savaşa sokmayarak, yani üçüncü yolda manevra yaparak en azından bir tek ortak konuda popülist bir sevap işlediklerini unutmamalıyız. Ben şahsen Afganistan'a asker sevki sırasında aklımı kaybedecek gibi olmuştum, ama Ecevit hükümetinden yükselmeyen ses o dönemin Genelkurmay 2. Başkanı olan (bugünden iki dönem öncenin Genelkurmay Başkanı) Yaşar Büyükanıt'tan yükselmişti: "Afganistan'a savaşmaya gitmiyoruz." Soğuk Savaş dönemi geçti, dünya önce tek kutuplu, sonra yeni dünya düzenli, en sonunda da globalli bir dizilişe, mevzilenmeye geçti. Türkiye'nin sözde mevzi yine Batı bloku, Amerika'nın sağ yanındaki sandalyelerden biri; ama gerçekte ABD başta Müttefikler veya Koalisyon güçleriyle Küba, Kuzey Kore, Kolombiya, Rusya, İran gibi sözde ikinci yolcular dışında üçüncü bir yoldur. Türkiye'nin dış politikası Abdülhamit'ten beri ne ondan ne öbüründen, hem ondan hem öbüründen şeklinde özetlenebilir. Türkiye İran'ın dost ülkesidir, Türkiye bölgede nükleer güce rıza göstermez. Hükümet İsrail'le didişir, ciheti askeriye işbirliğini güçlendirir. Ciheti askeriye Yunanistan'la bozuşur, iki ülke hükümet başkanları kol kola girer. Üçüncü yol mübarek bir yol olmayabilir, hayatta kalmak zorunda olanın, arada ezilmekten korkanın manevrasıdır ama. Fakat bugün Türkiye'de ne o taraftanım, ne öbür taraftanım, kendi tarafımdayım (Amerikalıların sözü bu aslında) sözcesi, ezilenlerin stratejilerinden biri olmakla birlikte, Melek'in sözünü ettiği oportünizmlerin ortak adıdır. Bana bulaşmasın, ben zarar görmeyeyim, koleje de gidebilsin çocuklarım, frambuazlı pasta da yiyebilsinler. Bunun İslamsız adı liberalizmdir Türkiye'de. Türk liberalizminin Batı liberalizmiyle ne kadar alakası olduğu tartışılır, Türkiye'de liberal denen insanlar liberal bir fikriyata sahip olmalarıyla değil komünizm veya faşizm kaçkını olmalarıyla yer bulan insanlar. İdeolojini, çevreni, davanı sat; NTV'ye konuk alalım seni. Bu kadar basit ve bu derecede sığ oluyor bu işler. Türk filmi izlemem, Holivuttan nefret ederim; yaşasın Cinema Français. Gerçi Cinema'daki e harfinin aksanlı olması gerekiyordu, ama bilemedim şimdi aksan tegü mü aksan grav mı. Bu yüzden de üçüncü yolu benimseyip aksansız bıraktım erotik, çünkü Fransez e harfini. Üçüncü yol bekaret ve hamileliğin ortası gibi bir şey bugün, Türkiye'de. Hamile değilsin, yani meşakkatin yok. Bakire değilsin, yani meretin tadını herkesten iyi bilirsin. Sana orospu dememiz de yasak. Gevşek diyeceğiz biz de sana bu yüzden. Çözük ya da. Melek ve Esma dinlediğim kadarıyla seslerine biraz volüm kattıkları için bazı dinleyiciler tarafından sert bulunmuş. Sesinize volüm katmayınca daha çözük, daha erotik oluyor, hafiften bir Hakan Kazanazmas kumluluğu ekleniyor sesinize. Michel Foucault meşhur "Dersler"ine böyle başlar. Bu konuşmanın içinde eriyip yitmek isterdim der, benle siz arasında bir fark kalmasın, hatta ben ve siz olmayalım, sesim bile ayırdedilmesin, hepimiz bunun bir konuşma olduğunu da unutarak burada eriyip kaybolalım isterdim. Cinsel sapkınlığıyla bunun ilgisini kurmayacağım, yok. Fuko homo olabilir, kendisiyle Allah'ı arasında, mala koyuna zararını görmedim; ama siyasi ve felsefi olarak tam ibnedir Fuko ve eriyip yitmek, ses-et karışımı olmak isteyen herkes. Mükemmellik, acısızlık, gayretsizlik, ihtiyaçsızlık... Bunların İbn Arabi dilinde karşılığı istiğnadır. Bugün elitizm diyen de var. Üçüncü yol, Türkiye'nin ve Müslüman halkların durumunda ezilenlerin stratejisi olarak işe yarayabilir, geçici olarak da olsa nefes alma imkanı verir; ama dünyaya şöyle bir bakabilmiş okur yazarların durumunda yavşaklıktan başka bir şey değil.

23 Eylül 2010 Perşembe

Üçüncü bir yol yahut zokayı yutmak.

Düşüncelerinizi eğip bükmeden, uluorta söylediğinizde kaçınılmaz olarak birtakım tepkilerle karşılaşmaya başlıyorsunuz. Bunlardan en dikkat çekici olanı "Üçüncü bir yol yok mu?" sorusu. Günün trendi bu. Bu soruyu sorduğunuzda bir fikir sahibi olmanız ya da herhangi bir şey üzerine derinlemesine düşünmeniz gerekmiyor. "Empati", "öteki", "anlamak" türünden kelimeler, kendinizi toplumun bir parçası gibi hissetmenizi sağlıyor belki, ama zokayı yuttuğunuz anlamına da geliyor. Üstelik alelade bir zoka değil bu; bütün vücudunuzu, benliğinizi ele geçiren zehirli bir zoka. Bu soruyu soran insanlar genelde çoğulcu, çoğunlukçu bir tavır sergilediklerini zannediyorlar. "Herkesi kucaklamak, herkese yer açmak" okur yazarlığa bir şekilde bulaşmış insanlar içinde, aldatıcı bir söylem olarak filizlenmeye devam ediyor. İddiamız şudur: Bu sözümona hümanist tavır baştan ayağa püritendir. Kirlenmeyi daha doğrusu kirli görünmeyi göze alamayacak, güce bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde boyun eğmiş insanların varlık iddialarını sürdürmelerinin bir yolu olmanın ötesine geçemez, geçemeyecektir.

21 Eylül 2010 Salı

Füsun Demirel
Sarıyer Gürgensu Evleri’nde oturan oyuncu Füsun Demirel ile psikiyatrist Prof. Dr. Mansur Beyazyürek'in eşi Elif Beyazyürek mahkemelik oldu. Füsun Demirel, asıl suçlunun Elif Beyazyürek olduğunu öne sürerek kendini şöyle savundu: “Bahçemi suluyordum. Sitede dolaşan başıboş bir kedi bahçemin önünden geçti. Bunu gören komşum Elif Hanım, ‘Allah belanızı versin. Lanet olsun size. 500 bin dolarlık evi bin 500 TL’ye tutup gecekonduya çevirdiniz. Kalitemizi düşürdünüz. Cihangir’in arka sokaklarından gelip villada yaşamayı nerden bileceksiniz? Köpek kadın. Sapık hayvana benziyorsunuz’ diye bağırmaya başladı. Evinin önündeki fayans parçalarını alarak evime doğru fırlatmaya başladı. Daha sonra açık kalan suyu kapatmak için dışarı çıktığımda beni saçlarımdan tutarak, bahçe çitlerine fırlattı. ‘Sen gör birazdan erkek kardeşim gelince neler olacak’ diye tehdit etti. Korkumdan ikizleri de alıp kız kardeşimin evine sığındım. 2 gün korkudan eve gidemedim.”



Popülist tavır nedir?

Lütfi Bergen

Orhan Hançerlioğlu’na göre Popülizm, “Halkçılık akımı, XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Rusya’da meydana gelmiş bir köylücülük akımıdır. 1860 yıllarının ilk popülistleri köylü ihtilalcileriydi. Bu akıma göre devlete egemen olması gereken sınıf köylü sınıfıdır. Daha sonra, 1880 yıllarında popülizm, N.M. Mihaylovski’nin başkanlığında liberal bir anlayışa yöneldi. Bir felsefe öğretisi olarak popülizm; olguculuk(pozitivizm), başsızcılık (anarşizm) ve yenikantçılık akımlarının karmasıdır. Ayırıcı niteliği idealist bir akım oluşudur. Halkçılık, adına rağmen halkı ancak seçkin kişilerin yönetebileceğini ve tarihe de bu seçkin kişilerin yön verdiklerini ileri sürer” (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü,s.261, 3. bas. Remzi Kitabevi, İstanbul 1975).

19 Eylül 2010 Pazar

Dışarıda İslamcı, içeride Kürtçü...

Selman Bayer, Alper Gencer gibilerin Afili Filintalar'da yazdıkları Filistin güzellemelerini okuyunca (aynı insanların üstü örtülü bir şekilde de olsa sünniliği inkar, amelde de itikatta da mezhepsizlik anlamı taşıyan soyut şiirleri, yazıları, daha da önemlisi Türk keferelerine çektikleri yağ ayrı konu) bugüne kadar tutarsız yürüyenin İslamcılar yahut bunların dava arkadaşı liberaller değil, benim gibi Müslüman komünistler, halkçılar, toplumcular olduğunu görüyorum. Hakan Albayrak dışarıda İslamcı, içeride azınlıkçı ve bu çocuklar da aynı yoldan gidiyor bugün. Sezai Karakoç da dışarıda İslamcı, mesela Suriye ve Mısır yönetimlerine karşı, İsrail'e karşı, içeride ise azınlıkçıydı. Bu, negritude diyebiliriz buna, İslamcılığı siyah şartına, yahut kartına bağlayan bir şey. Siyah olduğu için İslam, İslamcılık, müslümanlık. Yani başörtülülerin kendilerini Amerikalı siyah kadınlar gibi görmeleri tutarlıdır. Ben Müslümanlık bu memleketin temeli, binası ve çatısı şeklinde hadiseyi kaptığım ve bugüne kadar bu konuda engel görmediğim için, bu tutarlığı göremiyordum. Meğer öyle değilmiş. Bu konuda engellenmişiz. Yani villa, kokteyl, marka, kalite, seviye, mesafe gibi şeyler bizim hayatımızda da olmalıymış. İslam ve İslamcılık bunları da vadediyormuş, Cenneti Ala ile Ali Muhammed'in yanı sıra. Rahat yaşamak ve Filistin için o rahat hayatımızın, o entelektüel yosma hayatımızın içinde ölen Filistinli çocukların güzelliğinden söz etmek hakkımız. Kemalistlerin, hassaten sağ kemalistlerin, milliyetçi ve muhafazakar denen kişilerin dış Türkler meselesi gibi, İslamcıların da dış İslamlar meselesi var. Dış İslamlar tam bir romantizm deposu. Elini daldır, altın avuçla. Filistinli gençler şehit edildikçe kızarır senin tamah elman. İsimler üzerinden gidersek nalına ve mıhına çakmayacağım bir yazar tanımıyorum. Entelektüel konsomatrisler oldu herkes. Şöyle bir dönüp bakınca liberalden ne farkın var senin? Şöyle bir fark var. Liberal fuhuştan zevk alır ve bunu da gizleme gereği duymaz pek, liberallik denen götlükte ne kadar ilerlediğine bağlı olarak. Kapitalistin parasıyla insanların beynini iğfal eder liberal ve bunu savunur. Ben ibneyim sizi de ibneleştiriyorum der. Selman Bayer ya da öbür çocuk için hassaten söylemiyorum, hepsi için ortaya söylüyorum: İslamcılar ibneliklerini Filistin'in arkasına saklıyorlar, holokosçtu Yahudi ibneler gibi. Yahudiler zulüm gördüler mi, 20 asır gördüler evet. Sadece II. Dünya Savaşında değil, Hıristiyanlığın Romayı içten fethetmesinden itibaren Yahudiler zulüm altında kaldı. Yahudi okumuşlar ibnelik yapsın diye. Müslümanlar da dünyanın her yerinde zulüm altında. İşte bu İslamcılar memlekette Kürtçülük yapsın diye. Kürdün Kürt olarak hakkını müdafa etmek benim görevim değil. Hariçten gazel okumak ve kumar oynamak değil görevim çünkü. Kürt işi kumar işi. 50 yıllık, 100 yıllık bir görümüz yok. İki sene sonrasını tahmin edemiyoruz. Böyle bir durumda İslamcıların bu ucuz, çayına oynadıkları kumar tutarlıdır evet. Çünkü İslamcılar kendilerini Kemalistlere ve Batılılara kabul ettirmek için aynı anda Kürdistan kurulmasına da hizmet ederler, Cumhuriyet kazanımları denen şeyleri de sahiplenirler. Demokrat Partiyi sahiplendikleri gibi. Demirel de Cindoruk da Özal'ın çevresi de hayır oyu verdi halbuki. Onların adresi bellidir. Sizin adresiniz ne, sünniliği terk eden İslamcılar? Sünnilik terk edilmez. Kürtler, Aleviler, hatta Ermeniler için bile klasik birlikte yaşama yöntemidir sünnilik. İsteyen Şii camiada Kürtlerin ne yaşadığına bir baksın geçen yüzyıllar boyunca. Sünnilik, hele Türkiye'de kazandığı bin yıllık form ile devlete ve siyasete bile direnir. İslamcı liberaller, mezhepsiz Gazze ağlayıcıları (Şeria diye bir yer yokmuş gibi) kaybedecek, halk kazanacak. Çünkü halk asla kumar oynamaz. En büyük korkuları çocuğum kumarcı olursadır. İslamcı çocukların siyaset kumarcısı oldular ey halkım. Artık yeni bir düşünce doğurmalısın. Sancılı olacak ama olacak.

Neden halkçı değil popülist?

Yeni Destan yerine Neo-Epik dediğim gibi Halkçılık yerine Popülizm diyorum. Nasıl ki "yeni destan" akla "Yeni Türkü", "Çağdaş Türkü", "Yeni Bütün" gibi goşist çevreleri akla getirecek idiyse, Halkçılık terimi üzerinde de Kemalistlerin ipoteği var. Kelimeler uzayda var olmazlar, onları kullananlar şekillendirir ve anlamlandırır. Konuyu biraz bu yönden kurcalayınca popülizm teriminin dünyada gelmiş geçmiş bütün halkçılık türlerini yakınlaştıran bir terim, İngilizce de olsa İngiliz dili sınırlarıyla ilgisi olmayan bir terim olduğunu gördüm. Güncel siyasette ve sanat alanında sevmediğim adamlar başkalarını, genellikle halkın sempati duyduğu kişi, siyaset ve etkinlikleri popülist olmakla suçluyordu. Popülistin karalığı çarpıcıydı, popüler ve elitin aklığına karşı. Yarı şaka yarı ciddi, Fayrap'ın logosunun altına "Popülist edebiyat dergisi" yazdım. Bizi suçladıkları şeyi üstlendim yani. Neden popülizmle suçluyorlardı bizi? Çünkü biz kendimizi ayırıp bir fildişi kule edebiyatı iddiasıyla ortaya çıkmak yerine, ana karaya veya okyanusa ulaşmak, hiç değilse yaklaşmak çabasında bir yazı yazıyorduk. "İnsanların seviyesine iniyor"duk. Zaten halk en genel manada yaşayanlar, insanlar, hepimiz demek. Tek özelliği yaşamak olanlar. Süsü, takıyı inkar ediyorduk. Bu da bizi elitistlerin popülizmle suçladığı yere getiriyor. Adı konmuş, resmi, tamahkar bir siyaset yapmadığımız için "kültür"ü ekledik ve Popülist Kültür doğdu. Maksat bir mevkii elde etmek değil, ayrıcalıksız ve var olanla bütünleşmiş bir sanat, siyaset, kültür, düşünce algısı, çabası, ortaklığı ve ortamı yaratmak. Yani hem bir etiketiniz olmayacak hem de var olacaksınız. "Şair" olmadan iyi şiir yazılabileceğinin bir örneğini vermek istemiştim ben hep. Bunu tam olarak başardığım söylenemez. "Şair"lerden biri olarak görülüyorum. Ama yirmi yıl sonunda bugün Popülist Kültürün başarılmaya aday olduğunu görüyorum. Bu kimsenin değil çünkü artık. Ben yok, hatta biz yok, hepimiz varız. Önce anlamak gerek. Bunun için de biraz aynaya bakmamak gerek.

Popülist kültür hareketi tanıtım toplantısı

populist kultur by akyurt82

Popülist kültür bildirisi


  1. 1. Popülist Kültür Hareketi, halklaşma önerisiyle yola çıkıyor. Biz bugün siyaset ve kültür ortamında birçok başka düşüncenin yaptığı ya da ileri sürdüğü gibi halk adına konuşmak iddiasında değiliz. Halk adına konuşma iddiasında bulunanlar, ideolojileri ne olursa olsun, kendileri ile halk arasına hiyerarşik bir mesafe koyarak başlıyorlar işe. Gidilecek yolu kendilerinin daha iyi bildiğini söylüyorlar. Bir eğitmen rolü üstleniyorlar. Bu da aslında halihazırda tecrübe ettiğimiz şekliyle devlet ile millet, kendilerini seçkin kabul edenlerle halk arasındaki ayrımın sürdürülmesi anlamına geliyor. Değişen sadece buna talip olanların kimliği oluyor. Popülist Kültür Hareketi, öncelikle bu ayrımı reddetmenin, bu oyunu terk etmenin gerektiğini söylüyor.
  2. Dolayısıyla bugün mevcut mevzilerden hiçbirini ele geçirmek ya da bunlardan kendimize pay biçmek için yola çıkmıyoruz. Kimsenin halk karşısında daha ayrıcalıklı bir yeri olduğunu kabul etmiyoruz. Üreten halk ise, bizim de yerimizin ancak halkın durduğu yer olduğunu söylüyoruz yalnızca. Halk yağmurda ıslanıyorsa biz de ıslanmalıyız. Halkın acısı ya da sevinci bizden beri değildir. Bu acı ya da sevinci duymamızı engelleyen ne varsa bunları tasfiye etmeyi, bunlardan uzak durmayı teklif ediyoruz. Halkla birlikte bunları göğüsleyip aşmalıyız. Bireysel kurtuluş sandığımız şeyler gerçekliğe yüz çevirmekten başka bir anlam taşımıyor.
  3. Bugün kültürel alan çeşitli gruplar tarafından paylaşılmış durumda. Ya kimse bir diğerinin alanına karışmıyor ya da herkes bir diğerinin alanına alternatif araçlar üretmeye çalışıyor. Herkes kültür üzerinde kendi iktidarını ilan etme peşinde. Böylece parçalanmışlık sürekli hale getirilmek isteniyor. Fakat bütün bunlar halk dışarıda bırakılarak yapılıyor. Bu da karşı karşıya bulunduğumuz gerçekliğin üstünün bu tarz kavgalarla örtülmesine yol açıyor. Halbuki yaşadığımız gerçekliğin, halkın yaşadığı gerçekliğin parçalanarak ya da estetize edilerek üstü örtülemeyecek kadar katı olduğunu görüyoruz.
  4. Katı gerçekleri konuşmayı; bu gerçeklere uzaktan, dışarıdan değil, bizzat içinden bakmayı, halkın yaşadığı tecrübenin bir parçası olarak bu gerçekleri konuşmayı teklif ediyoruz. Bir doğrudanlığa ihtiyacımız var. Bunu kültürel alanın her yerine tatbik edip yeni bir anlayış, okuma, bakış olarak hayata geçirmek için yola çıktık. Bu anlamda şiir, edebiyat, sinema ne olursa olsun kültürel ve siyasi alanın hiçbir veçhesi bu bakışın dışında tutulamaz.
  5. Halk birçoklarının kabul ettiği gibi cahil bir kitleden ibaret değildir. İster üretim sahasında ister farklı sahalarda hayatı tecrübe edişinde olsun hakikate direkt temas edecek bir bilgiye sahiptir. Bu bilgi çerçevesinde her hareketimizde halkın referansları ve bilgeliğini göz önüne almamız gerekir. Bu basit bir halk güzellemesi değildir. Burada esas olanın, halkın tercihleri olduğunu unutmamamız gerekiyor. Bu tercihler şahsi düşüncemize karşı olsa bile bunları dikkate almalı, kendimizi halktan ayırmamalı ve hakikat uğruna mücadeleye devam etmeliyiz.
  1. Halk ile hakikat birbirine karşı değildir. Hayatı birtakım kalıplaşmış düşüncelere, sabit kavramlara hapsedemeyiz. Popülizm bu anlamda püriten düşünceye karşıdır. Kendisini kalıplara hapseden düşünce hatasız olma iddiası ile hareket eder. Eli temiz kalsın ister. Elinin kirleneceği yerden uzak durur. Sınırlarını ihlal etmez. Oysa hiçbirimiz bu kadar steril bir toplumda yaşamıyoruz. Karşı karşıya kaldığımız problemleri de kendi yerimizi kollayarak çözemeyiz. Cesaret ve gayret esastır. Paçalarımız çamura bulanmasın diye durduğumuz yeri kutsayacak değiliz. Halkın paçaları çamurlu. Çamura bulanmadan da hakikate doğru yol alamayız.
  2. Popülist Kültür Hareketi seçkinciliğe karşı olduğu gibi popülizmin ya da popülist olmanın da seçkinci bir gerekliliği yoktur. Bu insanın çok küçük anlık bir hareketinde hemen açığa çıkabilecek bir durumdur. Biz ondan uzaklaşsak bile kendisini hemen hatırlatabilir. Sürekli karşımıza çıkar. Birilerinin diğerlerini eğitmesi ile ilgili bir durum değildir. Popülist Kültür de bir eğitim faaliyeti olarak değil bir teklif olarak çıkıyor yola. Popülizmi hatırlamayı teklif ediyor.
  3. Popülist Kültür taraf olmayı teklif ediyor ama seçkinler ya da cari siyasetler arasında bir taraf olmayı değil. Bugün taraf olmaktan ancak, bu dizgelerin dışına çıkmadan mevcut çıkar gruplarından birinin yanında olmak anlaşılıyor. Bunlardan birine kapağı atmazsanız diğerinin ayakları altında ezilmekle tehdit ediliyorsunuz. Bunlar bize sunulan resmi siyasetlerin tarafları. Biz ise resmi siyasetin karşısında taraf olmanın gerekliliğini görüyoruz. Asıl iş resmi değil gayri resmi siyaseti öğrenmekle başlıyor. Herşeyin siyasi olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksul ile zengin, ezilen ile ezen, sömürülen ile sömüren arasında yaşanan bir siyaset var. Halk ile kendi sınırlarını çekenler arasında, mevziler parselleyen, halkı kendilerinden uzak tutmak isteyenler arasında bir siyaset var. Popülist Kültür halkı küçük görenlerin karşısında halkın, halklaşmanın tarafında.
  4. Popülizmde birlik ve bu anlamda kolektiflik esastır. Sadece gruplar, düşünceler değil bireyler düzeyinde de parçalanmış bir toplumla karşı karşıyayız çoğu zaman. İnsanların kendi bireyselliği kolektif olarak bir atılım sağlamanın önüne geçiyor. Bu bireysellik kendi sınırlarını belirleme ve bu korunaklı sınırlar içinde hayatını sürdürme anlamını taşıyor. Çoğu zaman zaten kimsenin halk için çalıştığını ya da en azından bir iddia sahibi olduğunu söylemek mümkün değil. Popülerlik, başkalarından takdir görme isteği, afili sözleri düşünceye tercih etmek vs. hep bunun alameti farikası olarak önümüzde duruyor. Bunların karşısında yer alan popülizm için öncelikle parçalanmışlıktan birliğe, bireysellikten kolektifliğe doğru adım atılması şart.
  5. Popülist Kültür, yukarıda çizdiğimiz çerçeve içinde siyasi ve kültürel hayatımıza asıl olarak halkın içinden bakmanın, halkla aramızdaki mesafeyi kapatmanın gerekliliğine inanarak harekete geçiyor. Bu da önümüze üstlenilmesi gereken birtakım sorumluluklar çıkarıyor. Yapılması gerekenlerin bir listesi yok. Ama ne yapılacaksa yapılsın, bu ancak bu sorumluluğu üstlenmeye hemen şimdi talip olanlarla yapılacak. Ne yapılırsa yapılsın burasının bizim evimiz olduğunu aklımızda tutarak yapacağız. Buradan vazgeçerek kazanılacak her imkana, hayata, pozisyona karşıyız.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayatım Roman. Lütfi Bergen

Roman okumayan adamın aydın sayılamayacağını söyleyen bir yığın okumuş adam var. Bunlar TV ve gazetelerde bu fikirlerini beyan ediyorlar. Yüzlerce roman ya da hikâye piyasada arz-ı endam ediyor. Türkler de kentlileştikçe edebiyatımızda roman ve hikâye yazma oranı artıyor. Türklerde roman yoktu. Kıssa anlatılırdı. Kıssa anlatıcıları binlerce yıldır, belki insanın yeryüzüne indirilişinden beridir yaşıyor. Hatta Adem de kıssa dinlemişti. Bu kıssalar meleklerin Adem’in yaratılışına akıl erdirememeleri, Şeytan’ın Adem’e secde etmemesi, Adem ve eşinin cennetten düşmesi ile ilgili konulardaydı. İnsan yaşadıkça anlatılacak kıssalar çoğaldı. Roman dediğimiz şeyler bir bakıma kıssaların deforme edilmiş, çarpıtılmış, tağyir edilmiş görünümleridir. Türklerde roman olmamasını açıklayan bir durum. Kıssalardan uzaklaştıkça romana yaklaşılıyor. Ben romanların gereksiz olduğunu düşünmüyorum. Ama onların gün geçtikçe daha bozulmuş bir seyr tuttuğunu sanıyorum. Roman ve hikâye gündelik hayatın ayrıntıları içine doğru yelken açtıkça boğulmaya başlıyor. Bir tür uyuşturucuya dönüşüyor. Tanrı’yı aramayan bir olay örgüsü dram olamaz. Bunu izah etmem lazım.

İyi ki doğdun Orhan Kemal (96. doğum yıldönümü)

Eşe dosta selam,
İnandığım doğruların adamı oldum. Böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım. Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir. (Orhan Kemal)

Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren. Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil. Ne yaptığın önemlidir. (Arkadaş Islıkları, Orhan Kemal)

Güneyliydi Orhan Kemal, bereketli toprakların adamıydı. Yazıcılıkta gösterdiği yetenekle, diyelim bereketli güney topraklarının ürünlerine aracılık etseydi, büyük işletmelerinde ayak komisyonculuğu arasaydı çok değil 5-10 yıl içinde hem milyoner olurdu hem de güneyin örnek hemşehrilerinden sayılırdı. İşte Orhan Kemallerimiz'in ardından yaktığımız ağıtların, geçim yoksulluğu, iniltilerin kaynağı budur. Aslında Orhan Kemaller'in çok zengin kişilikleriyle bu yoksulluk hikayelerinin, gururla söylüyorum hiç, ama hiç mi hiç ilişiği, uzak-yakın ilintisi olamaz. (burada bilir bilmez yakındığımız sömürünün bile yeri yoktur.) Gerçek yoksulluk, aydınlarımızın kendi zenginliklerine karşı şartlanmış olmalarından ileri geliyor. Gerçekler çırılçıplak ortaya döküldüğü halde, bu şartlanmayı parçalamak için hiçbir gayret göstermediğimizden, hâlâ kolaya kaçmak çabalamasında olduğumuzdan hepimiz suçluyuz! (Kemal Tahir)

13 Eylül 2010 Pazartesi

Bir cambaz iki ipte oynamaz

Biliyorum, deyimin doğrusu şu tarz: "İki cambaz bir ipte oynamaz". Ne demek bu, demek ki hile yapmayı bilen ve birbirlerinin hilesini de bilen iki kişi karşı karşı geldiğinde mutlaka biri veya her ikisi için de problem çıkacaktır. Ama ben gene de bir cambaz iki ipte oynamaz diyorum. Bir göğüste iki kalp yaratmadık biz, der Kuranı Kerim. Yani annenizle karınız, kendi çocuklarınızla başkalarının çocukları sizin için aynı değerde değildir, karınız ve çocuklarınız size en yakındır. Bunu inkar etmeyin. Benim dediğim böyle bir şey değil. Daha ziyade, işle ilgili bir şey söylüyorum. İnsan hem savunmada hem hücumda olamaz. Hem zengin hem yoksul olamaz. Hem erkek hem dişi olamaz. Hem şair hem kalantor olamaz. Hem çok düzenli hem yaratıcı olamaz. Ve bu da işte başından beri benim en büyük problemim. İnsan hem güleryüzlü hem doğru sözlü olabilir. Bunu olamamak bizim kusurumuzdur. Hem görgülü hem bilgili olunabilir. Zordur ama mümkündür. Hem aşık hem sabırlı olmak da zor ama mümkün. Ama hem halkçı hem süper star olmak imkansız. Halkçı adam master da yapabilir çok tanınan biri de olabilir. Zengin veya sevimli de olabilir. Bunlar mümkün ama hem kamera karşısında hem halkın karşısında... o imkansız işte. Nefesini neye göre ayarlayacaksın, ey Fayrap yazarı, kararını ver artık. Tren değil ama yaya kervanı kalkıyor. Biz yürüyerek gideceğiz, sen Shop&Miles'ı dene.

Tütün kırmak

Tütün kırmak acayip bir iştir. Beliniz kırılır tütün kırarken, her iş gibi ustalık gerektirir, parmaklarınızı bir piyanist kadar kıvrak ve esnek kullanbilmeniz gerekir. Ama siyahtır tütün kıranların elleri, zift karası. Tütün bir zevk bitkisi, içeriz pofur pofur, methiyeler bile düzeriz, pofurdatılan duman üstüne. Acılarımızın en iyi tarifidir, panzehiridir. Acıyla dertle kederle en çok anılan bitkidir heralde tütün. Nasıl gelir sofralarınıza, ciğerlerinizin bayramını kimler hazırlar, hangi iklimde daha kaliteli tütün yetişir, hangisinde daha bol, kimdir tütünün asıl sahibi? Piyano çalan parmaklar kadar kırılgan mıdır tütün kıranların elleri, sanatçı duyarlılığına sahip midirler, feysbuktan tivitırdan fazıl say'a küfredebilirler mi? Fazıl Say bilir mi içtiği sigarayı hangi terli, nasırlı ellerin kırdığını? Tütün kırma, dizme, kurutma, balyalama mevsimi boyunca gece çardaklarda uyuyan kaç çocuğu yılanların soktuğunu? Pek sanmam. İşte bu yüzden gece bilgisayar karşısında sigara pöfürdetip, estetik acılara dalan sanatçı dostlar, tütün kıran ve sigara pöfürdeten büyüklerinin karşısında edepli olsunlar. Halkın intikamı acıdır, tıpkı kırdığı tütün gibi.

5 Eylül 2010 Pazar

Popülist Kültür, 18 Eylül saat 18:00'de Sultanahmet'te

Temmuz ayı itibariyle faaliyetlerine blog yayını olarak başlayan Popülist Kültür Hareketi, bir dizi olarak planladığı konuşmaların ilkini 18 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 18:00'de Sultanahmet'te, Türkiye Yazarlar Birliği Kızlarağası Medresesinde gerçekleştirecek. "Popülizm: Halkın Siyaseti Siyasetin Halkı" üstbaşlığını taşıyan bu konuşma, bir tanıtım ve tanışma mahiyeti taşıyor. Program çerçevesinde Melek Arslanbenzer, Yunus Bilge Özdemir, Esma Güneş, Fazıl Baş, Orkun Elmacıgil, Ali Akyurt ve Ömer Faruk Yasin birer konuşma yapacaklar. İlgili herkesi bu konuşmaya bekliyoruz.

Ordu mensuplarının siyasi eğilimleri

Eskiden, çok eskiden de değil yakın zamana kadar cihet-i askeriye hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Ne yerler ne içerler, kimi sever kimden nefret ederler. Tek bildiğimiz İslamcılara hem gaz verip hem düşman listesinde bazen bir bazen iki numaraya İslamcıları yazdıklarıydı. Türk-İslam sentezi ve bone iyiydi de işte başörtüsü ve hakiki İslamcılık fenaydı. Bunun dışında ordu hakkında bildiğimiz fazla bir şey yoktu. 1998 senesinde Hakan Albayrak bana askerlerin Güneydoğuda emre göre köyün bütün kadınlarına tecavüz ettiklerini anlatmıştı. Mehmed'in Kitabı denen Fransız gizli servisince yazdırılmış kitapta mı anlatılıyordu, Hakan birinden mi duymuştu bilmiyorum. Bunun doğruluğuna dair hiçbir delil yok oysa. Bir kıza tecavüz eden erlerin tespiti için terhis olmuş 250 askerin sorgulandığını biliyorum sadece. Asker kızı almak istemiş, kız da varmam demiş. Karakola çekip arkadaşlarıyla birlikte tecavüz etmişler. Aile mahkemeye başvurunca kovuşturma başlıyor vesaire. Bir tek kızın başına gelen saldırıyı 250 kişiyi tek tek bulup sorgulayarak çözmeye çalışan bir yargı sistemi bütün köy tecavüze uğradığında işlememiş, işletilmemiş olabilir mi? Askerler o kadar güçlü mü, yahut güçlü müydü, birdenbire ellerindeki sihirli değnekler nereye girdi? İslamcılarla ordunun dansını çok iyi anlayabilmiş değilim. Nerede duracağımı da bilemedim hiçbir zaman. Halkını ve memleketini seven bir okur yazarın çilesidir bu. Ordu mensuplarının siyasi eğilimleri Türkiye ortalamasına çakışmadıkça da çilemizin biteceğini sanmıyorum.

1999 Marmara Depremi

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ip Man 2 neden görülmeli?

Ip Man 2, bizce birincisinden önde bir film. Bir Çin dövüş tekniği olan Wing Tsun Usta Yip Man öğretisiyle sanat katına yükseliyor. Bunda Usta Yip Man'in dövüş ahlakı etkili oluyor bizce. Dövüş ahlakı derken eldeki gücü zulüm aracı olarak kullanmamayı, güce teslim olup kibirlenmemeyi kastediyoruz. Öğrencisi soruyor Yip Man'e: Usta on kişiyle dövüşebilir misin? Dövüşmemek daha iyi, diye cevaplıyor Yip Man öğrencisini. Ahlak, Yip Man öğretisiyle birleşince yaygınlaşıyor Wing Tsun tekniği.
Film merkeze aldığı bu konuyla çarpıcı bir finale doğru ilerliyor. Yip Man 2 neden görülmeli sorumuzun cevabını final bölümü veriyor. Bir boks maçı sırasında Kung-fu okulu öğrencileri gösterilerini sunarken İngiliz boksör ringe girer, eğlenelim biraz, diyerek öğrencilere sataşır, gövde gösterisi yapar. Ustalar boksörle öğrencileri ayırmak için girerler ringe, öğrencilerini alırlar. Meseleyi basına açıklamaya gelince iş, İngiliz yetkililer ve boksör başka türlü konuşurlar. Boksör bir Kung-fu ustasına meydan okur bu arada. Yaşlı Kung-fu ustası Çin dövüş sanatları adına gösteriği onurlu mücadelesini kaybeder. Bu defa Yip Man meydan okur bu Batılı boksöre. Ailesi, tanıdıkları bizi aşağılayan bu Batılıya karşı kazanmalısın, derler. Dövüş sırasında İngiliz boksör Yip Man'in tekmelerine karşılık veremeyince Yip Man'in tekme kullanması yasaklanır. Buna rağmen Kazanır Yip Man. Yaşlı Kung-fu ustasını öldüren boksörü öldürebilecek durumdayken Yip Man, öldürmez. Onlar gibi olmadığını göstermiş olur böylece.
Batılılara hem bir dövüş hem de ahlak dersi verir: "Bir insanın varlığı başkasından daha değerli değildir." Girdiği her yerde güç gösterisi yapmak isteyen, işgalci ruhlu, kibirli, ahlak yoksulu insanlara tevazu ve ahlakı gösteren bir film Ip Man 2.

Karadeniz’in ekmeği: fındık işçiliği

Ağustosun başlarında günler sıcak ve bilindiği üzre uzundu. Fındık mevsimi önceki iki senedir olduğu gibi bu sene de Ramazan’a tesadüf edecekti. Bazımız, uzun, sıcak günler Ramazan’la birleşeceği için işimizin zor olacağını düşünüyorduk. Allah bir kolaylık verecekti elbet. Fındık toplamaya başladığımız günlerde serinleyen hava iş bitinceye kadar aynı şekilde seyretti. Oruçlu olmadığımız zamanların aksine sanki daha iyi çalışıyorduk ya da bana öyle geliyordu. Normalde zordur fındık işçiliği. Sabahın altısında, yedisinde girilir bahçeye, iftara yakın saatlere kadar çalışılır. Günler uzun, havalar sıcaksa en büyük derdiniz susuzluktur. Sıcak günlerin ikinci büyük sorunu fındık bahçesinin kendine mahsus tozudur. İllet eder adamı. Yağışlı bir günde ya da günü takiben topluyorsanız sırtınızdan aşağı akan damlalar, elinize yapışan sülükler uyuz eder sizi. Hepsinden önce on saatten fazla bir zamanı ayakta geçirmeyi söylemeliydim.

3 Eylül 2010 Cuma

Aziz Mahmud Hüdayi Yemekhanesi

Aziz Mahmud Hüdayi yemekhanesinden bahsederken Üsküdar diyerek söze girecektim; ama zaten yerlisi olmayan biri olarak, iki yıldan sonra, pek söyleyecek bir şeyim yok. Üsküdar’da geleneksel sanatlarla uğraşan zengin İslami camia çocuklarından, Kız Kulesi-Kızlarağası Medresesi-Taksim hattında salınan etkinlikçi ve haberci tiplerden, akademisyen sitelerinde oturan Çengelköy-İSAM hattındaki ilahiyatçı ve sosyalbilimcilerden başka pek bir şey görünmüyor. Bu çevrelerdeki faaliyetlere de nihai olarak bir seçkincilik hakim. Halkın kavramakta zorlanacağı konuları tartıştıklarını düşünen, etrafında bir kitleyi hissetmekten kaçınan, topluma değil kendi kafasındaki siyasete ve “öncülük” fikrine, kurumlarının ekonomi politikasına göre konumlanan kişiler, mutasavvıfların bir cümlesiyle bütün hadiseleri tanımlama hikmetindeki ağabeyler, onların geleneksel sanat ürünlerine ve Sezai Karakoç mısralarına 3 ton anlam yükleyen kardeşleri, vesaire. Kabaca; doktrinsiz, siyasetsiz, kültür ve bilgi açısından bütünlüksüz genç tayfa ve akademik tasavvufi elitist büyükler. Beşiktaş’ı tutmanın kendilerine ait bir ayrıcalık olduğunu söyleyen Taksimci laik tiplerse, 01.30’tan sonra vapur olmamasından rahatsız. Gerisini Ceza anlatıyor zaten Eğer Beni Görürsen’de.