15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayatım Roman. Lütfi Bergen

Roman okumayan adamın aydın sayılamayacağını söyleyen bir yığın okumuş adam var. Bunlar TV ve gazetelerde bu fikirlerini beyan ediyorlar. Yüzlerce roman ya da hikâye piyasada arz-ı endam ediyor. Türkler de kentlileştikçe edebiyatımızda roman ve hikâye yazma oranı artıyor. Türklerde roman yoktu. Kıssa anlatılırdı. Kıssa anlatıcıları binlerce yıldır, belki insanın yeryüzüne indirilişinden beridir yaşıyor. Hatta Adem de kıssa dinlemişti. Bu kıssalar meleklerin Adem’in yaratılışına akıl erdirememeleri, Şeytan’ın Adem’e secde etmemesi, Adem ve eşinin cennetten düşmesi ile ilgili konulardaydı. İnsan yaşadıkça anlatılacak kıssalar çoğaldı. Roman dediğimiz şeyler bir bakıma kıssaların deforme edilmiş, çarpıtılmış, tağyir edilmiş görünümleridir. Türklerde roman olmamasını açıklayan bir durum. Kıssalardan uzaklaştıkça romana yaklaşılıyor. Ben romanların gereksiz olduğunu düşünmüyorum. Ama onların gün geçtikçe daha bozulmuş bir seyr tuttuğunu sanıyorum. Roman ve hikâye gündelik hayatın ayrıntıları içine doğru yelken açtıkça boğulmaya başlıyor. Bir tür uyuşturucuya dönüşüyor. Tanrı’yı aramayan bir olay örgüsü dram olamaz. Bunu izah etmem lazım.

Kuyucaklı Yusuf’u roman olarak severim ama içinde dram bulamadım. Yusuf’un toplum içinde vasıfsızlığı, Muazzez’e sevgisi ne kadar zorlasan da “dram”a dönmüyor. Bir kaderin roman konusu edilmesinde yazara hatta okuyucuya düşen görevler olduğunu düşünüyorum. Yazar da, okuyucu da yaşadığı anı, yazılmış metinde (dram ise) yeniden ele almak zorunda kalmalı. Kozmik anlamda dramın anlamı hakkında düşünmeli. Örneğin, Hugo’nun “Notre- Dame’ın Kamburu”nda sağır zangoç ile Esmeralda’nın güzelliği arasındaki çelişki ve imkansız birliktelik; Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez arasındaki imkansız sevdaya nazaran daha etkileyicidir. Kambur, Esmeralda’yı sevdiği için kurtarırken ye yüzünde aşkı için kendini feda eden bir varlık olmaktadır. Bir tür “Leyla ve Mecnun” hali. Kambur kaderin kapısının eşiğinde bizi sorularla dolaştırır. Niçin? Niçin? Niçin? Ben “kambur”un çelişkisini sittin sene* geçse ne Yaşar Kemal’in “İnce Memed”inde ve ne de Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanında arayıp bulamam. Ama eski şiirde bir mısra bana bunu lutfeylederdi.

Her şeye rağmen roman, güzel hikâyeler, güzel tasvirler anlatabilme becerisi gibi sunulmaya çalışılıyor. Topluma popüler kültür öğelerini tüketme imkanı bahşediyor. Türklerde roman olmaması da bununla ilgili idi. Türkler cemaat toplumunda yaşamayı becererek popüler olanı hayatın içinden devşiriyorlardı. Dramı okumuyorlardı, yaşıyorlardı. Cemaatten bireye geçtikçe, iletişimi koparttıkça romana ihtiyaç arttı.


Bir toplumun ortak hikayeleri olmalı. Ortak darb-ı meselleri olmalı. Cumhuriyet deneyimi içinde ortak olduğumuz bu noktaları sildik. Artık “Leyla ve Mecnun” yok. Mal yığıp böbürlenen ve bireyleşerek helak olan Karun’un hüsranını anlatan meselimiz yok. Çünkü kimsenin ibret almaya niyeti kalmamış. Herkesin bir hikâyesi var artık. Herkes bir felaketin içinde. Hayatım roman.


* Sittin Sene: Arapça’da 60 sene demektir.

3 yorum:

  1. Herkesin bir hikayesi olmasının bir sakıncası var mı gerçekten? Mesela Nihat Genç'in romanlarına bakalım. Neredeyse, hayatında ne olup bitiyorsa kaydediyor gibidir. Ama hayatı bir mücadele, çatışma olarak yaşayan bir anlamda o hayatın da yalnızca kendisine ait olmadığını, bir topluluk ruhunu gösteren tarafları vardır. Romancı roman yazıyorsa tabii ki ona hikaye anlatma konusunda, taraf olma konusunda iş düşecek. Okuyucuya da düşer. Ama dram yok diyerek Orhan Kemal ve Sabahattin Ali'yi bir kenara koymak da bir o kadar haksızlık olur. Orhan Kemal çok ustalıklı bir şekilde topluluk ruhu ortaya koyan bir romancı. Bereketli Topraklar Üzerinde de bunu en iyi yaptığı romandır denebilir. Sabahattin Ali özellikle hikayeleriyle çok katı bir gerçeklik sunar önümüze. Bunlar bireylerin değil, hepimizin hikayeleri.

    YanıtlaSil
  2. sanırım yazar herkesin hikayesinin olmasını problem etmemekte. hikayenin drama dönmemesinden rahatsız. acaba yanlış mı anladım. zangoç ile esmeraldanın "beraberliğinin" imkansızlığını türk edebiyatında görememekten şikayetçi.leyla mecnunda olan şey (dram) modern dönemde niye yok?
    adamın derdi bu.
    bence de "gerçeklik" popülist değil.yazar mecnun'un aşkının "delilik" noktasına gelişine vurgu yapıyor. inandıklarını elde etmede bedel ödememişliğe eleştiri yapıyor.
    kuyucaklı yusuf eksik bir roman. romanı bir rus yazsaydı, muazzez şakirle evlenir, yusuf da kübrayı eş alırdı. ama aşk devam ederdi.
    dostoyevskinin bütün entellektüelleri aşağı tabakadan evlenmiştir.
    demek ki entellektüel "popülist" olmayınca kahramanları da elitist oluyor. yüksek tabakaya hizmet ediyor.

    YanıtlaSil
  3. Lütfi Bey'de de, Osman Konuk gibi bir şair adı-soyadı var aslında. Ancak kendisi daha çok akademik bir alıntılar zenginliğiyle ve bilgi aktarımıyla yazıyor gördüğümüz kadarıyla. Dolayısıyla konunun yabancısı olanlar için sürpriz, ancak olmayanlar için belki bir nevi tekrara dönüşüyor.

    Bavyera'da, Lütfi Dağlar diye kandırabilirdik. Bir almanlık var yani yok değil. Bir Murat Güzel edası var, tarzı var belki. Sanıyorum sempatik gelen tarafı İsmet Özel sevgisidir zannediyorum. Yoksa şehir cemaati bitirmiş, tam tersine daha da organize etmedi mi, anlatım bozukluğu yani.. veya kolonizatör dervişler falan, kardeşim derviş sömürge bugün, neyi kolonileştirecek..Cennetlik miyiz sanki cehennemden kurtarmaya çalışıyoruz halihazırda falan..

    YanıtlaSil