21 Eylül 2010 Salı

Popülist tavır nedir?

Lütfi Bergen

Orhan Hançerlioğlu’na göre Popülizm, “Halkçılık akımı, XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Rusya’da meydana gelmiş bir köylücülük akımıdır. 1860 yıllarının ilk popülistleri köylü ihtilalcileriydi. Bu akıma göre devlete egemen olması gereken sınıf köylü sınıfıdır. Daha sonra, 1880 yıllarında popülizm, N.M. Mihaylovski’nin başkanlığında liberal bir anlayışa yöneldi. Bir felsefe öğretisi olarak popülizm; olguculuk(pozitivizm), başsızcılık (anarşizm) ve yenikantçılık akımlarının karmasıdır. Ayırıcı niteliği idealist bir akım oluşudur. Halkçılık, adına rağmen halkı ancak seçkin kişilerin yönetebileceğini ve tarihe de bu seçkin kişilerin yön verdiklerini ileri sürer” (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü,s.261, 3. bas. Remzi Kitabevi, İstanbul 1975).

Rusya’da popülistler, kapitalist birikim için gerekli mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkmaması ve sosyalizme geçişi mümkün kılacak proleter sınıfın gelişmemesi üzerine ortaya çıktı. Rusya’nın kapitalist üretim tarzını yaşamadan, kapitalist aşamayı atlayarak sosyalizme ulaşması fikrini savundular. Halkın içgüdüsel ve geleneksel olarak sosyalist olduğunu ileri süren Narodnizm, “halk ile yaşamak, halk ile konuşmak, halkı anlamak” gerekliliğinden bahsetmişti. Tkaçev, Rus halkının (mujiklerin) bireysel mülkiyet bilincine sahip olmadığını hatta hükümetin bireysel mülkiyet düşüncesini halkın yaşamına sokabilmesinin ancak “süngü ve kırbaçla” gerçekleşebileceğini ileri sürmüştü. Lavrov ise, Bakunin ile anlaşmıştı: “Halka gidelim”, diyordu. Plehanov’a göre, sanayi işçileri köylülükle ve kırdaki ekonomik yaşam ile bağlarını yitirmemiştir. O, proletaryanın Rus toplumu içinde sayısal ağırlığı oluşturmadığı gerçeğine yaslanmaktaydı; “Rus köylülüğü sosyalizmin kurucusudur, Avrupa sosyalizminin hedefi olan ortak mülkiyet bizde var olan gerçekliktir” demekteydi.

Rus entellektüellerinin böyle düşünmesinin nedeni kırdaki toprak düzeni idi. Erkek köylüler “mir” adı verilen topraklarda ortak mülkiyet sahibi oluyorlardı. Köydeki ailelerin reislerinden oluşan kurul komünü (köyü) idare ediyordu. Ancak toprakları işlemek için on yılda bir sıra geliyor, aileler arası eşitliği sağlamak için “kara bölüşüm” yapılıyordu. Köylüler için mir ya da köy sıkıntı ve baskı demekti. Çünkü komün köyü idare etmekle beraber toprağın asıl sahibi toprağı Çar’dan “dvoriane” (fief) olarak alan “efendi”nindi. Köylüler toprak sahiplerinin mülkü sayılıyordu. Efendi kadınlardan harem kurabiliyordu. 1861 Toprak Reformu kurtuluş umudu olmadığı gibi bir de üstüne “can bedeli” adı altında maddi külfet getirmişti. Can bedelleri, Rusya’nın kapitalistleşmesine sermaye birikimi sağlamaktaydı. Ama görece bir özgürlük sağlamıştı. Kır’ın atak adamları kentlere yöneldi; macera ve serazad bir hayat, kölelikten kaçış arayışını kışkırttı. Köylüler topraktan kaçıp kentlerde iş hayatına atılmaya başladılar. Toplam nüfusun yüzde 2’si Rus toplumunu sömürüyor, vergiyle eziyordu. Köylü, tarım dışı faaliyetlerde de birlikte yeme, içme, çalışma, barınma özelliği kazanmış bir hayat tarzı geliştirmişti. Serflerini zorba olarak görüyorlardı. Bu süreçte köylünün şehirlere kaçması kaçınılmazdı. Kentte yeni statü elde etmek imkanı vardı ama sıkıntılı bir durumdu. Başarılı bir işadamı ve zengin bir fabrikatör olan bir serf bile efendisinin topraklarını izinsiz terk ettiği için kimliği ortaya çıkınca hapsedilebilirdi (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim, c:2,489).

Narodnizm, köylülerin çıkarlarını savunan ve kapitalist gelişme aşamasını görmeden otokratik rejimin değiştirilmesini isteyen entellektüellerin ideolojisiydi. Bu süreci hızlandırmaya dönük yaklaşımlar köylülerin aydınlanmasını ilerletmek için “devrimci şiddet”e yöneldi. Anarşizm ve kollektivizm ile Rus Çar’ı yıkılacak hatta Rusya’nın kapitalistleşerek mirlerin gelişmesini durduran sürece son verilecekti. “Toprak ve Özgürlük” programı çerçevesinde toprak köylüye dağıtılacak, fedaratif birlikler oluşturulacak ve her türlü devlet fikri reddedilecekti. Popülizm anarşizmin içinde esas doktrinini kuramadı. Tolstoy’un popülizmi bu akımın genel tavrına karşı cılız bir ses oluşturuyordu.

Entellektüeller soylu tipler olmakla beraber Dostoyevski’nin “Ecinniler”ine dönmüşler, “devrimci” söylem altında eylemci toplumsal eleştiriye tutkuyla tapınmaya başlamışlardı. Rus entellektüeli arasında Neçayev tipi bir nihilizm gelişti. Aydınlar “yıkılabilecek her şeyin yıkılması gerektiğine inanmaya” başladılar. Şiddete yönelik bir popülist tavır, nihayette kırı yeni bir egemenlik kafesinde tutuklu kılmaya çalışıyordu. Marksizm, kapitalist olmayan gelişme sorununu ilk formüle etmiş olan Narodnik hareket karşısında başarısını, kendini nihilizmden korumak ve sosyal alanda daha tamamlanmış bir politika geliştirmekle elde etti. Ayrıca Çar’ın 1861 reformu, marksistlere Rusya’da olmayan işçi sınıfını hediye etmişti. Köylerin şehirler lehine bozulması, marksistlerin büyüyen işçi sınıfı içinde narodnik hareketi kırmasını kolaylaştırdı. Popülizm, nihilist Anarşizmin yanında kendini anlatabilmek imkanını bulamadan silindi.

Türkiye de kendisine gidilmesi gereken “Halk”tan bahseden popülist fikir akımları ile karşılaştı. Yusuf Akçura, “Halka Doğru” adında bir dergi çıkarmıştı. Dergisinde, “Halktan muradımız köylülükte yaşayan az toprak sahibi ve büsbütün topraksız çiftçiler, sonra şehirlerde küçük esnaf ve gündelikçi işçiler, ırgatlardır” (Füsun Üstel, Türk Ocakları, İletişim, 1997: 112) diyordu. Ziya Gökalp, şöyle demekteydi: “ (Halka doğru gitmek) ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin münevverlerine, mütefekkirlerine o milletin (güzideler)i adı verilir. Güzideler yüksek tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olanlarlardır. İşte halka doğru gitmesi gerekenler bunlardır(…) Güzideler medeniyete maliktir. Halkta hars vardır. O halde, güzidelerin halka doğru gitmesi şu iki maksat için olabilir: 1) Halktan harsî bir terbiye almak için, halka doğru gitmek 2) Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek (…) Güzideler harsı yalnız halkta bulabilirler (…) demek ki, halka doğru gitmek, harsa doğru gitmektir” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı, 1990: 41- 42). Ancak aydınlar “Halka Doğru” gittiklerinde hayal kırıklığı yaşamaktan kurtulamadılar. Nitekim Yakup Kadri “halka giden” aydının Anadolu’yu “Yaban” görmesini anlatmaktadır: “Bu zavallı insanlardan, sevgi, şefkat ve insanlık namına artık ne bekleyebiliriz. Bu iklimin çoraklığı, ruhlarını kurutmuştur. Bu ıssızlık ve bu gurbet onlara müthiş bir egoizm dersi vermiştir. Onun için her biri kendi yuvasında bir kunduza dönmüştür” (Yakup Kadri,Yaban, İletişim,1990: 212). Halkın aydına güvenmemesi, aydında halka karşı tavır geliştiriyordu. Aslında aydının halka gitmesi hiçbir zaman “harsî bir terbiye almak” meselesini dava edinememişti. Aydın, halka medeniyet götürmek, onu kır hayatından koparmak için gider. Popülist bir kültürden ziyade “popüler kültürü” halka taşımaya niyetlidir. Bu aslında halkın tüketim yoluyla modernleşmesi demekti. Yirminci yüzyıl tekno- kültürü de aydının halkı popüler kültüre çekmesi için işlevsel bir aygıt halinde gelişti. Teknoloji, köylüyü köyden çözen ve kentte oturmaya mahkum eden, onu en temel ihtiyaçları bakımından başkasına mahkum eden büyük bir kapan halinde belirir. Teknoloji üreten veya kullanan aydın “medeniyet taşıyıcısı” kimliği ile halktan “hars” almak ihtiyacını duymaz. Çünkü “teknoloji kendi harsını üretmektedir” ve aydını adeta “tanrısız bir ruhban” halinde popüler yaşamın merkezine taşımaktadır. Para kazandıran, güç istenci oluşturan bir merkez. Pozitivist felsefenin “gerçekliği” teknolojinin toplumun yaşamını belirleyicilikte “biricik” kalmasıyla ilgilidir. Bu çerçevede İslamcılar da teorik olarak reddettikleri aşamalı tarih felsefesini, teknolojik bir toplum tasavvuruna boyun eğmek suretiyle yeniden ürettiler. İleri İslam toplumlarının, ileri sanayi toplumuna varmadan mümkün olamayacağı öncülü ile hareket ettiler. 1970’li yıllardaki “ağır sanayi kalkınması” telaffuzu ile 2000 sonrası “Müslüman zengin olmalı” söylemi, İslamcılığın pozitivist sosyolojiye (1.avcılık- toplayıcılık dönemi, 2. tarım toplumu, 3. sanayi toplumu) yenilgisinin ifadesiydi.

Ancak Nurettin Topçu’nun ve “Anadolucuğun” Türk popülist tefekkürüne katkısı ile İslamcılık düşüncesi açısından farklı bir damar yakalanabilmiştir. “(Topçu’nun) Türkiye’nin kentleşme, modernleşme ve kapitalistleşme süreçlerini hızla yaşadığı 1952-8 yıllarında yazdığı ‘Taşralı’ başlıklı hikâyeler, kent ve medeniyete karşı radikal bir eleştirinin ürünleridir ve yıkıcı bir umutsuzluğun etkisini yansıtırlar: ‘Yıkılmalıydı bu şehir! Bu hayat, bu insanlar yok olmalıydı. Nereye koşuyor bunlar? (…) Kimdi bu insanlar? Kardeş, yurttaş, dindaş kelimeleri neyi ifade ediyordu?’ Cemaat duygudaşlığının yitimi ve yurttaşlığın zayıflaması, çok daha derin bir öfkenin ve yıkıcılığın konusu olmaktadır. Topçu’ya göre, sorunlar, Yakup Kadri için ‘tamamlanmamış bir proje’ olarak görülen Kemalizm’in sahih bir yorumunu yapmakla ya da sanayileşme, teknoloji transferi veya imalatı, kentleşme gibi pozitivist – kapitalist modernleşme süreçlerini denetim altına alan ve fakat hızlandıran uygulamalarla çözümlenemezdi” (Fırat Mollaer, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergah, 2007: 147). Topçu, Anadolu için “medeniyet taşıyan” bir aydın profili düşünmemekteydi. Anadolu O’nun idrakinde zaten “medeniyet”ti. Aydının yapması gereken üstü toz toprakla dolmuş bu cevheri yine Anadolu’nun bağrından çıkarmaktı. Anadolu’nun ta Nizamülmülk’e varan kurucularına dönerek popülizmin modernizme karşı duruşunu inşa eder. Modernleşmenin pozitivist temellerini, yalnız Anadolu’da varlık bulan “Ahlâk Nizamı” ile durdurmaktan bahseder: “Son yıllarda köylerinde işsiz kalan halk, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere (…) akın etmektedir. Anadolu halkının, adetâ kucağına atılır gibi, buralara koşması, trenle diğer motorlu vasıtaların lûtfunun eseri oluyor (…) artan nüfus köylerde barınmaktan hoşlanmıyor. Az emekle kazanç sağlanan, hem de sineması, eğlencesi bol şehirlerde yerleşmek istiyor (…) Son yıllarda (…) insan akını o kadar arttı ki bunlar için müstakil iş sahası kalmadığından işportacılıkta ve yapı işçiliği ile fabrikalarda çalışmaya başladılar. Köydeki aile yıkıldı, İstanbul’da aile ve ahlâk nizamı bozuldu (…) bunlar işsiz kaldı(…) işsizliğe rağmen, bunların tekrar köylerine ve toprağa dönmeleri kabil olmuyor. Çünkü, bir defa büyük şehirlere alışmışlar ve onun sefaletine söz vermişlerdir. Kalabalığa karışanın kendi isteğiyle köyün tenha hayatına dönmesi zordur. Büyük şehirlerin havasında, fahişe gibi zehirleyici bir taraf vardır. Onun tuzağına düşenlerin artık kurtuluşu olmaz(…) ruh değerlerini, ayaklar altına alacak kozmopolit bir hayata kendi kendimizi şimdiden mahkum etmek istemiyorsak, ilk tedbir olarak köy ve kasabalarda halkı refaha ulaştırıcı geniş iş sahaları hazırlamamız lâzımdır. Aynı zamanda, kasabalarda köylerde, yaşama şartları kolaylaştırılmalı, büyük şehirler, bu imkanlardan mahrum bırakılmalıdır. Şehirler halkından alınan bir çok vergilerin köylüden alınmaması lazımdır (…) Memleketimizin esaslı geçimi büyük sanayi heveslileri ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler, her halde topraktandır. Ruh ve ahlâk değerlerimizi canlı tutacak olan anamız tabiata, üstündeki insanı dost yaşatan güneş altında çalışma, yarınki Türkiye’nin de temel geçimini teşkil edecektir. Anadolu’da (…) Nizamülmülk’ün (…) yaptığı, toprağın çalışana eşit paylaştırılması esasına, âdaletle ve üstündeki insanın köle veya ırgat olmayarak çalışabilme esasına dayanacak bir toprak reformunun yapılması şarttır(…) Toprak ve mukaddesat dostu olmayan bir proleter sınıfının, hayatımızı istilasından korkalım. Yarınki Türkiye’yi, bir madde cehennemi yapmaktan çekiniyorsak, bugünden, büyük nüfuslu şehirlerin etrafını, büyük fabrikaların bacalarıyla süslemeye özenmemeliyiz. Onun yerine, köylüye evinde çalışma imkanını veren el tezgahlariyle, kasabalıyı küçük şehirleri terke mecbur etmeyen imalathaneleri çoğaltmalıyız (…) Fabrikalar, imalathaneler halinde parçalanmalıdır (…) Esas dava, Anadolu’nun insanını, birinci derecede toprağa bağlamak, sanayi sahasında çalışan elleri de, fabrikaya muhtaç duruma sokmamak olmalıdır” (Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, Dergah, 1997: 105- 108).

Popülist tavır, genel İslamcı düşüncenin “pozitivist” yani Saint Simon’cu endüstriyelcilik fikrine bir muhalefet ile ortaya çıkacaktır. Halkın kurtuluşu, halkın ekmeğini kazandığı yerde “yabancılaşmaması” esasını koruyarak mümkün olacaktır. “İleri sanayi toplumu” ya da “post endüstriyel toplum”; toprağında ahlâk, sevda, birlik, paylaşma, izzet, iman değerleri üreten adamı ifsad etmektedir. Bu nedenle popülizm aynı zamanda bir iman dâvâsı ve bir ahlâk ayaklanmasıdır. Bir “yürüyen ahlâk” olma sevdasıdır. Gerçek bir popülist, “halka doğru” yürüyüşünde halkının dinine doğru da bir kavuşma, bir vuslat arayışı içinde olmaktan kendini alamaz. Halktan yana olmak demek halkın esvabını giyinip X5 türü bir araba düşlemek değildir. Popülizm hiçbir zaman kalpte yaşanan ve vicdanda yeri olan bir tavır olmayacaktır. O yaşayan, hayata geçen bir tavırdır. Anadolu’da uygulanan, Anadolu’ya ruh üfleyen bir pratiktir. Tımar sistemi ve Ahi teşkilatları vesilesiyle tatbik edilmiş Anadolu Düzeni’dir. Anadolu insanı bu nizam ile kendi ürettiğini yedi ve kendi imal ettiğini kullandı. Popülizm, Gandhi gibi çıkrıkta dokuduğu kumaşı giyinip, Hindistan’ın tümü ne yiyorsa iğrenmeden onu yemek demektir. Bu nedenle popülist bir aydını büyük bir zühd beklemektedir. Popülist, komşusunun ürettiğine muhtaç, onun ürettiğine müşteri, onun varlığına kardeş, cemaatperver, mahviyetkar bir Allah adamıdır. Popülist adam, çift bozan olmayı, dirlikten çıkmayı “eşkiyalığa düşmek” olarak gören bir Kemal Tahir tilmizidir. Popülist, tımardaki ve fütüvvetteki yerine razı, “az kârda çok bereket” vardır diyen sünni, yahudi, rum, ermeni, alevîdir. Onlar, ahi çarşısında “el kasibu habibullah” yüzlü adamlardır. Buldukları, aranmış bir dirliktir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder