31 Ekim 2010 Pazar

Dernek kuruyoruz

Mekan sorununu çözmek için birkaç haftadır uğraşıyoruz. Ya çatlak bir ev sahibi çıkıyor karşımıza, ya aç gözlü bir emlakçı. Üsküdar Halk Caddesinde bir yer tuttuk, üst kat komşular problem çıkardı. Bir yere kontrat yapmaya gittik, mal sahibi küçük kızını verir edalarda yok dedi. Başka bir yere niyetlendik, kirayı artırmaya kalktılar. Mekan olayı hallolur, duyuru yaparız, Kasım ayında etkinliklerimiz boy gösterir diye düşünüyorduk. Plandan bir ay kadar gerideyiz, ama sağlık olsun. Kovalamaca devam ediyor bu arada. En son baktığımız yer, Mecidiyeköy'de çıtı pıtı bir ofis. Tek parça, 35 metre kare kadar, evinizin salonu kadar yani, küçük bir mutfak tertibatı ile birlikte ofis içi küçük bir tuvalet. İşyeri olduğu için resmiyet açısından bir kusuru yok. En azından bildiğimiz kadarıyla. Dernek kurmak için önce çevreye rahatsızlık vermeyeceğinizi, sonra da yangın çıkarsa insanları tahliye edebileceğinizi garanti etmeniz gerekiyor. En geç IV. Murat'tan beri devleti aliyye, insanların toplanmasından korkuyor. Bunun için hala kahvelerden sivil polis eksik olmaz. Bunun için dernek pabucu biraz pahalı. Bakalım bu mekanı tutarsak, arkasından ne çıkacak. 7 kurucu üye lazım, 5 yönetim kurulu üyesi, 5 yedek, 3 denetmen, 3 yedek; sayman üye, genel sekreter derken 16 kişi bulmadan dernek kuramıyorsun, bu da ilginç. Halbuki Hanefi fıkhına göre 3 kişiden cemaat oluyor.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Kim kiracı, kim ev sahibi?

Toplam hane halkı: 15.070.093
Ev sahibi: 10.290.843
Kiracı: 3.604.367
Lojmanda oturan: 310.347
Ev sahibi değil ama kira ödemeyen: 730.065
Diğer: 125.452
Bilinmeyen: 9.019

Bu sayıları 5 ile çarpmak gerekiyor, nüfus sayısına ulaşmak için. Yani 1.5 milyon insan lojmanda oturuyor, 18 milyon insan kirada oturuyor anlamına geliyor bu istatistik. Tabii istatistik yanlış değildir ama doğruyu da söylemez. 30 yaşına hatta daha sonrasına kadar ailesinin yanında yaşamak zorunda kalan insanlardan söz etmiyor mesela istatistik. Zaten sahiplerinin oturduğu 10 milyon hanenin 5 milyonu köy evi, geri kalan 5 milyonun azımsanamayacak bir kısmı da gecekondudur. Şehirlere inildikçe ve semtlerin profili yükseldikçe ev sahipliği oranı kiracılığa göre düşer. Bundan önemlisi, ev sahiplerinin yani kendi evlerinde oturanların gerçek gelir seviyesidir. İki değişkenli bir grafik çıkarıldığında "ev sahipliği" kavramı yerine oturur. Ev sahibi olmak modern anlamda değil Türkiye'de. Nüfusun çoğu kendi evinde oturuyor, ama kendi hayatını yaşamıyor.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kişi olmadan kişisel olmak

Hep anlattığım bir hikaye vardır. ODTÜ'de Atatürk matatürk tartışıyoruz. Yaklaşık 60 tane Kemalist öğrenci bir tarafta, karşılarında ben. Ben başka bir şeyi anlatmak için Atatürk dedim Balıkesir'de hutbe vererek halkı savaşa çağırdı. Yüzünü asla unutmayacağım bir kızcağız, gardiyanım gibi gelmişti çünkü, akıl aptallığın hapsindedir, "Hayır, hiç de bile, o senin görüşün!" deyince ben nerdeydim diye düşünmeye başladım. Hayır o yanlış bilgi, demiyordu çünkü babası anasını görmüş, bu olmuş, anaokuluna ilkokula orta okula liseye gitmiş ve çok çalışarak (üniversitelerden -mübarek İstanbul Üniversitesi hariç- nefret etmemin 338 nedeninden biri de gün 24 saat "Hımm, ben çok çalıştım! Hımm, ben çok çalıştım!" şeklinde duran ve bakan kız öğrencilerdir) ve nihayet ve çok şükür ODTÜ'nün İşletme bölümünü kazanmış (ve haliyle mezuniyetten sonra bir bankanın Kurumsal Pazarlama Direktörünün altında filan çalışacak -yok hayır, altında derken pozisyon olarak söyledim) kofti sarışın kız; o senin görüşün diyordu. Tabii, hayretime galip gelip "Sana bu masa desem, o senin görüşün diyeceksin, o yüzden karavana!" deyip kızı "Hıı-hııı!" durumuna soktum. Hı-hı ise şu: Kız dümdüz olmuştur ama gıcık birisi olduğunu hatırlatma gereği duymaktadır. Yani sen ömrün boyu ders çalışmadın, Atatürk'ü de sevmiyorsun zaten, pis şeriatçısın ve beni dümdüz ediyorsun; ben de gıcığım ama, beni yendiğini yüzüme bakarak asla anlayamazsın, çünkü gıcıklar büyüyünce hala olup Popülist Kültür Derneği için muvafakatname almaya geldiğinizde "Hayıııır! İmza vermiyoruz, vermeyeceğiz!" diyecektir. Her neyse.


Halkçı, hamleci, hesaplı ol! Mustafa Özel

Halkçı olun! Halkçılık bizde hep siyasal bir akım olarak algılana gelmiştir. Oysa gerçek halkçılık ekonomik alanda olandır. Halkı doyurmalıyız. Gözünü doyurmalıyız. Gönlünü doyurmalıyız. Aklını, fikrini doyurmalıyız. Halk kimdir? Öyle uzakta aramayalım: Müşterimizdir, çalışanımızdır, tedarikçimizdir. Bunların hepsine karşı halkçı olalım. Onları sadece bisküvi ve gofretle değil, hizmetimizle doyuralım. Güler yüzümüzle, tatlı dilimizle doyuralım. İlk doyurmamız gereken patronumuz, yani müşteridir. Müşteriyi ne kadar kollarsak, o kadar gönlüne gireriz. Levni 'nin şu dizelerini hatırlayacaksınız:

Kıyma müşteriye az al fâide
Alan da satandan umar demişler.

24 Ekim 2010 Pazar

Gerçek Amerikan bayrağı

Bir hıncın filmi: Nefes

Levent Semerci, Nefes diye bir film çekti ve ajitatif fragmanı nedeniyle genellikle milliyetçi hissiyatı olan insanlar film daha çıkmadan filmi bağrına bastı. Göstere göstere faşist film mi yaptırıyorlar diye düşünürken, yani devletten birileri, dün akşam Fox TV'de filmin bir kopyasını seyrettim ve fragmanıyla filmin kendisi arasında çok derin bir fark olduğunu gördüm. Basit bir ticari hile mi yapmıştı Levent Semerci, filmini çok sattırmak için? Yoksa bir istihbarat servisi mi dürtmüştü arkadan? Ben bunları filmden haliyle daha ilginç buluyorum. Dersim hadisesinde mağdur olmuş bir ailenin torunuymuş, ağabeyi (en az kardeşi kadar ajitatif ve karışık) yazar Yavuz Semerci gibi. Nefes filmi kim tarafından yaptırıldı? Bu bir soru. Birliktelik, var olma, hayatta kalma ve birlikte olduklarımız hayatta kalsın diye ortak değerler adına hayatını ortaya koyabilme cehdi gibi inanç ve mefhumlarımıza saldıran bir filmdir. Bir hıncın, artık nedenini kaybetmiş bir öfkenin filmidir. Saldırı tek yönlü değil. Öyle olsaydı, uzlaşma imkanı da olurdu. Karalamak, aşağılamak yönetmenin tek niyeti. "Mehmetin Kitabı" denen, Nadire Mater tarafından yapılan ve Fransız gizli servisi tarafından yaptırılan kitabın bir anlamda sinema versiyonu. Alman mı, İngiliz mi; arkadaki gizli servis hangisi, ben merak ettim doğrusu. Dersim konusuna daha çok Alman gizli servisi sahip çıkıyor, benim akademik yayınlardan izlediğim kadarıyla. Levent Semerci de 20 yıldır Alman vatandaşı. Yalnız şöyle bir şey de var, o da Alman gizli servisine kapak olsun. Türk halkını yemeyi kaç defa başardınız, ahtung?

19 Ekim 2010 Salı

Milli Savaş Hikayeleri

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Savaş Hikayeleri'nde 1914-1924 yılları arasında yaşanan Milli Mücadele günlerinde gerçekleşen bazı trajedik olayları okuyuculara aktarıyor. Milli Mücadele Dönemi Türk halkı için bir kahramanlık ve ıstırap dönemi olmuştur.  Yazar da bunu eserinde ustaca ele almış olduğu olay ve hikayelerle sade ve açık bir şekilde okuyuculara iletiyor. Yazar genelde  Ege bölgesinde meydana gelen olayları ele alıyor.  Özellikle,  Türk tarihi için büyük bir felaket olan güzel İzmir’in işgali ve düşman kuvvetlerinin buradaki halka yapmış oldukları zulüm ve hakaretler büyük bir yer alıyor yazarın “Milli Savaş Hikayeleri” adlı eserinde. Bu işgaller karşısında çaresiz kalan halıkın aciz durumu da tüm açıklığıyla ortaya konuluyor. Kitapta bulunan    bazı hikayelerde de Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgali sırasında yerli halka  yapmış oldukları insanlık dışı işkenceler tanıklarıyla belirtiliyor.

15 Ekim 2010 Cuma

Panel: İktisat Felsefesi


PANEL: NİÇİN İKTİSAT FELSEFESİ?

OTURUM BAŞKANI: GÜLTEN KAZGAN
KATILIMCILAR: DİNÇ ALADA, ...

16 EKİM 2010 CUMARTESİ SAAT:16:00
İKTİSAT FAKÜLTESİ MEZUNLARI CEMİYETİ SALONU

ADRES: İ.Ü. İKTİSAT FAKÜLTESİ MEZUNLARI CEMİYETİ

İSTİKLAL CD. AYHAN IŞIK SK. BEYOĞLU / İSTANBUL
(sokağa girildiğinde görülüyormuş)

12 Ekim 2010 Salı

Fındık kırma makinesine eteğini kaptırdı, öldü


DÜZCE’nin Akçakoca İlçesi’nde fındık kırma makinesine eteğini kaptıran 20 yaşındaki Ayşegül Barbak parçalanarak öldü. Olay saat 11.00 sıralarında, Akçakoca’nın Doğancılar Köyü’nde bulunan bir fındık kırma fabrikasında meydana geldi. Makinist yardımcısı olarak fabrikada çalışan Ayşegül Barbak, fındık makinesinin etrafını süpürürken eteğini makineye kaptırdı. Eteğinin kurtarmak için eğilen Ayşegül Barbak eşarbını da makineye kaptırdı. Makinenin içerisine giren iki bacağı ve kolu kopan, başı ezilen Ayşegül Barbak olay yerinde yaşamını yitirdi. Mesai arkadaşları makinenin bulunduğu ikinci kata çıktıklarında Ayşegül Barbak’ın parçalanmış cesedini görerek polise haber verdi.

10 Ekim 2010 Pazar

Gavurun Ekmeğine Yerli Malı Yağ

Namaz gönüllüleri diye birşey var. Onu konuşuyoruz üniversite öğrencileriyle. Kantindeyiz. Televizyonda da Fatmagül var. Neyse... Söz söylemeye fırsat bulan herkes "halkımız cahil böyle şeylere ihtiyaç var" türünden şeyler söylüyor. Yine başka bir yerde başka insanlarla Trt Şeş denilen şeyi konuşuyoruz. Yine aynı şeyler... Okuma yazma bilmeyen Kürtler kandırılıyormuş da bu kanal devletin işlediklerini dosdoğru anlatıyormuş. İki meselede de halkın cahilliğine vurgu var. Önce birincisi bakalım, namaz gönüllüsü olmak nasıl birşey ben anlayamıyorum mesela. Sonuçta ramazan ayında televizyonda inşallah maşallah diye diye bir program yapıyorsun ve programın bir yerinde "evet efendim şimdi bir aramız var, malum reklam berekettir" diyebiliyorsun. Bu anlayıştaki insan, program boyunca anlattığı dinin reklama izin verdiğini, böylelikle yücelik gösterdiğini söylemiş oluyor. Halbuki reklam sayesinde, o cümleyi kurmaya mecbur bırakılması ve buna boyun eğmesi sayesinde o koltukta oturuyor. Hocamızın haberi yok, cahil. Hoca cahil yani halk değil. İkinci meselede ise uzun uzadıya konuşmaya gerek yok, umurumuzda değil çünkü Trt Şeş filan. Halkı suçlayarak bir işleyiş temize çıkarılamaz. Aldatılmaya müsait olanlar Türkçe bilen yakışıklı Kürtlerdir. Halklığından rahatsızlık duyan herkes aldatılmanın eşiğindedir.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Doğu ve Batı Ayrımı


Cemil Meriç Bu Ülke'de sağ ve sol arasındaki ayrımın anlamsızlığına işaret eder: büyük bir politik pastanın çeşitli tavırlar arasındaki ikili ayrımından ibarettir sağ ve sol garabeti, çünkü bir fikir öne sürebilmek için insanın herhangi bir tarafa meyl etmesi sadece saf bir fizik kuralından ibaret değil, kendini güvende hissedebileceği diğer beyinlerin buluştuğu ikili bir platformdur bu, küçük ayrılıkları bütünleştirir ve bu da insan fikrinin hiçbir zaman delemeyeceği bir akıbeti, ikili fikir zıtlığını getirecektir. Ne yaparsak yapalım, bir kısa bir de uzun var. Beyin algısının üstesinden gelemediği bir görüş hastalığı ikili düşünme. Küçük ve büyük, iyi ya da kötü, bu ikilikler elbette daha da uzatılabilir. Sonuç olarak insan algısının maddeyi bir yerinden kavraması gerekiyor ve bu maddenin tasnifi için, bir yerinden tutup kavramlaştırabilmemiz ya da adlandırabilmemiz için de bir nokta seçmemiz gerekiyor. İşte bu nokta, diyalektik düşüncenin başladığı noktadır; anlamlandırabilmek için insanın ikinci bakışı fişlemesi ve sonra da bunu ilk bulguya karşı konumlaması.

5 Ekim 2010 Salı

Sokak Siyaseti

Asef Bayat, Sokak Siyaseti’nde 1977’den 1990’lı yılların başına kadarki İran Devrimi (1979) sürecini sıradan insan açısından değerlendiriyor. Kitap, konvansiyonel sosyal bilim kavramlarının eleştirel olmayan bir uygulaması olmadığı gibi Batılı Oryantalist bir bakışa da sahip değil. Yazar konusunu yeni, yerli bir bakış ve üslupla sunuyor. Önerdiği yeni kavramlar tanımlayıcı ve meselenin daha net anlaşılmasını sağlıyor. Sıradanın sessiz tecavüzü, sokak siyaseti, gayri resmi siyaset, gündelik direniş kavramlarını anlamak çok da sosyolojik bir birikim gerektirmiyor mesela. Akademik kuruluğa, kavramlaştırmaya teslim olmamış. Kitabın önemini hafifsediğimiz manasına alınmazsa, ortalama okuyucunun anlayabileceği bir kitap diyebiliriz. Gerçek anlamda İran’daki yoksul halk hareketlerini, bunların faillerini belirleme, anlama, anlatma çabasıyla onu popülist kitaplar rafına koyuyoruz. Bayat’a göre, sıradan insanın hayatta kalma ve daha iyi bir yaşama ulaşma çabası, onu zamanla siyasi bir aktör konumuna taşımıştır. Çünkü derdiyle ilgilenecek kurumsal bir mekanizma yoktur. Durum buyken bu sıradan insan, sözde vatandaş, derdini anlatacak kurumları kendi kurmak zorunda kalmıştır. Eldeki kazanımları korumak birinci amaçken yeni kazanımlar elde etmek (daha adil bir düzen kurmak, mevcut düzen karşısında kültürel ve siyasal özerklik kazanmak gibi) ikinci amaçlarıdır. İranlı yoksul halkın bütün eylemlerinin temel meselesi budur, denebilir. Bazılarının söylediği gibi kesinlikle pasif değil, aktif hareketlerdir bunlar. İşsizler, işportacılar, sığınmacılar, kır göçmenleri, gecekonducular istediklerinde kolektif eylem yapabilmişlerdir. Kesinlikle belli bir ideolojik söylemin etkisinde değillerdir. Yoksulluğu, yoksunluğudur onu sıradan sessiz tecavüzcü konumuna getiren.

3 Ekim 2010 Pazar

İki harita, tek kavram: Kültür savaşı

Birinci harita 12 Eylül 2010 Referandumunda çoğunlukla Evet ya da Hayır oyu veren illerimiz görünüyor. İkinci haritada 2004 Amerikan seçimlerinde Demokratkara veya Cumhuriyetçilere daha çok oy veren il ve eyaletler. Her iki haritanın birçok ortak tarafı var. Başka ayrıntıları konuşmak için taşınayım, F klavye bulayım konuşuruz...












2 Ekim 2010 Cumartesi

Yaşatmak için yaşamak

My Sister's Keeper (Kız Kardeşimin Hikayesi) baş rolünü Cameron Diaz'ın oynadığı 2009 yapımı bir film. Jeremy Leven'in aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmi, konusu ve konunun başarılı işlenişiyle söz konusu ediyoruz.
Sara (Cameron Diaz), çocukluğundan beri lösemili olan kızını yaşatmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır, yapar. Kızını yaşatmak, yaşama amacı olmuştur. Doktorun önerisiyle genleri, lösemili kızı Kate'in genleriyle uyumlu olacak şekilde bir çocuk sahibi olur. Anna, ablasını yaşatmak için dünyaya gelen bir çocuktur, bunu bilerek yaşar. Kanından, kemik iliğinden ve başkaca vücudundan ablası için faydalanılır. (Bu noktada Yaşamak İçin (Alive) adlı film akla geliyor. Bir grup rugby oyuncusu yolculuk ettikleri uçağın Ant Dağları üzerinde düşmesinden sonra sağ kalanlar yaşamak için ölü arkadaşlarının etini yemek zorunda kalırlar, henüz sağ olanların bazısı öldüklerinde arkadaşlarına etini yiyebileceklerini söyler.)
Kate, aklı erdiğinden beri öleceğini sezmekte, bilmektedir. Artık hastalığını, ailesinin perişanlığını taşıyacak halde değildir. Bu yüzden küçük kardeşini öğütler. Şu avukata git, tıbbi bağımsızlık talebi iste, der. Anna, ablasının dediğini yapar. Ailenin erkek çocuğundan Anna'ya, babaya herkes lösemili kızın artık ölmek istediğini anlamışken anne Sara anlamaz, anlamak istemez. Bu anlayışsızlığı aile içi gerilimlere sebep olur. Sara'nın kızını yaşatmak isteyen anneliği saygıyı hak etse de bunu yaşama amacı haline getirmesi pek de anlaşılır bir şey değildir bizce. İnanışımıza göre takdir-i ilahi diye/(bile)ceğimiz bu durum Batılı insanın kendi inanışınca tabiatın kanunlarına karşı koyma girişimi olarak da anlaşılabilir. Ama ailesi Sara'yı, Kate'in artık ölmek istediğine ikna eder. Sara da artık kızını yaşatmak çabasından vazgeçer. Artık kaza olmuş, kız ölmüştür. Film bir taraftan anneliği yüceltirken öte taraftan bizce kader, kaza, hayata tutunmak, hayata ne uğruna tutunmak gibi konularda düşünmemizi sağlıyor.