29 Kasım 2010 Pazartesi

Wikileaks'e ihtiyacımız var mı?

Bilmediğimiz, hissetmediğimiz, sezemediğimiz hiçbir şey söylemiyor Wikileaks. İlham Aliyev, Erdoğan hükümetinden hoşlanmıyormuş. Bunu Amerikan elçisine söylüyor. Davidoğlu yine Amerikan temsilcisine "İran'a açık dostluk mesajı verdiğimiz için sadece biz eleştirebiliriz" filan diyor. Tuhaf bir retoriği var Ahmet D.'nun. Her neyse ama. Bunlar gazetecileri ve partilileri ilgilendiren ve halkın hiçbir işine yaramayacak saçma sapan dedikodular. İtalya hükümeti mesela, Türk hükümetinin hem İrana hem Turana mavi boncuk dağıtmasından rahatsızmış. Biz de onları seks partisi veriyor, başka işe karışmıyor sanıyorduk. Wikileaks sanki siyasetçilerin aslında ne kadar da ciddi adamlar olduğunu filan anlatıyor.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Popülist şiir dersleri için bir uyarı

Popülist şiir derslerine katılacağını söyleyen çok sayıda insan var. Yerimiz fazla büyük olmadığı için dışarda/ayakta kalan olmasını hiç istemeyiz. Bunun için geleceği kesin olan arkadaşların fayrapper@gmail.com adresine teyit göndermeleri uygun olur.

Bir de soranlar oluyor; derslerde kadın-erkek ayrımı yoktur. Tek beklentimiz gerçek ilgi ve devamlılıktır. Sadece bir kereye mahsus gelmek isteyen olursa ona da kapımız açık; fakat sürekli gelebileceklerle birlikte hareket etmeyi daha çok tercih ederiz.

Ayrıca şunu da söyleyelim, bu derslerin tek resmiyeti konunun ciddiyeti olacak. Karşınızda gönüllü bir öğretmen olarak bulunacağım. Modern öğretim yöntemlerini edinmiş, teorisi ve pratiğiyle öğretmenlik pazupendine pardon diplomasına sahip biri olduğumu da söyleyeyim. Birinci yıl öğretmen-yönlendirici merkezli bir ders işleme biçimimiz olacak. Bilgi verme-Sunuş (Introduction) ağırlıklı teknikleri uygulayacağım. İkinci yılsa nispeten öğrenci merkezli bir yaklaşıma bel bağlayacağım. Her iki yıl "öğrenirken ve öğrenirken düşünme" stratejisini izleyeceğiz.

Biraz da dersin amacından söz edeyim: Dersin amacı konuyu baştan sona ansiklopedik bir yolla öğrenmek değil, ayrım yapabilecek kapatiseye ulaşmaktır. Öğrencinin-takipçinin kavramları ayırt etmesini amaçlıyorum. Kavram derken terimden söz etmediğimiz vs. gibi mesela. Halk, epik, tarih dendiğinde sıradan bir insanın, hatta sıradan bir eğitimli insanın kafasındaki klişeleri bir tarafta bırakarak her takipçi-öğrenci bireyin kendi birikim ve edinme sürecini başlatacağız. Öğrenci merkezli yaklaşım bize öğretmen ne anlatırsa anlatsın öğrencinin ya ezberlediğini ya da kendi ne öğreniyorsa onu öğrendiğini, edindiğini müjdeliyor. Dolayısıyla da tek yönlü bir öğretim stratejisi yetersiz kalacaktır. Biraz zorlayıcı bir hoca, biraz da gönüllü öğrenciyle olmayacak şey yoktur.

Böyle.

ps. Birinci dersin sonunda isteyenler derse hazırlık notlarımı alıp çoğaltabilir. Bunlar sadece ön notlardan ibaret. Dersteki sunuşumu yönlendirmek için. Ama öğrencinin zihnini toparlayıcı etkisi olabilir. Derste tutulacak notlara ben karışmam. Not tutma telaşını bir kenara koyup zihni dinlemeye bırakmak ve serbestçe uçuşan zihnin hafsalasına güvenmek daha güvenli bir yol benim için. Ama herkeste aynı şekilde işlemeyebilir bunlar.

14 Kasım 2010 Pazar

Popülizmin filmi, filmin popülizmi


Bir şeye taraf olmakla başka bir şeyin karşısında olmanın zorunlu bir ilişki olduğunu sanıyorum. Popülist kültür, halkın tarafında, yanında olmaktan önce halk olmayı teklif ediyor. Halk olmak, kiri pası olmakla birlikte kelimenin iyi anlamıyla sade, basit olmaktır.
Halk edilmiş olduğunu bilerek yaşamaktır. Halkı böyle anladığımız zaman taraf olmak, karşı olmak meselesi biraz daha netleşir. Halk, sevabıyla günahıyla yaratıldığını bilerek yaşarken yaradılışını anlamlandıran kişi ve eserleri sevgiyle izler, onu kendi zevk ve beğenilerinden (bunun halkın yaradılışı, dini inancı, yaşadığı coğrafya ve kültürle ilgisi vardır) uzaklaştıran kişi ve eserlere yüz vermez. [Bir gün Bayburt’a bir senfoni orkestrası gelir. Ve tüm Bayburt halkı bu konseri izlemek için davetlidir. Konseri merak eden Bayburtlular salonu hınca hınç doldurur. Konser sonunda bir gazeteci, Bayburtlu bir vatandaşa senfoni konserini nasıl bulduğunu sorar. Bayburtlu cevap verir: "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi."] Halkın sevdiği ve sevmediği kişiler mutlak manada iyi ya da kötü de olmayabilirler. Halk kendi çamurundan olanlarla olmayanları ayırır yine de.
Popülist kültürün halk olmak, seçkinci olmamak önerisi de bu manada anlaşılabilir. Popülist kültür halkla aynı çamurdan olan kişi ve eserleri dikkatlere sunarken halkın mayasından olmayanları, halka zararı olanları ayırmaya çalışıyor. Bunu halka toz kondurmamak gibi bir anlayışla da yapmıyor. Bu uzun sayılabilecek girizgahtan sonra taraf olmak, karşı olmak meselesini Spartacus filmi üzerinden okumayı deneyeceğim.

Günümüz Türkiye'sinde işçi hareketleri ve sendikalaşma. Alpkan Birelma. 4 Aralık 2010

Popülist tezler*
Düzenleyen: Ali Akyurt

Konuşmacı: Alpkan Birelma
"Günümüz Türkiye'sinde işçi hareketleri ve sendikalaşma”

Yer: Popülist Kültür Derneği
Dereboyu Cd. Kaynak İş Merkezi
No: 41/A Kat:1 Daire:6 Mecidiyeköy

Gün: 4 Aralık 2010 Cumartesi
Saat: 18.00-19:30

* Her ayın ilk cumartesi günü 18:00-19:30 saatleri arasında gerçekleştirilecek olan tez sunumları halka açık ve ücretsizdir.

Popülist psikoloji dersleri. Melek Arslanbenzer. 11 Aralık 2010

Popülist psikoloji dersleri*
Melek Arslanbenzer

Yer: Popülist Kültür Derneği
Dereboyu Cd. Kaynak İş Merkezi
No: 41/A Kat:1 Daire:6 Mecidiyeköy

Gün: 11 Aralık 2010 Cumartesi
Saat: 14:00-16:00

* Melek Arslanbenzer tarafından iki haftada bir Cumartesi günleri 14:00-16:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek dersler halka açık ve ücretsizdir.

Popülist şiir dersleri. Hakan Arslanbenzer. 27 Kasım 2010

Popülist şiir dersleri*
Hakan Arslanbenzer
İlk ders: “Halkın oğlu/kızı olarak şair”

Yer: Popülist Kültür Derneği
Dereboyu Cd. Kaynak İş Merkezi
No: 41/A Kat:1 Daire:6 Mecidiyeköy

Gün: 27 Kasım 2010 Cumartesi
Saat: 16:00-18.00


* Hakan Arslanbenzer tarafından her cumartesi 16:00-18:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek dersler halka açık ve ücretsizdir.

Popülizme yeni bakışlar. 12 Kasım 2010, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, konuşma özeti

Popülizm ve elitizmle ilgili garip bir çelişki, hatta çapraşıklık var.

Elitistler kimseyi beğenmedikleri, gizli ya da açık herkesi aşağıladıkları halde çok seviliyor, takip ediliyorlar. “Fan”ları var.

Popülistler herkese yararlı olmayı, en azından zararlı olmamayı ilke edinmişler. Fakat insanlar popülistlerden ya kaçıyor ya da onlara hakaret ediyorlar.

Bu çelişkinin bir açıklaması var. Zaaf. İnsanlar elitistlerle Aristotelyen anlamda mimetik ilişki kuruyorlar, yani onlara özeniyorlar. “Duruş” deniyor buna. Duruş poz demek. Ama poz olumsuz, duruş olumlu anlamda kullanılıyor. Poz ya da duruş aynıdır aslında.
  • Doğal değildir. Zorlamadır.
  • Naif değildir. Bilinçlidir.
  • Samimi görüntüsü altında ya hesap vardır ya farkındalık.
Özenme, mimesis, taklit, özenti... Ne dersek diyelim, seçkinlere ya da seçkincilere perestiş etmek masum ve masum olmayan iki tarafa sahiptir. 

11 Kasım 2010 Perşembe

Taraf olmalı mıyız?

Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın ilginç bir kaderi var. Çorba kaynatmayı en iyi bilen siyasetçilerimizden biri, aslında yakın tarihin (son üç yüz yılın) öne çıkan belli başlı birkaç şahsiyetinden biri. Ama çorbayı yemeye gelince çevresinden mutlaka kopmalar oluyor. Her seçim başarısı, ki bunlar daima nispi başarılardır, daha büyük başarılara gebedir, parti içi münakaşalar ve kopmalarla neticelenir. Bunda birbirine bağlı iki amilin etkili olduğunu düşünüyorum. Birincisi, Erbakan'ın daima Dünya Sistemi tasavvuruyla, Dünya Sistemi muhalefeti tasavvuruyla hareket etmiş olmasıdır. Dünya Sistemiyle uzlaşmayacak bir siyasi iktidarın önce Türkiye'yi, daha sonra tüm Müslümanları, hatta tüm dünya mazlum halklarını kurtaracağına inanır. Bu konuda birçoğumuzun öncellerinden, önderlerinden biridir Necmettin Erbakan. Erbakan denince bu durumu unutarak tek bir cümle kurmak hem kendimize hem davaya bir haksızlık, bir hakaret olur. İkinci amil ise bu bilinç içinde Erbakan'ın parti merkezini paylaşmada gösterdiği olumsuz kararlılık, bana göreyse kararsızlıktır. Erbakan ne büyük bir cehdle geçmişten bugüne hareketi getirmeyi başardığını bildiği için, "dünkü çocukların" parti merkezinde kendisiyle aşık atmasına razı olmaz, müsaade etmez. Bu konuda taraf olmalı mıyız?

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ateş kavurmayı çağırıyor yahut I'm Livin' It

Fatih Tuncer
Televizyon karşısında dizlerimi karnıma çekmek için "bu sene kurban bayramına kim karşı çıkacak?" diye beklediğim senelerin bir tanesinde "Maltepe Yayla Sanat Merkezi'nin orası" olarak bilinen Maltepe sahilinde bir Mc Donalds açıldı. Gümrük Birliği'ni plakalara gelen o Avrupaî lacivert ve Capitol'ün Altunizade'de açılması ile idrak eden neslimin büyük çatışmalarından birisi bu dönemde gerçekleşti. Çünkü kurban bayramlarında, kurbanlık kesimine katılan muhafazakar aile çocuklarının gördükleri manzaraları iştahla anlatması rahatsızlık vericiydi. Kimse kafası kesilmiş bir hayvanın gözlerindeki matlığı bir çocuğa göstermek istemiyordu. O yüzden kurbanlık kesimi konusunda belediye katı düzenlemeler yoluna gitmek durumunda kaldı. Kısa keselim kanı aksın, kurbanlık kesimine artık çocuklar kolayca katılamıyordu çünkü insanlara apartmanların bahçesi yerine zenginlerin boş düşüncelere dalmak için baktıkları "E-5 üstü hayat alanları" kurban kesimi için uygun alanlar olarak gösteriliyordu. Kısa bir süre sonra haberciler helikopter kiralamayı icat ettiler ve "İstanbul gökyüzünden küçük-büyük baş hayvan kanına bulanınca nasıl görünüyor?" ajitasyonu çok göz alıcı sonuçlar verdi. Bir an için THK deri toplamasa kurban bayramı yasaklanacak gibi bile göründü.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Popülizme yeni bakışlar

Popülist Kültür Derneği'nin kuruluşu vesilesiyle Fazıl Baş ve Ali Akyurt, Tarık Zafer'de Ümit Aksoy tarafından düzenlenen aylık kültür sanat gündemi programına konuşmacı olarak katılacak. 11 Kasım 2010 Perşembe akşamı saat 18:30'da gerçekleştirilecek konuşmada popülizmin tarihiyle bugün anlaşılma biçimi ele alınarak "popülizme yeni bakışlar" atılacak.

"Popülizme Yeni Bakışlar"
Düzenleyen: Ümit Aksoy
Konuşmacılar: Fazıl Baş & Ali Akyurt
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi (İstiklal Cd.-Tünel)
Gün: 11 Kasım 2010 Perşembe
Saat: 18:30

6 Kasım 2010 Cumartesi

Popülist Kültür Derneği kuruldu

Dün saat 15:57 itibariyle İl Dernekler Müdürlüğü'ne belgelerimizi teslim ettik ve böylece Popülist Kültür Derneği kuruldu. Geçici yönetim kurulu M. Fazıl Baş (başkan), M. Ali Akyurt (başkan yard.), Melek Arslanbenzer (genel sekreter), Esma Güneş (sayman) ve Nurcan Toprak'tan oluşuyor.

Mecidiyeköy'deki dernek merkezimizde en kısa süre içinde faaliyetlerimize başlayacağız ve bunları blogumuzdan da duyuracağız.

Ayrıca bu süreç itibariyle derneğe üye kabul etmeye de başlıyoruz.

Önümüzdeki haftadan itibaren hızlıca yola koyulacağız. Ayrıntıları buradan takip edebilirsiniz.

Hayırlı olsun.

4 Kasım 2010 Perşembe

Popülistin putları yoktur

Bazen akranım şairlerle bir araya geldiğim oluyor. Bana internette fazla gözükmemem, şeyimi korumam gerektiğini söylüyorlar. Onlar şey yerine bir şey de diyorlar ama hep söyledikleri bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıktığı için neyimi korumam gerektiğini hep unutuyorum. Şöhret olabilir mi? Tüllerin ardında duran şair şehzadeyi oynayacak değilim, ki bu mavra 90'larda kaldı biliyorsunuz. Artık imza günleri, performans hadiseleri, okuma saatleri, aklınıza gelebilecek her tür takdim-teşrif dandiniliği var benim kuşağım şairlerin. Lafı çok dolaştırmadan söyleyeyim. Put olmak istiyor yaşıtım şairler. Yanlarında bacak bacak üstüne atamayacaksınız bundan sonra. Sigara içmek yasak. Efendim diye konuşacaksınız. En kötüsü abi demek. Ali abi Veli abi diye konuşacaksınız kuşağım şairlere. Ki bunların çoğu yeni dalga islamcı burjuvaya mal satan mağribi konumunda oldukları için bu tür cemaat şeylerinden de tiksinir. Sayın Yılmaz, sayın Türker diye mi konuşacağız, ne olacak bu arkadaşlarla? İnsanların arasında durma, popülist olma, belki bu sayede popüler olursun, elit şair dümbelekleri arasına ismin yazılır. Swissotel'de şiir okuma akşamı düzenlenir adına. Bir memlekete çağıracakları zaman uçak biletin, beş yıldızlı otelde rezerven hazırdır. Bilemem. Ben başka şeyler bilirim.

Hakim Bey, go home!

Kimdir bu TAZ: Hakim Bey diye merak etmiştim birkaç sefer. Merak kediyi öldürürmüş ama ben merakımın kamçılanmasından pek hoşlanmadığım, meraktan ayrıca zevk almadığım için üstüne gitmedim. Cioran ve Hakim Bey, adını değer verdiğim insanlardan çokça duyduğum iki yazar. Değer vermeden sevdiğim insanlar da hep Subcomandante Markos filan diyorlardı. Adam otoriteyi o kadar dışlamış ki kendisine isim olarak bile "Kumandan" değil "Kumandan Muavini" ismini uygun görmüş. Eşcinselmiş. İnterneti kullanıyormuş. Böyle gevezeliklerle zaten karışık olan kafalar (1975 ve sonrası doğumluların kafaları doğuştan karışıktır, eski tüfek deyimleriyle söyleyecek olursak) bir de üstüne tütsülenmiş oluyordu. Kumandan Muavini için CIA ne düşünüyorsa ben de aynısını düşünüyorum: Salahana! Bırakın bıraktığımız yerde otlamaya devam etsin. Hakim Bey ise Muavin kadar sığ değilmiş gibi görünüyor. Şiddet vurgusu açıkça olmasa da büyük kavramları çok fazla kullanıyor olması ve İslam'a sapık tarikatlar veya daha doğrusu batınilik diyelim de sevenleri gücenmesin, batınilik üzerinden göz kırpması tütsüyü yoğunlaştırıyor. Büyülenme ve körleşme oranı artıyor.

Müslüman Tanrılar


Birkaç sene önce aile dostumuz olan bir adamın şirketine bir iş yapmıştım. Paramı üç gün içinde almam gerekiyordu. Ama adam paramı vermemek için takla atıp duruyordu. Üç gün, beş gün, on gün derken bir buçuk ay geçti. En az on defa gittim geldim adamın yanına. Ve o sıralar hiç param olmadığı için yürüyerek gidip geliyordum. Ya yerinde olmuyor, ya tatile gitmiş oluyor, ya da paranın bir kısmını verip beni postalıyordu. Sonunda, efendiliğimi bozmadan, bu işin bu şekilde olmayacağını, paramı almam gerektiğini bu işin böyle uzamasının doğru olmadığını söyledim. Aynen böyle, bu şekilde. İşte o an olan oldu, adam köpürdü birden. Nasıl ben böyle bir şey söyleyebilirmişim, zaten bu işi çok daha ucuza yaptırabilirmiş, bana yardım olsun diye bu işi bana vermiş, yeğeni falanca çocuğa baksaymışım ya o terbiyeli çocukmuş hiç böyle şeyler söylemezmiş, ben nasıl terbiye görmüşmüşüm böyle, ne kadar ayıpmış, falan filan. Yüzlerce adamla çalıştım, yol yordam biliyorum ama karşımdakinin bir tanrı olduğunu fark edememiştim. O an ne yapacağımı bilemedim gerçekten. Çünkü yapılacak fazla bir şey yoktu. Böyle bir durumda ya adamın çenesine alttan yukarı doğru ayakkabının ucuyla sert bir tekme sallayıp ağzını yüzünü dağıtacaksınız. Ya da önüne diz çöküp “sevgili tanrım, terbiyesizlik yaptığımın farkında değildim, beni affet” diye yalvaracaksınız. Ben ikisini de yapamadım, şoka girmiştim. Yürüyerek eve döndüm.

2 Kasım 2010 Salı

Başakşehir İslamcılığı

Cadde Bostan sahilinde ya da ne bilim Küçük Yalı’da falan biraz gezerseniz, henüz işçilerin paydos etmediği akşama yakın saatlerde basketbol oynayan gençler, kulaklığı takıp koşuya çıkan adidas eşofmanlı kızlar, paten kayanlar, bisiklete binenler falan görürsünüz. Onların, kendilerine has bir özgüvenleri vardır. Sağlıklı gürbüz çocuklardır bunlar. Hiçbir sıkıntıları, dertleri yoktur. En azından öyle görünürler. Bana oldukça ilginç gelirlerdi, bazen gider, bir banka oturur izlerdim bu gençleri. Ama artık bunları izlemek için oralara gitmeye gerek kalmadığını anladım. Artık Başakşehir’de de yetişiyor bunlardan. Kimselerin giremediği sitelerde sürüyor Başakşehir çocukları bisikletlerini, kendilerine özel sahalarda oynuyorlar oyunlarını. Hayatlarında hiç sümüklü çocuk görmüyorlar, hiç tinerciyle karşılaşmıyorlar. Okula anaları arabayla götürüp bırakıyor ya da servisle gidiyorlar. Hani “cipe binen başörtülüler“ diye bir şey var ya, ben bunu kolpa sanırdım, gerçekmiş valla, bir sabah herhangi bir okulun önünde bekleyin onlarca göreceksiniz. Bunlar genelde sitelerinin girişine “yabancı giremez” yazdırıyorlar zaten. Ama öyle böyle değil, kalın kırmızı puntolarla, hani “ölüm tehlikesi” falan yazıyorlar ya, işte öyle. Zaten öyle elinizi kolunuzu sallayıp giremezsiniz bunların sitelerine, güvenliği cartı curtu var. Tipinizi beğenmezlerse durdurup soruyorlar, hangi daireye gideceksin, misafir misin? Orada oturmuyorsan arabayla girmek zaten imkânsız, kartlı geçiş sistemleri var. Yakında yayalar için de yapacaklarmış. Tüm bunları, yavrucakları sümüklü çocuklarla karşılaşmasın diye yapıyorlar. Tıpkı Küçük Yalı’daki gibi burada da, narin çocuklar yetişiyor böylece. Çamura belenmemiş, bisikleti çalınmamış, dayak yememiş, sümüğü akmamış çocuklar yetişiyor. Gelecek neslin Başakşehir’de yetişmiş İslamcıları nonoşlardan ibaret olacak yani, şimdiden haberiniz olsun.