31 Aralık 2010 Cuma

Sünni türkü dinledim mi?

Onur Kuzgun'un Alevilik propagandasına (Alevilik değil ulusalcılık aslında) cevap verdiğimi sanıyordum, meğer hiçbir şey yazmamışım. "Abdullah"la yazışmışlar. Abdullah'ı tanımıyorum ama bu konuda Onur'dan da benden de daha çok şey bildiği ortada. Ben Onur'un sözlerinin çarpık bir tarafına değinip bırakacağım. Aşureyi Alevi adeti sanması, Anadolu müziğini (hiç değilse türküleri) Alevilere hediye etmesi gibi şeyler aslında son yirmi yılda çıkarılmış furyalar olduğu için konuşmak istiyorum. 

Yanık kerem. Aşık Zülfiye

Fenerbahçe taraftarı

Nusret. esas

Metrisin önünde

Popülist Psikoloji Dersleri

Ders, yarın saat 14'te. 15 günde bir gerçekleştirdiğimz dersler herkesin katılımına açıktır.

Sağlıklı ye, organik sev

Sağlıklı yaşam mitinin neye hizmet ettiğini de düşünmek lazım. Organik ürünler hormonlulardan daha pahalıya satılıyor artık. Organik ürünler satın almak ve tüketmek yeni bir seçkinlik çeşidi. Bu da bir tür kapitalist tuzak. Hormonlularını üret, sonra organikleri daha pahalıya sat. Sivil toplum kuruluşlarının hedefi şaşırmaları gibi. Çevre kirliliği için eylem yapıp kapitalist düzeni ıskalamak gibi. Sağlıklı beslenmeye kafayı takıp, neden sağlıklı beslenmek zorunda olduğumuza kafa yormuyoruz. Organik ürünleri alıp sağlıklı beslenerek, kendi küçük dünyamızda, mutlu ve organik bir şekilde yaşamaya devam...

Organik kıyafetler var bir de. Bebeğiniz için kendiniz için. Vücudunuza doğal olmayan hiçbirşey değmesin aman. Pamuk gibi ciltlerinize, bebeksi teninize...
Neden hep Nişantaşı, Bağdat caddesi civarında bu organik giysiciler. Mahmutpaşa'da da şubeleri var mı? Ne kadar seçkin, ne kadar elegant. Ne acayip bir şey şu kapitalizm. Bir şey satıyor, sattığı şeyin zıddını da satıyor. Bir şey yapıyor, Yaptığı şeye karşı üretilebilecek bütün kampanyaları da beraberinde satıyor. Tek ortak nokta şu: hepsini satıyor. Bu da kapitalistlerin kendi içinde çeşitlenmelerini sağlıyor. Organik kapitalistler, yapay kapitalistler, sivil toplumcu kapitalistler, sorumsuz ve duyarsız kapitalistler, sosyal sorumluluk sahibi kapitalistler, kötü kapitalistler, iyi kapitalistler...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Pardon, burası özel mülk!

Aşağıda görebileceğiniz gibi bir haber var. Ancak bu bir değil iki değil. Bunlardan oldukça çok var. Cadde Bostan civarında, Kadıköy sahilinden ta Tuzla'ya kadar bir çok yerde benzer havadislere rastlayabilirsiniz. Bazıları kaldırıma "özel mülktür" ibaresini iliştirmeyi ihmal etmiyor. Bazıları bir şekilde, yolu kullanışsız hale getiriyor.

Geçen bizim mahallenin çocukları alem yapmaya gitmişler o tarafa. Adamın teki de bunların külüstürü beğenmemiş, buraya park edemezsiniz (sokağa) çünkü burası benim mülküm demiş. Bizim çocuklar da adamla kavga etmeyi yerinde bulmayıp bir güzel duvarlara işemişler. Adama iyi bir eziyet çektirdikten sonra başka bir yere park etmişler. "Karabayır çocuğuyuz lan biz" diye de nara atmışlar giderken.

Buyrun efendim, haberiniz:

"İstanbul’da yolların, sokakların, kaldırımların otoparka çevrilmesi artık doğal karşılanıyor. Ancak Caddebostan’daki olay ne görüldü ne de duyuldu. Caddebostan Selin Sokak’taki bir binanın sahipleri, evlerinin önündeki yola ‘Tapulu malımız’ diyerek bariyer yerleştirdi. Bu sokaktan araçlarıyla geçmek isteyenler para ödeyecek…

28 Aralık 2010 Salı

Soranlar için bir kez daha, popülizmden ne anlıyoruz

Söylemekten dilimizde tüy bitti ama tekrar etmekte fayda var. Zira tekrar öğrenmenin etkili bir yoludur. Popülizm, nam-ı diğer halkçılık. Halk yaratılmış olmak demek. Kaç kere söyledik hatırlamıyorum. Popülist yani halkçı olmamak demek yaratılmış olmayı da redetmek anlamına geliyor. Halkı sevmek-sevmemek, beğenmek-beğenmemek, saygı duymak-duymamak gibi tartışmalar ikincil tartışmalar ya da anlamlar olarak kalıyor böylece. Popülizmin bu yüzeysel bakış açılarından çok yaratılmış olmayı, kusurlu olmayı, diğer yaratılmışlarla aynı hamurdan olmayı kabul edip etmemek üzerinden anlaşılması en kritik nokta. Popülizmin karşısına elitizmi ya da püritenliği koyup durmamız bundan. Elitist değiliz çünkü yaratıldık. Bu elitist olmamızı imkansız kılıyor. Püriten değiliz çünkü her yaratılmış gibi kusurluyuz, eksiğiz. Bu da püriten olmamızı imkansız kılıyor. Aslında bu işin matematiği bu kadar basit. Güç bizim elimizde değil. Buna itiraz edenler mutlaka olacaktır. Basit, çok basit düşünmek istiyorum. Kim öleceği günü ya da ne şekilde öleceğini biliyor? İntihar girişimi dahi kesin bir ölüm yolu değil. "Öldürmeyen Allah öldürmez" diye bir şey var mesela, ya da "yatan ölmez, yeten ölür" öyle acayip bir şey işte. İstediğin kadar kusursuz ol, istediğin kadar seçkin. Olamazsın. Halksın işte önünde sonunda halk.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Popüler siyaset versus popülist siyaset

AKP popüler mi popülist mi? Bu noktada şöyle bir yanlış kanı yaygın. Kitle partilerinin öncelikli amacı toplumun olabildiğince çok sayıda kesiminden oy toplamak yani popüler hale gelebilmektir. Bir partinin popülerliği aldığı oy oranından anlaşılabilir, ki bu anlamda AKP’nin popülerliği ortadadır. Fakat popülizmi çokça şüphelidir. Neo-liberal iktisat politikalarını savunan pek çok Batı Avrupa partisine siyaset bilimi literatüründe neo-popülist denebilmesi de, ancak popülizmi kemiksiz bir oy toplama çabasına indirgemek yoluyla mümkün olabilmektedir. Halbuki popülerlik kazanan partilere ancak popüler parti denebilir. Bu partilere popülist ya da neo-popülist demek, halka dayanma-halkı temsil etme ayrımını gözden kaçırmak anlamına gelmektedir. Oyunu almakla temsil etmenin arasına kalın bir çizgi çizmek, ancak “halkın çoğunluğu”nu milliyetçi, otoriter, asker, faşist vs. olarak kurgulayan bir politik tahayyülden bakıldığında gereksizleşebilir. Yani bir partinin oy alabilmek için verdiği mesajla “halkın ideolojisi”nin örtüştüğü, daha doğru bir ifadeyle ilkinin ikincisini kapsayabildiği durumda. Halbuki halkın ideolojisi, dünya görüşü, hayata bakışı; tarihte, dilde, kültürde derin kökleri olan, belki oy alacak kadar atıf yapmanın kolay olduğu, fakat kuşatılması zor karmaşık bir yapıdır. Belki de en büyük yanılgı AKP’nin halkı yanılttığı, kandırdığı, bu yolla elinden oylarını aldığı düşüncesidir. Halbuki durum daha çok, etkin bir fail olarak halkın, oylarını, ayrıntılı işleyişini AKP’nin de bilmediği bir “halk mantığı” uyarınca AKP’ye vermekte karar kılmış olmasıdır.

24 Aralık 2010 Cuma

'Popülist pisikoloji denemeleri' üzerine

Melek abla, derginin Kasım sayısında "popülist psikoloji denemeleri" başlıklı bir yazı kaleme almış. İki farklı açıdan yaklaşmış konuya. "Bunlardan biri, herhangi bir inanış sistemine mensup olmayıp, manevi arayıştan da vazgeçemeyen insanların başvurduğu bir yol olan, kabaca doğu felsefeleri diyebileceğimiz disiplinler. Diğeri ise Allah inancıyla bağını koparmamış ama modernizme de boyun eğmiş insanların kendini arayışlarının vardığı bir sonuç olan tasavvuf." (Buradaki ibare "yansıtılmaya çalışılan tasavvuf" olmalıdır. Tasavvufun ne olduğu gayet açıktır zaten.) İlk olarak doğu felsefelerinden açılmış konuyu, son olaraksa psikolojinin kendisiyle kapatmış. İyi ve doğru şeyler bunlar. Fakat araya sıkıştırılan "tasavvuf" konusu bizim daha çok dikkatimizi çekti.

23 Aralık 2010 Perşembe

25 Aralık dersinin iki konusu

25 Aralıkta iki bölüm halinde işleyeceğiz dersi. Bu nedenle geç gelinmemesi özellikle önemli. 16.00-16.45 ve 17.00-17.45 şeklinde katı iki ders saati yapıcam inşallah. Başka türlü olmuyor çünkü. Siz de mağdur oluyorsunuz. 16.45'te namaz ve sigara molası vereceğiz. Teneffüste sigara içmek de dünyanın en çelişkili işidir ya neyse. Birinci saat, Masal-Destan Farkı, ikinci saat Kahraman anlatılacak. Gelmeden Joseph Campbell'in Kahraman'ın Sonsuz Yolculuğu,Thomas Carlyle'ın Kahramanlar, Bilgin Saydam'ın Deli Dumrul'un Bilinci, İsmail Gezgin'in Masalların Şifresi,  Mircae Eliade'ın Mitlerin Özellikleri, Vladimir Propp'un Masalın Biçimbilimi ve Folklor: Teori ve Tarih başlıklı kitaplarına bakabilirsiniz. Piyasada bulması zor kitaplar ama arayan bulur. Şart değil, ben zaten bu tür yazarlara kesin surette bağlı kalmadan, sadece birçoğundan açık kapalı yararlanarak anlatıyorum. Ama yararı mutlaka olur okumanın.

Jeep'e binmek, çizme giymek, dar pantolon ve tunik

Yolda yürüyorum, sadece yolda yürüyerek anlayabileceği bir sürü şey var insanın. Ümraniye-Nişantaşı arasındaki mesafeyi bir gün, bir kaç saat içinde katettiğinizde ya da Tunalıhilmi'den Keçören'e ya da Mamak'a doğru (Kızılay üzerinden gitmek suretiyle) yol aldığınızda göreceğiniz şeyler aklınızı ve kalbinizi biraz zorladığınızda sizi inanılmaz tespitlere ulaştırabilir.
Jeep'e binmek, çizme giymek, dar pantolon ve tunik görebilecekleriniz içinden en çarpıcıları sadece. Dört ayrı zenginlik göstergesi, dört ayrı imaj.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Dernek üyeliği

Popülist Kültür Derneği üye kabulüne başladı. Başvuru için doldurulması gereken üyelik formunu populistkultur@gmail.com adresinden isteyebilir ya da buradan indirebilirsiniz. Formu doldurup e-posta ile gönderdiğinizde üyelik başvurunuz işleme konulmuş olacaktır. Başvurunun onaylanmasından sonra gereken nüfus cüzdanı fotokopisi ve iki adet fotoğrafı derneğe elden yahut posta yoluyla ulaştırabilirsiniz. Üyelik aidatını da aynı şekilde elden yahut verilecek banka hesap numarasına yatırmak suretiyle ulaştırabilirsiniz. Bilginize.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Güzel bir yazı

13. ayet: Yoksa, ''Onu kendisi uydurdu'' mu diyorlar? De ki: ''Haydi siz yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve eğer doğruysanız Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.'' Gerçekten de Kuran'ın söylem kalitesini tutturan bir metin yazılabileceğini düşünmüyorum. Düşünen varsa yazsın. Geçmişteki insan nesilleri hakkında üstü kapalı da olsa yeterli bilgi veren, bunu yeni bir yaşam tarzıyla ve insanlık algısıyla birleştiren başka bir metni henüz görmedim. Bir çok konuda da Kuran'ın dedikleri açısından ortalıkta dolaşan evren-insan hipotezlerini yorumlayınca öngörüler daha anlamlı oluyor. [Devamı için basınız]

Yorum yorgunluğu

Gelen yorumların adrenalininin yüksekliği dikkatimi çekiyor. 1990'larda, Berlin Duvarı yıkıldı, ideoloji bitti derlerdi. Geçen yirmi yıl boyunca da bunu tekrar edip durdular. En sonunda 2010 Aralık'ının 19'unda radikal gazetesi manşet attı: Halk açılımı! Bir de resim yapmışlar, sola koydum, CHP'nin temsili 6 okunun Halkçılık oku öne fırlamış, bir de spot var yanında: Bir ok öne fırladı!. CHP kurultayında Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun programı 1970'lerin Ecevit popülizminin bir tekrarı görünümünde. Bu kadarı geçen 20 yılda asla tam olarak söylenemezdi. Bu derece popülizm hiçbir sol parti tarafından ifade edilmemişti. Gerçektir değildir, geçerlidir imkansızdır, bunu tartışırız. Ama CHP böylece adrenalini 77-78'deki kadar olmasa bile onu hatırlatacak şekilde yükseltiyor. 

18 Aralık 2010 Cumartesi

Mümin yalan söylemez

Örnek olarak kullandığım bir site var biliyorsunuz birkaç gündür: Gasilhane. Karşılarında kim olduğunu bir türlü kavrayamadıkları için saçmalamayı bırakıp abuklama safhasına geçtiler. Bir küfür lafıdır dillerine dolamış, gidiyorlar. Etmedikleri küfür kalmadı, bana ve beni bahane ederek Müslümanlara. Bir de asıl önemlisi Derneği basıcaz diye tehdit edip, ben de gel bakalım deyince, yok biz vazgeçtik gelemeyize çevirdiler işi. Ama artık hangi münafıklık kanununda yazıyorsa bize küfür ettiler, bizi kesicek bunlar gibisinden bir şer propagandası başlatmış durumdalar. Ben öyle uygun görürsem küfür de ederim ve o zaman küfür ettiğimi Almanyadan Antalyaya kadar herkes görür işitir. Bu insanları tek tek algılamıyorum bile. Belirsiz, bir gün saçmalayan, bir gün tehdit edip cayan, bir gün makyajdan, bir gün AK Parti hükümetinden söz eden, ne idüğü benim için meçhul bir siluet olarak algılıyorum. Böyle bir siluete niye küfür edeyim. Kimseye küfür filan etmedim. Bunun makyavelist bir taktik olduğunu bilmenizi isterim. Solda sık rastlanan bir şeydir, bunu da defaetle söyledim. Yemekhane boykotu yapmak için yemeğe saç kılı atıp kıl çıktı diye ayağa kalkabilirler mesela. Çok yakın tanıdığım bir sol lider bizzat kendisi anlatmıştı Konya Öğrenci Derneği oluşumu sırasında böyle işleri yaptıklarını. Benim örgütlü sola girmeyişimin o zamanki nedenlerinden biri de buydu zaten. Haklı dava için haksızlık yapılabilir mi? DGM'de (göbeğe piercing solcuları için açayım: Devlet Güvenlik Mahkemesi, lağvedilen siyasi ceza mahkemesi) Tekel deposunu soymak, çalışanları darbetmek ve TİKKO örgüt üyesi olmak suçlarından yargılanan bir yakınım lehinde şahitlik yaptım. Atılı suçla ilgili hiçbir şey bilmiyordum elbette, ki şahitlik olarak bu yeterliydi, çünkü ifadem anlaşılmaz bir şekilde değiştirilmişti, altında benim imzam olduğu halde benim hiç söylemediğim sözler yazılıydı ifadede. Yargıcın karşısında büyük bir heyecan yaşadım, yalan söylemem gerekirse yalan söyleyemeyeceğim için. Sonuçta ben doğruları anlattım ve şahıs da beraat etti. Hapisten çıkar çıkmaz yanıma gelip mahkemede yalan söylemediğim için beni fırçaladı adam. Ben de lafımı esirgemedim, ben solcu değilim ki abi nasıl yalan söyleyeyim dedim. Gerektiğinde yalan söyleyeceksin dediler. Mümin yalan söylemez oysa. Her şey bunun üzerine kuruludur. Gasilhane sitesi yorumlarımızı siliyor, sonra da yorumlarımızı siliyorlar diye propaganda yapıyorlar. Bizi 2 bin kişi okudu, bunları kim okur diye propaganda yapıyorlar. Bugün itibariyle 4 bin giriş olmuş siteye, onu da söyleyeyim. Bu ne demek, Gasilhaneye girişlerde benim verdiğim linkin payı var. Üstelik de giriş sayısının bu konuyla ilgisi veya önemi ne? İnsanlar merak edip doğal olarak iki siteye de göz atmışlardır. Bizim için bu normaldir, popülizmin doğası gereğidir. Yok kişisel rating mevzu ise, biz solcu değiliz ağzımıza parmağımızı sokup fotoğrafımızı yayımlayacak ilerilik seviyesine daha gelemedik.

Fayrap'ta popülist kültür yazıları

Hem Fayrap'ın biraz rutine binmeye başlaması hem de Popülist Kültür Derneği çalışmalarının ifadesini bulma gereği nedenleriyle Fayrap'ta Popülist Kültür yazıları yayımlamaya başladık. Göbeğe piercing solcuları ve Armine eşarp İslamcıları için Popülist Kültürün rahatsız edici olduğunun farkındayız. Bunun bir hafriyat olduğunu herkes anlıyor çünkü. Zaten yapılacak iki iş vardı, arşiv-arkeoloji ve hafriyat. Arşiv yerine hafriyatı tercih ettik. Bunda postmodern bir karmaşa içinde yaşadığımız bilincinin veya göstergesinin payı var elbette. Bir de bozmanın ilk elde yapmaya göre daha işlevsel olmasının; zaten yapılmış olanı bozmadan yeniden yapılamayacağının. İki taraf var bugün. Hatta üç taraf. Akademik kıl yün birinci taraf. Gerçek günlük hayat ikinci taraf. Politik Lig, hatta ligler üçüncü taraf. Bazen birinci, bazen üçüncü taraftan buraya taşlar gelecek; bizden ise hafriyatın neden olduğu bol miktarda mıcırlar o taraflara kaçacak ister istemez. Bu üç tarafın birbirinden sık sık kopmasına karşı, biz üçünü bir arada tutan bir bakış makinesi yapma gayreti içindeyiz. Burada Antonio Gramsci adını sıklıkla telaffuz etmemizin de aslına bakılırsa tek nedeni bu. İtalyan Komünist Partisi'nin 1930'lardaki düşünce ve deneyimlerine özel önem verdiğimizden değil, Gramsci bu üçlü kopmayı giderme çabası gösterdiği, yani 30'larda kalmadığı için onunla teşriki mesaimiz var. Gramsci'den aldığımız hemen hemen tek şey budur. Farklı kadrajlara sahip farklı olgusal yahut söylemsel resimlerin yerine, tek bütün gerçek resim için kafa yormak.. Amaç bu.

17 Aralık 2010 Cuma

Popülist şiir dersleri

Popülist şiir derslerinin dördüncüsü Cumartesi 16:00'da dernek binamızda yapılacaktır. İlgilenenlere duyrulur. Derslerin gününde ve saatinde bir değişiklik olmadı. Aynı yerde, aynı gün, aynı saatte herkesi bekliyoruz. Yoklama yapmıyoruz ama katılımın sürekliliğini önemsiyoruz.

İlk derste içrek-dışrak, kazıcı-toplayıcı, lirik-epik şiir ayrımları üzerinden giden Hakan Arslanbenzer, ikinci derste dilbilim üzerine konuştu. Üçüncü ders Destan'a giriş yaptı ve epik dendiğinde akla gelen destan, kahraman ve savaş kavramlarından ve destan-halk ilişkisinden söz etti. Masal ve destan arasındaki farkı ısrarla vurgulamasına rağmen bu farkın ne olduğunu bir sır gibi sakladı. Bu haftaki dersinde bu sırrı aydınlatması umuluyor. Şaka bir yana, katılılımcıların da dersin sürecine dahil olabildikleri, sadece dinleyici olarak değil aynı zamanda konuşmanın bir parçası hatta bazen belirleyicisi olarak orada bulunabildikleri bir ortamın hayalini kuruyoruz.

Kerbela hepimizin matemi mi?

Başbakan böyle demiş. Popülist bir söz. Başbakanın ülkesinin bir sosyal kesiminin matemini sahiplenmesi kötü bir şey gibi görünmüyor. 10 Aşurede Caferi ve Alevilerin yas tutması her zaman saygıyla karşılanacak bir hadisedir. Her yas muhteremdir. Ve her zaman ve her yerde muhteremdir. Ama bizim yasımız mıdır, Hazreti Hüseyin'in şehadeti nedeniyle bin yılı aşkın zamandır tutulan yas? Hem evet hem hayır. Hüseyin (r.a.) Peygamber Efendimizin torunu olarak yani ailesi olarak sevdiğimiz bir şahsiyet her şeyden önce. Öldürülmesi üzücü. Karakter itibariyle de sevilen, sayılan, hakkında bildiklerimiz sayesinde yüceliğini kabul ettiğimiz biri. Ama 10 Muharrem matemi paylaşılmak, gelenek olarak sindirilmek ve uygulanmak zorunda değildir. Bizim yani Hanefiliğin yaşam tarzında, tarih anlayışında böyle şeylere yer yoktur. Biz Peygamber Efendimizin doğumunu kutlarız, ölümüne vurgu yapmayız. Onun yasını tutmadığımıza, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali'nin yasını tutmadığımıza göre, Hüseyin'in matemi özellik kazanıyor. Bu o gün olduğu gibi bugün de insani, dini, ahlaki bir olay, yas olayı olduğu kadar bir siyasi tezkiredir de. Şiiler o günü unutmamayı ilke edinmişlerdir. Hüseyin'in yasını tutmak, bunu gelenekleştirmek aynı zamanda Yezit soyuna karşı intikam yemini etmiş olmakla ilgilidir. Zaten Taziyede kendini yaralama ve kan akıtma göreneğinin temelinde bu var. Kendine zarar verme amacıyla değil, Şiilerin dövünmesi kendilerine jilet atmaları. İntikam içindir. Kültler ve ayinler tarihine bakıldığında benzeri kanlı ayinler olduğu görülecektir. Kurban ayinidir temelde. Kurbanı tezkiredir, matemdir ve kurban ancak intikamla tamamlanır. Burada paganlığın kurbanı değil, İslami bir mezhebin kurbanı söz konusudur. Tanrıların veya totemlerin gazabını önlemek için gençlerin kurban edilmesi değildir. Hazreti Hüseyinle özdeşleşmek, Ehli Beyt halifeliği adına gençlerin şehit olmaya ant içmesidir. Ben Ehli Beyt halifeliğini itikadımın, mezhebimin, siyasi anlayışımın bir bölümü gibi görmüyorum. Halifelik de saltanat veya çok genel olarak iktidar da tartışmalıdır ve tüm insanlara açıktır. Ebu Sufyan-Muaviye-Yezit partisinin Ali-Hasan-Hüseyin partisine tarihsel olarak galip gelmiş olması o günün bir olayıdır ve bugün için bazı anlamlar çıkarılabilecek olsa da idealleştirilemez, düzünden veya tersinden İslam yerine konamaz. O günün insanları çoğunlukla Ali ve Hüseyin'i (r.a.) desteklemediler. Ve bu bir bölünme süreciydi de aynı zamanda. İslama sonraki yüzyıllarda giren bazı ülkeler ve halkları bu geçmiş olayı idealize ettiler ve merkezle kavgalarını bunun üzerinden sürdürdüler. Başbakanın sözü popülizm açısından ne kadar sempatik olursa olsun ideolojik ve politik olarak o kadar temelsiz, tutarsızdır. Merkez karşıtını bağrına basıyor. Fakat bu tutarsızlık, bu çelişkili beyanlar ve duruşlar hayatla tutarlıdır. Çünkü Türkiye Caferileri merkezle birliktedir. Ne paganlık, ne din, ne tarih, ne siyasi muhalefet. Bu artık önemli oranda duygusal bir durumdur. Halkalıya, 10 Aşureye elbette saygı gösteriyorum, çocukluğumuzdan beri bu konuda aşılıyız, Caferi mahallesinde büyüdük. Ama dahil olmak gibi bir tercih yoktur. Kerbela ancak duygusal ve imgesel olarak sahiplenebileceğimiz bir şey. Caferi olmadan Kerbelacılık oynamak postmodern bir şekilden ibaret. Her yalakalık fırsatına atlayan müteşairler birkaç satır Huseyn filan diye bir şeyler karalar, siz de Facebookta paylaşırsınız; sonraki "paylaşım" anına odaklanırsınız. Halkın bundan saygılı bir surette uzak durduğuna dikkatinizi çekerim.

Bakış makinesi

Güncel ve süreçsel politika hakkında sık sık konuşuyoruz. İdeolojileri (iktidardaki İslamcılık da olsa, muhalefetteki solculuk da olsa) yerdiğimiz de sıklıkla vaki. İslamcılığa geçirince İslamcılardan "Yapmayın etmeyin, hem siz kim oluyorsunuz, yok o öyle değil" filan gibi, sola geçirince de solculardan "Oraya geliriz, siz zaten gericisiniz, benim bir kedim var adı mahir" gibi jestler, mimikler, sözler geliyor. Bizim tutarlılığımızı, siyasi etkililiğimizi sorgulayanlar çok. Bir kere şunu söyleyeyim: Üç genci bir araya getirip bir pankart hazırlayıp sokağa çıkıp işte çok güzel devrimci siyaset yapıyoruz, demek de mümkündü. Fakat bunun nasıl bir dallamalık olduğunu ben çocukluğumdan beri biliyorum. Kars'ta komünistlerin kucağına doğmuş, solun 1980'lerdeki nekahet ve yeniden güç kazanma dönemini de yaşamış biriyim. Çocukluğum, ergenliğim solcu olduğum, hepimizin, bildiğimiz sevdiğimiz herkesin solcu olduğu gibi bir tecrübe ve düşünceyle geçti. Zaten aile CHP'li, benim büyüklerim komünist. Benden beklenen şey de seçim yapmam, ama ancak ve ancak sol içinde seçim yapmam yolundaydı. Ben de seçimimi "müslüman" dışındaki bütün isimleri kuşkuyla karşılayarak (Türk dahil) yaptım. Solcuyum müslümanım demeyi mümkün olsaydı tercih ederdim; ama 1980'lerde ve 1990'larda buna izin verilmiyordu. Bana bu konularda maval okuyanlar bana bu konularda maval okumasınlar. I know what it is to be young, but you don't know what it is to be old, demek suretiyle bu konuyu geçiyorum. Gelelim Popülist Kültür makinesine.

16 Aralık 2010 Perşembe

Nereden Baksan Tutarsızlık?


Çok garip bi'şey var. Mefisto kitabevi solculuğu tarzı bi'şey, istiklal caddesi ve vanilyalı kahve kokan bir solculuk. Çok garipsiniz,türünüz yok, ortanın solu, solun ortası, hümanist sol, neo marksist, avrupa sol, troçkist, dünya vatandaşı, sosyal bilimci, genç akademisyen, pozitivist, ilerlemeci, insalık mirasına katkıda bulunmak isteyen nefer vs vs..
Ümraniyeli 10 cepheci, kara çocuktan dayak yemeyi, sizinle gireceğim tartışmaya tercih ederim, dayak sonunda kalıcı hasar veya ölümle karşılaşmayacaksam en azından.
Ortada vicdanınız var icraatınız yok, insan sevginiz var ama halkımız bok, halkımız hiç birşeyden anlamaz teraneleriniz Allah'ın kanunu gibi bütün cümlelerinize yapışık, üniversiteniz, iyi bir giyiminiz, atkınız, sıcak eviniz kaloriferiniz falan var ama ortaya sunduğunuz ürün yok. Bloglarınız, siz, avrupa filmleri dvd koleksiyonlarınız var bunların sonucunda, bir de istikbale bağlanmış mühendislik, genel müdürlük, bankacılık maaşlarınız, hizmetleriniz. Çok seversiniz, Ursula Le Guin'den alalım:"vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir, devrimi satın alamazsınız, devrimi yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak."
Jean Luc Godard'ı halkımıza tanıtıp, kedinizin resimlerini bütün dünya halklarıyla paylaşmaktan başka herhangi bir toplumsal eyleminiz oluyor mu? Türünüz ne, ne verdiniz, ne almak istiyorsunuz, daha fazla macchiato?

15 Aralık 2010 Çarşamba

Popülist şiir dersleri. 3. haftanın ardından

Öğrenciler biraz epik şiirin atmosferine girsin istedim. Bunun için de herhangi bir konuyu uzun uzadıya anlatmadan, bir çatı, daha doğrusu bir kubbe kurmaya gayret ettim. Ama burada bitmiyor tabii. Gördüğüm kadarıyla okul alışkanlıklarını sürdürmek istiyor herkes. Demek ki öylesi kolaylarına geliyor. O zaman yavaş yavaş okuma listesi-ödevi; önceden çalışılıp gelinecek konular gibi başlıklar açmamız gerekiyor. Bu hafta Aksiyon-Kahraman-Dinleyici üçlüsünden söz etmiştik. Şairi veya şairleri bunlar arasına serpiştirmiştik. Gelecek Masal destan ayrımını anlatacağım. Bunun için folklor, masal, destan, halk edebiyatı konularında ders kitabı olmayan bir şeyler okursanız sevinirim. Derste Vladimir Propp'tan bazı pasajlar okuyup bunları yorumlayabiliriz. Siz de Handan İnci'nin Kitap-lık dergisindeki Peri Masalları Geri Döndü-Postmodernizm mealindeki yazısını, Pertev Naili Boratav'ın yazılarını, Cristina Bacchilega'nın Postmodern Fairy Tales kitabını veya benzeri Türkçe veya İngilizce metinleri okuyabilirsiniz. Benim Fayrap mail grubunda yazdığım "Masal destan farkı" başlıklı notumu da bulursanız okumanızı öneririm. Masallarla ve destanlarla ilgili notlar alıp bunları derste paylaşırsanız bunu da desteklerim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Popülist Kültür'den haberler

Popülist Kültür Derneği'nin kuruluşunun üzerinden bir buçuk aya yakın bir süre geçti. Şu aralar derneğin kuruluşu sonrasında yapılması gereken birtakım evrak işleri ile ilgileniyoruz. Bunlar tamamlandıkça derneğin işlerliği de hızlanacak inşallah.

Hakan Arslanbenzer'in yürüttüğü Popülist Şiir Derslerinin üçüncüsünü geçtiğimiz Cumartesi geride bıraktık. İki yıl sürmesi planlanan bu programın ilk üç haftası giriş mahiyetindeydi. Siz de blogdan az çok nelerin konuşulduğunu takip edebiliyorsunuz. Popülist Şiir Dersleri her hafta Cumartesi günü saat 16:00-18:00 arasında dernek merkezimizde.

Melek Arslanbenzer'in Popülist Psikoloji Dersleri de bu hafta başladı. Önümüzdeki günlerde bu dersler ile ilgili gerekli notlar yine blogda paylaşılacak. Popülist Psikoloji Derslerinin ikincisi 01 Ocak 2011 Cumartesi saat 14:00-16:00 arasında dernek merkezimizde yapılacak.

Bunların dışında ayda bir gerçekleştirmeyi plandığımız tez sunumlarının ilki Alpkan Birelma'nın "Günümüz Türkiye'sinde İşçi Hareketleri ve Sendikalaşma" başlıklı konuşmasıydı. Bunları ve diğer programların kayıtlarını blog üzerinden paylaşacağız önümüzdeki günlerde.

Ocak ayı itibariyle de yeni programlar düzenleyeceğiz inşallah.

Selamlar.

Üniversiteden bana ne?

Zaten sevmem. Arada bir gitmişliğim var o kadar. Üniversitenin topluma nispi yararını kabul etsem de genel olarak halkın baskı altında tutulmasının memurlarını yetiştiren kurumlar olarak görüp geçerim. Üniversitede şiddet olmuş, öğrenciler vekile yumurta atmış bana ne? Bir olay veya binlercesi, saf halleriyle beni pek ilgilendirmiyorlar. Önceki notta yazdığım gibi, üniversiteye uğradığım zamanlarda kendim gibi arkadaşlarımı da şiddetten uzaklaştırmaya gayret etmekle yetindim. Ama olayların ötesi var. Bu şiddet övgüsünün ucu halka dokunacak. Çünkü bunlar sadece uluslararası bir siyaset operasyonunun göstergelerinden ibaret. Sol kendisi yeniden, yeni bir ufuk etrafında örgütlenmeyi başaramadığı için, mesela CHP yıllardır AK Parti hükümetini halkı inandıracak şekilde eleştirmeyi başaramadığı için uzmanlar yeni bir ufuk değilsi bile yer yer konular buluyorlar. Sol kendi iddiaları, önerileriyle değil sol hissiyata sahip insanları kaynaştıracak bazı konu ve anlık olaylarla bir araya getiriliyor. Şiddet soluyla CHP uzun aradan sonra aynı paragrafta bir araya geldi. Bu bir dönüm noktası olacak. İki sene daha geçsin. Solcular güzeldir, solcular iyidir meselesi olmadığı o zaman daha belirginleşir. Ben CHP-AKP kavgası olabileceğine inanmıyorum. İşte en büyük kavgaları Cumhurbaşkanlığı seçimleriydi, noldu ki, bizi enterese eden enteresan hiçbir şey olmadı. Baykal'ı uçurdu sistem bunun üzerine. Yerine koyduklarına bak. Baykal mevziyi biliyordu. Bunlar her tür manevraya açık. Ecevit gibiler. İflas, şiddet ve mağlubiyet hissi çıkar bundan, başka bir şey çıkmaz. Beni ilgilendiren bu.

Celal Göle'nin manevraları

Celal Göle, tuzu kuru hukuk profesörü, demek sonunda Ankara Hukuk Dekanı olmayı başarmış. ODTÜ'de bizi sürekli fırçalardı, züppesiniz, hocanın değerini bilmiyorsunuz, değerlerimize sadık değilsiniz filan falan diye. Değer derken neyi kastediyorsunuz diye bi anlık gaflete kapılıp sormuştum. Tiyatroda oyun başladıktan sonra salona girmeme değerinden söz ediyormuş. Artık gençler tiyatroya sinemaya istedikleri zaman girip çıkıyorlarmış ki bu, bizim değerlerimize uygun bir şey değilmiş. Sizin bu sözünü ettiğiniz değerler 60 senelik dedim. 60 senelik değer olmaz mı dedi, bu da. Hocam insanlar binlerce yıllık değerlere saygı göstermek zorunda kalmıyorlar dedim, 60 senelik değerlerin lafı mı olur. Celal Göle, böyle bir adam, tuzu kuru hukuk profesörü. Bakın, Burhan Kuzu'nun yumurtalı saldırıdan sonra kendisini istifaya çağırmasına nasıl karşılık vermiş: 

12 Aralık 2010 Pazar

Kibarca küfretmek ve beyin yıkamak

Gasilhane'ye cevap verirken bir cinsiyet hatası yapmışım. Şiddeti öven budalanın bir kadın olacağını düşünmemiştim. ODTÜ'de bize taş fırlatan goşist kızlar da aklıma gelmedi doğrusu hiç. Üstelik onların şiddeti ilkel düzeyde bir şiddetti. H. G. taş at diyor, 15 tane kız hop bizi taşa tutuyorlar. Vur deyip geri çekiliyor, sopalarla dalıyorlar. Bizimkileri tutmaya gayret etsek de cevap veriliyor ve "Kız arkadaşımızı kör ettiler!" tezgahıyla sonraki aylar boyunca hem okulda hem medya önünde müthiş çirkin, yalan ve iftira üzerine kurulu propaganda yapıyorlar. Sol kendi kadınlarına asla acımaz. Az bilinen (devletin çökerttiğinde militanlarına 25 gün aralıksız işkence ettiği) bir Kürt örgütünün liderinin iki kere hamile bırakıp kürtaja zorladığı bir arkadaşım vardı. Ben tanıdığımda feminist olmuştu artık. Erkek gibi davranıyordu ve bana da sürekli erkek olduğumu (sanki bundan utanmam gerekiyormuş gibi) hatırlatıp dururdu. İnsan olarak paylaşabildiğimiz tek şey ikimizin de işkence görmesi ve şiddet-siyaset ilişkisini gözden geçirmiş, şiddeti yöntem olarak benimsemeyen insanlar olmamızdı. Tabii onun gördüğü işkencenin yanında benimki sinek vızıltısı sayılır. En azından iki kere hamile bırakılıp devrimci ilişkiler kaldırmıyor diye kürtaja zorlanmanın nasıl bir zulüm olduğunu tam bilemem. Ancak sonuçlarını görebiliyordum. Devletten bile eski örgütünden nefret ettiği kadar nefret etmiyordu ex-Kürtçü feminist kadın. Kenafir gözlünün başına inşallah böyle hadiseler gelmeden Eczacı diplomasını dükkanına asar. Sonra da gider Eczacılar Birliğinin yürüyüşlerine filan katılır. İlaç firmalarının nihai satış standı pozisyonunda başarılı olacak, Kenafir Gözlü, inşallah.

9 Aralık 2010 Perşembe

'Wikileaks' için Türkler ne dedi? Ali Eyüboğlu

Biz Türkiye, WikiLeaks’le yatıp, WikiLeaks’le kalkıyor sanıyoruz. Yazılı, görsel ve işitsel medyada WikiLeaks’ten başka bir şey yok. Ama gel gör ki, ‘WikiLeaks’ denen şey, ‘yurdum insanı’nın umurunda bile değil.
Star TV muhabiri Osman Terkan, mikrofon uzattıklarına ne sormuş olabilir ki, ‘yurdum insanı’, ‘İçinden seç, beğen, al’ türünden yanıtlar versin? İşte izleyen, dinleyen, okuyan her insana, “Hangi evrende yaşıyor bunlar?” dedirten yanıtlar:
* Çizgi film kahramanı.
* Futbolcu; Beşiktaş’ın yeni transferi.
* NBA’den Fenerbahçe’ye transfer basketçi
* Kestane; Bursa kestanesi.

* İlaç; romatizma ilacı.

* Hastalık.

* Spor giyim; eşofman markası.

* Reklam.

* Market.

* Bilgisayar profesörü.

* Sabun markası.

* Devlet.

* Araba markası.

* Yeni çıktı, ama tam keşfedemedim.

Bunların hepsi “Sizce WikiLeaks nedir?” sorusuna ‘yurdum insanı’nın verdiği yanıtlar.

Diyeceksiniz ki, “Nerede yaşıyor bu insanlar?”
Nerede olacak?
İstanbul adlı bir mega kentte!
Star TV muhabirinin mikrofon uzatıp “WikiLeaks nedir?” sorusu yönelttiği onca insan arasından sadece iki kişi WikiLeaks’ten bir şekilde haberdar olduğunu ortaya koyan şeyler söyledi.
Biri; “İktidar CHP atışması” dedi. Diğeri de okuma yazması olmadığını söyleyen kasketli yaşlı bir adam. O da önce, “Başbakan’ı verdiler, o mu?” diye sordu, ardından da “İsrail’in çıkardığı şey” dedi.
Bir haftadır yazılı, görsel ve işitsel medyada WikiLeaks’ten başka şey yok.
Biz Türkiye, WikiLeaks’le yatıp, WikiLeaks’le kalkıyor sanıyoruz.
Ama gel gör ki, ‘WikiLeaks’ denen şey, ‘yurdum insanı’nın umurunda bile değil.
(
Milliyet Cadde, 8 Aralık 2010)

8 Aralık 2010 Çarşamba

Öğrenci protestoları neyi gösteriyor?

Öğrenci protestoları sadece kendini anlatmaz. Üç beş öğrenci bir araya gelip politik bir iş yapmazlar. Hele şiddet gibi ancak polisiye müdahaleye maruz kalacağı açık eylemler üniversite dışından koordine edilir. Normalde yüksek meslek sahibi olacak genç insanlardır öğrenciler ve çıkarları aleyhine bir şeyi, yani şiddeti kolay kolay kabul etmezler. Doktor avukat olacak adam kolay kolay şiddet olayının içine girmez. Kavgadan kaçan tiplerdir üniversite öğrencileri. Toplumun şiddetten, kişisel şiddet dahil en uzak kesimidir bu insanlar. Peki neden üniversitede öğrencilerin kendi arasında, polisle öğrenciler arasında, politikacılara karşı öğrenciler tarafından şiddet olayları görülür? Ve bu olaylar neyi örter ya da gösterir? 

6 Aralık 2010 Pazartesi

2. Derse ilave

Söz-edimler konusunda ne okumak gerektiği sorulmuştu. Hafızam bir türlü tazelenmediği için Austin'in adı aklıma gelmemişti. Söz-edim konusunda okunabilecek, okunması gereken birkaç kitap var.

* John Langshaw Austin, Söylemek ve Yapmak, Metis y.
* John Searle, Söz Edimleri, Ayraç  y. veya
* John Searle, Bilinç ve Dil, Litera y. ve ayrıca
* Paul Ricoeur, Söz Edimleri Kuramı ve Etik, Asa y.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Popülist Şiir Dersleri 2. Hafta Ders Planı


Dil/Söz nedir?
Dilin kaynağı hakkında teoriler.
Dilin özü var mıdır? 
Dillerin çoğulluğu
Dili performe eden, üreten tüm insanlardır. Dil performansında üç şey yaparız: 1) Tekrar. 2) Uyarlama. 3) Yenilik.
Yazı dili X Konuşma dili.
Dilde oluş ve bozuluş
Dil deneyimdir.
Şiir, tüm dilin değil, belli konuşmaların imgesidir.
Dilin ve şiirin gerçek sahibi tek bir şair veya şairler değil, o dili konuşan tüm halktır.


2 Aralık 2010 Perşembe

İki önemli Kemal Tahir kitabı

2010, Kemal Tahir'in 100. doğum yılı. Bu konuda çok az yayın yapıldı, bildiğim kadarıyla hiçbir etkinlik düzenlenmedi. Birkaç köşe yazarı yazı yazdı, birkaç kitap eki küçük dosyalar düzenledi, Fayrap'ta bir dosya yayımladık. İki tane kitap çıktı. Sanırım en önemli yayınlar bu son ikisidir. Birincisi, Kültür Bakanlığı'nın Kemal Tahir kitabı, bir prestij eser hüviyetinde. İkincisi, bir derleme-değerlendirme kitabı. İlkini İstanbul Sosyoloji hocaları, Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan yaptılar. Hacimli bir kitap, büyük boy, içinde resimler de var, kuşe kağıda basılmış ve biraz pahalı bir kitap. Kültür Bakanlığının satış yerlerinden alınabilir. İkincisi, İthaki yayınlarından çıkan, Kurtuluş Kayalı hocamızın derlediği yazıları içeriyor. Birinci kitapta benim de bir yazım var. İkinci kitaba yazı yetiştirmeyi başaramadım. Fayrap dosyasında Ali Akyurt'un yazısını (Nisan 2010), Kurtuluş Kayalı'nın derlediği Türkiye'nin Ruhunu Anlamak: Bir Kemal Tahir Kitabı'nda Ezel Erverdi, Kurtuluş Kayalı ve Polat Safi'nin yazılarını, Ertan Eğribel-Ufuk Özcan'ın Kemal Tahir 100 Yaşında kitabında ise Ertan Eğribel'in yazısını, yine Kurtuluş Kayalı'nın yazısını bilhassa öneririm. Bu iki kitap da Popülist Kültür Kitaplığı'nın iki yeni kitabı oldu. Satır satır okunacak, üzerinde tartışılacak ve başka şeyler okumayı ve düşünmeyi gerektirecek tarafları var ikisinin de. Kültür Bakanlığının diğer anma-prestij kitaplarına benzemiyor Ertan-Ufuk hocaların kitabı. Ciddi bir değerlendirme, içeriğine girme, temellendirme ve tartışma kitabı. Övgü ve hayırla yad etme tarafı var muhakkak. Ama konu Kemal Tahir olunca herkes müthiş bir saygı ve disiplin içinde konuşuyor, ters konuşacak olsa bile. Kurtuluş hocanın kitabı ise benim gibi yazı yetiştiremeyenler yüzünden aslında tamamlanmamış gibi algılanabilir ama bağımsız yazılardan oluştuğu için böyle düşünmemek de lazım. Olana bakınca yeni ve önemli bazı hükümler içeren yazılar hemen dikkati çekiyor, ki bu tür armağan kitapların genel dandikliğiyle kıyas edildiğinde (Şerif Mardin Armağanı, mesela, İletişim yayınlarının) okunacak kitap. Hatta biraz okuma yazması olanlar için Kemal Tahir düşüncesine başlangıç momenti yaratabilir bu iki kitaptaki birçok yazı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Orta sınıflar savaşı

Aslında alt orta sınıfla üst orta sınıfın kavgası politika alanını belirliyor. Sivil toplum dandikliği de bunun bir parçası. Alt orta sınıf politik aktör olmaya çok uzak olduğu, toplumun en sıkı örgütlenmiş grubu olan üst orta sınıf da nüfusça diğerini dengeleyecek güce sahip olmadığı için gelişkin bir politik toplum ortaya çıkmıyor. Bu yüzden de özge bir sivil toplum inşası ihtiyacı ortadan kalkıyor. Alt orta sınıf zaten devlete muhtaç, devlet tarafından mağdur edilmiş kesim namı diğer Ortadirek olduğu için politikleşemez, ekonomisi yetmediği için sıkı örgütlenemez, kaybedecek bir şeyleri olduğu ve Amerikan rüyasına pardon Emekli Maaşı ve Sigortaya inandığı için de yoksullarla ittifaka yanaşmaz. Onun savaşı üst orta sınıfla. Aynı zamanda birlikte oturmak istediği grup da aynı. Olmak istediği, ilk fırsatta parçası olduğu ve hemen uyum sağladığı üst orta sınıf... alt orta sınıfın alter egosu olarak kaldıkça, yani Türkçe'de sonradan görme diyoruz buna, bu tabakalar-sınıflar savaşı toplumun herhangi bir kesiminin tarihsel karakter arz etmesini, gemiyi kumanda etmesini imkansız kılmaya devam edecektir. Bu iki sınıf, daha doğrusu aynı maddenin katı ve sıvı hali gibi sadece iki durum olan bu kategoriler toplumsal örgütlenmemizi bir arı kovanından farksız hale getiriyor. Alt orta sınıfla üst orta sınıfın ne iktidarla ilişkisi farklılaşıyor, ne zihniyet ve kültürü. Aynı adam bu ikisi de. Nüfus dengesi olsa, yani Avrupa'dakine benzer şekilde toplumun yüzde 25 kadarı üst orta sınıf, yüzde 45 kadarı alt orta sınıf olsa iki temel politik kulvar olacaktı Türkiye'de de. Muhafazakarlık ve liberalizm. Oysa Türkiye'de de tıpkı Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi üst orta sınıf muhafazakar, alt orta sınıf liberalmiş gibi bir görüntü vardır. Sosyal yaşamda tam tersidir, kültürel olarak tam tersidir; ama politik tercihlere bakıldığında bu böyle görünür. Amerika'da üst orta sınıfın 4 kişilik aile için aylık ortalama geliri 50-60 bin dolardan başlıyor, ki Türkiye'de de benzeri rakamlar üst orta sınıfı alt orta sınıftan ayırmaya yarar. Yıllık aile geliriniz 75 bin ve üzerindeyse üst orta sınıfa mensupsunuz demektir. Ama Amerikada veya Avrupada bu durumdaki insanların sayısı çok fazla. Türkiye'de üst orta sınıf toplumunun milyonlarla ifade edilebileceği bile şüpheli. Şimdi baktım Fuat Keyman diye biri de "orta sınıflar kavgası"ndan söz etmiş; ama o 3 orta sınıf tanımlıyor ve bunları Laik, İslamcı, Kürt diye ayırıyor ve bunların ayrıştığını ileri sürüyor. Ve sonuna kadar yanılıyor. Keyman'ın saydıkları arasındaki kavga iddia ettiği şekilde gelişmiyor. Her üç politik kimliğin üst orta ve alt orta tabakaları kavganın birer parçası. Türkiye'de sahici bir sınıf savaşı, toplumu yeni bir formasyona mecbur edebilecek bir ekonomik mücadele yok. Birbirinin yerini alma kavgası var. Kayıkçı kavgası. Patronla müdürün, memurla bürokratın, asistanla profesörün kavgası.