29 Ocak 2011 Cumartesi

Türkü[1]lü Minyatür. İlyaz Bingül

Buraların şarkılarına ağzım varmadı bir türlü. Bu şehir beni el kapısına ittiğinden mi bilmem, türkülere daha bir bağlandım. O sözler, sesler beni koptuğum topraklara mı taşıyordu ne. Hatırlıyorum da, babam devri çoktan geçmiş ama hâlâ gıcır gıcır kalmayı becermiş takımlarını düğünlerde her giyişinde artık içinde yaşamadığı zamanı üzerinde nasıl taşıyorsa, ben de mırıldandığım, işittiğim her türküde içinde barınamadığım yurdu buraya, yanımda taşıyordum. Alafranga şarkılar dinlesem, söylesem bile, hemen, yetim kalacakmışım sanısına kapılırdım. 

26 Ocak 2011 Çarşamba

Popülist Sinema bugün dernekte

Popülist Sinema programı bugün (yani 27 Ocak Perşembe) dernek merkezimizde başlıyor. Saat 18:00'de başlayacak bu ilk programda kısa bir sunumun ardından Ömer Lütfi Akad'ın "Gelin" filmi izlenecek. Programımız herkese açıktır. Bekleriz.

25 Ocak 2011 Salı

Öncelikler fıkhı

"Kişinin bilerek yediği bir dirhem faiz (ribâ), Allah katında günah olarak, otuz altı kere zina etmesinden daha şiddetlidir." Hadis-i Şerif

(Abdullah bin Hanzala'dan nakleden: Ahmed ve Taberani; Suyuti, el-Camiu's-sagir, 4193; Aktaran: Yusuf el-Karadavi, Öncelikler Fıkhı, çev. Abdullah Kahraman, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 19.)

Fenerbahçe muhalefeti, Türkiye muhalefeti

İkisi de en cılız hallerini yaşıyor yıllardır. Bu sene bir canlanma var gibi, ama bunun ne kadarı medya şişirmesi, ne kadarı insanların gerçek hamleleri, ölçmesi zor. ODTÜ öğrencilerinin şovbizinısları beni pek ikna etmiyor açıkçası. ODTÜ'lüler hangi görüş ve yaşayıştan olursa olsun öğrenci dünyasının dansözüdür. Assolistten biraz önce çıkar, keyifleri gıcır hale getirir. Başka deyişle, Türkiye karışacağı zaman ODTÜ'lüler sahne alır. Arkasından Zeki Müren gelir, namı diğer askeri darbe. Fenerbahçe'de de durum çok farklı değil. FenerbahCHE veya Vamos Bien gibi solcu sempatik Fener gruplarının binlerce Galata ve Beştaş taraftarı arasında çektirdikleri hatıra fotoğrafları insanı pek büyülemiyor açıkçası. Futboldaki açık başarısızlığın üstüne gitmek bir yolken bu tür gruplar futbolla, sporla, yarışma ruhuyla ve sivil (yani siyasi olmayan) aksiyonla alakası olmayan şeylerin içinde ortaya çıkıyorlar. 

Yerli turistler için İstanbul Rehberi 2

Esenler’in insanları pisliktir. Bağcılar’da oturanlar terbiyesizdir. Güngören’in çocukları veremlidir, lanetlidir. Küçükçekmece’de oturanlar leş gibi kokar. Gaziosmanpaşa, Habipler, Sultanbeyli, Suntangazi pislik yerlerdir, buralarda oturulmaz. Evet, kesinlikle oturulmaz. Eğer oturulabilseydi, bu gibi yerlerin Belediye başkanları kendi ilçelerinde otururdu. Kendi yönettiği ilçede oturmayı aşağılık bir durum olarak gören Belediye başkanlarının çoğunluk teşkil ettiği bir şehirdir İstanbul. Bunu wikipedi’ye girin bence. Bu bal gibi “efradına cami ağyarına mani” bir tanımdır.

Ek: Bayrampaşa


Abdullah Kibritçi’nin yazısına yorum diye yazmıştım bunları. Uzayınca müstakil bir yazı olarak buraya aldım. Eskiden nerde oturuyorsun diye sorduklarında Bağcılar ya da Avcılar der gibi Varoşlar'da oturuyorum derdim. Öyle deyince zaten anlaşılıyor sanıyordum. Çünkü Bayrampaşa deyince kimse bilmiyordu, biraz da evimden uzak yerlerde okula gittiğimden. Tam nerde kalıyor filan diye soruyorlardı. Cezaevi var orda ama diyorlardı, tam koordinatlarını bilemiyoruz. Ben de varoşlar cevabını vererek, nerde değilse de nasıl bir yerde oturduğumu yani sorunun asıl cevabını vermiş oluyordum. Sonra sonra tuvaleti dışarıda evlerle dolu semtler olduğunu fark edince bu cevaptan vazgeçtim. Şimdi yani 5 yıl sonra ise Bayrampaşa'dan varoşlar diye söz ederseniz bu bir şaka gibi algılanıyor. Zaten semt sakinleri de buna çok alınır. Aaa derler. O eskidendi. Halbuki burada kim biraz zenginleşse hemen taşınıyor. Demek ki hala o kadar nezih bir yer değil. Burada ne çok zenginler var ne de çok fakirler. Yoksul var tabii ama çoğunlukta değil. Market var çok fazla. Market zenginleri var. Bu kadar çok marketi ben bir de Okmeydanı, Kulaksız taraflarında gördüm. Oraları da bilen birinin ayrıca yazması lazım. Gayrimüslim sermaye sahiplerinin insanları parayla evlerinden çıkardığı, arsalarını satmaya zorladığı, üzerinde bin türlü dolap dönen acayip bir yer. Neyse.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Demek ki neymiş: Bağımsızlık

Türkiye'de Koç ve diğer grupların uluslararası ortakları olduğunu kaydeden Karsan Murahhas Azası Jan Nahum [otomotiv tasarım ve geliştirme uzmanı mühendis; eski Tofaş A.Ş. Genel Müdürü, bir ara İtalya'ya gidip FIAT CEO'su olarak görev aldı, Sabancı Üniversitesinde otomotiv dersleri verdi, Koç ailesinin damadı ve eski Tofaş yöneticisi olan İnan Kıraç'ın Karsan şirketinde murahhas azadır; babası Bernar Nahum -BEKO'nun BE'si- Vehbi Koç'un çok yakın arkadaşı ve yöneticisiydi, Jan Nahum bayrağı babasından devralıp ileri götürdü, kendisi açısından tabii; Vehbi Koç ve Rahmi Koç'la, aslında Mustafa Koç'la da pek anlaşamamıştır ve ailenin Batılı ortaklarına bağımlılık yönündeki tavrına daima çatar ve hep bağımsızlığı, yerli sanayiyi savunur, 1950 doğumludur, Robert mezunudur, yahudidir], bu yüzden Türk malı bir otomobil geliştirmeye ortaklarının izin vermeyeceğini söyledi. Nahum bu konuda şöyle konuştu: "Başbakan Erdoğan'ın bu açıklamasından sonra bu gruplar ortaklarıyla anlaşır mı bilemem ama Ford, Fiat, Toyota gibi dev markalar kendi segmentlerinde rakip bir aracın çıkmasını istemezler. Ben yıllar önce Koç Grubu'ndayken Ikarus markalı otobüsler için lisans anlaşması yapmak istemiştik. O dönemde Koç Grubu'nda otobüs üretimi olmamasına rağmen ortaklardan izin alamamıştık. Dolayısıyla Türk malı otomobili bizim gibi bağımsız gruplar daha rahat yaratabilir."

Yerli turistler için İstanbul Rehberi 1


Babaannem iki aydır bizde kalıyor. Çünkü hırsızlar evinin pencerelerini çalmışlar. Babaannem iki aydır bizde kalıyor, çünkü evinin musluklarını da çalmışlar. Babaanneler, yaşını başını almış koca karılardır. Ağlayarak size musluklarını hırsızların çaldığını anlatıyorlarsa, bu ne kadar komik olsa da gülmemeniz gerekir. Gülerseniz size küserler.Babaannem Evren mahallesinde oturuyor. Evren mahallesi, Ateştuğla’nın hemen ötesinde. Buranın çocukları bali çekiyor. Minibüs şoförlüğü yapıyor. Kız kaçırıyor. Adam öldürüyor. Musluk çalıyor, hurdacılara satıp bira alıyor. Hapse düşüyor. Buranın çocuklarının yanından geçerken tırsarsınız. Biraz Esenler gibidir. Ama Esenler’den daha lokal bir yerden, bir mahalleden bahsettiğimiz için, takdir edersiniz ki daha serttir. Esrar piyasasını saymazsak Esenler’in Karabayır’ı gibidir. Eyüp’ten, Eyüp’ün sakin sokaklarından Esenler’e gelen arkadaşlarım sokakta yürürken oldukça zorlanırlardı. Caddede karşıdan gelen herkesi düşman zannederlerdi. Kimse size yol vermez çünkü Esenler’de. Düz bir şekilde yürümenize imkan yoktur hiçbir caddede. Zikzak çizeceksiniz, sağ sol yapacaksınız, kendinize yol açacaksınız.

Halkın takımı Fenerbahçe

Demeye bin şahit lazım, diyeceğimiz anda bir anda bir şey oluyor, siliniyor burjuvalık saniyesinde. Trabzon maçını halka arz etmediler. Kale arkalarını bile üyelere sattılar. O da mümkün tabii. Kimse bu üyeler, neden onlar üye de ben değilim. Ben Fenerbahçe üyesiyim, falan. Lan ben Fenerbahçenin ta kendisiyim, olm, ne üyesi. Fenerbahçeye üye oluyormuş. Kendi kendine üye oluyor yani adam. Bunun için Aziz Yıldırım, bunun için bir milyon üye. Bunun için genel seçim, bunun için Türkiyenin her yerine Fenerbahçe sandığı. Yılda on lira ödeyip oy hakkımı kullanmak istiyorum. Bu Fenerbahçede böyle olmalı. Yetki devriyle başlıyor madem  her şey, ben de o yetkiyi devir hakkımı kullanmak istiyorum. Şu anda Fenerbahçede bir belirsizlik var. Locanın takımı mısın, halkın takımı mı. Maça gidince halkı görüyorum ama ben numarasız tribüne giriyorum zaten. Hep beraber üşüyoruz sesimiz kısılıyor her taraf çekirdek ölüsü Fener gol atıyor. Ay ay ay dönüyor başım yine, yine başım dönüyor... Hayatımda binlerce kere yaşadığım ve her defasında tümüyle yaşadığım saçma an. Fener gol atıyor. Artık basket ve voleybol da var. Nevin Yanıt'ın engelli finalini izleyince olan şey var. İç organlarımın yeri değişti resmen. Spiker Roko Leni Ukkkkiç deyince olan bir şey var. Yüksekten top bırakma. Sarunas Yasikiyeviçyus diye şakadan adı olan bir adam geldi Fenere, maça gitmemek haram oldu. 24 Şubatta Sinan Erdemdeyiz Allahın izniyle. Ancak yavaşlatılmış çekimde görebildiğimiz pasları sahadan görmek istiyoruz. Buna hakkımız var. O anı yaşamak istiyoruz. 10 lira verip yaşamak istiyoruz. Siz Yasikiyeviçyuspasına 10 lira vermez misiniz? Ben veririm. O anı yaşarım ve iç organlarımın yeri değişir. Halkın takımı Fenerbahçe olur o zaman.

Sadece şikayet mi edeceğiz?

Olumsuz bir tarafı var popülizmin. Düşünce olarak da eylem olarak olumsuz tarafı var. Yüzyıllardır yapıldığı iddia edilen ve hep yalan çıkan bir şeyi, hakikaten halka hizmeti söz konusu ettiğinizde çok fazla olumlu olamıyorsunuz. Üstelik her grup, her parti, her kesim bunu iddia ediyor. Bize gelin biz herkese falan filan. Vaatler. On bin peşin, ev senin diyor reklamdaki müteahhit. Para kazanmak için yaptığı reklamdan bile para kazanan müteahhit. Müteahhit söz veren demek. Ev yapan bir adam, kolay ev sahibi olma vaadinde bulunuyor. Bunda olumsuzluk nerde. Çok basit ki devletin yani halkın arazisinde bu evleri yapıp sadece alım gücü yüksek insanlara satmasında. Çekmece tarafına haritadan bir bakın, Çekmece gölünün çevresinde bir boş arazi ve bir de Şerafettin Yaylası Spor Tesisleri göreceksiniz. Hani Galatasaray futbol takımının önce çöreklendiği, taraftarları evlerine maçtan ancak günler sonra dönebildiği, maç sırasında da rüzgarın topu alıp alıp götürdüğü stat. Bir, o arazi hepimizin. İki, o stad için ödenen her kuruş bizim cebimizden çıktı ve çıkıyor. Üç, Türkiyede hiç olmamış ve olacağı da kuşkulu bir şey için, Olimpiyat için yapılmış bir atletizm stadı orası. Üç yanlış, üç haram üst üste. Boş arazi ne, işte o reklamdaki müteahhitin vadettiği topraklar. Senin benim arazim. Allahın vaadiyle. Birileri çöreklenmeden önce yani. Belediye sınırları içine katılıp asla duyamayacağımız bir sesle satılığa çıkarılmadan önce. Kadıköy belediyesinin sattığı toprakları, Büyükşehirin, Kars belediyesinin... Bunlar bile insanı olumsuzluğa itiyor. Hangi hükümet olursa olsun, hangi belediye olursa olsun, giderek ordu ihalelerine biraz kafa yorunca, mutlak manada Türkiye halkı olarak EVET damgamızı basacağımız ne alınıp ne satılıyor bu memlekette? Neden arazi on bin peşinci müeahhite satılsın mı diye sandık kurulup seçime gidilmiyor. O zaman araziyi mi havayı mı alır müteahhit? Ama lazım, zengine lazım. Şikayet etmemek lazım. İslamcı olup sıraya girmek, solcu olup sıraya kaynak yapmak, ülkücü olup sıradakine çatmak lazım. 

23 Ocak 2011 Pazar

Çoğunluk. Murat Önderman

"Geçenlerde, ödül kazanan ve olumlu eleştiriler alan bir ‘yerli’ film izledim. Egemen bir çoğunluğa mensup gösterilen ‘güçlü’ figür hem erkek hem otoriter hem daha varlıklı hem milliyetçi, hem bencil hem ‘duygusuz’ (filmde böyle geçiyor), hem de Türktü; buna karşılık filmdeki ‘mağdur’ karakter hem kadın hem Doğulu hem ‘Çingene’ hem duygulu hem diğergam hem de yoksuldu. Oysa, Türkiye’de bazı ezilen milliyetçiler olduğu gibi, bazı ezilen erkekler, duygusuzlar ve Türkler de var! Türklerin baskın etnisite olduğundan yola çıkarak tek tek Türkleri de ezen kişiler olarak görürseniz, bu en azından ciddi bir kategori hatasıdır."

22 Ocak 2011 Cumartesi

Üç ayların fazileti ve buz pateni

Bülent Akyürek abi, artık katıldığı programlardan düşük de olsa, standart bir ücret alacağını ilan etmiş. İlginç olan Bülent abinin bunu söylemesi değil, şimdiye kadar ücretsiz olarak katıldığı programlarda ev sahipliği yapanların bunu söyletmeleri… Biraz böyle bir şey var. Konuk gelip birkaç gününü ayırıp döndüğünde, yeterince kurnaz biri değilse, eve eli boş dönüyor, hatta belki cepten de yemek zorunda kalıyor. Ki, Bülent abinin cepten yiyecek kadar büyük cepli biri olmadığı belli. Ama her zaman bu işler böyle işlemiyor. Bülent abinin durumunu vesile ederek, (özellikle hocalar üzerinden) bu işlerin aslında bizim piyasada nasıl işlediğini size anlatayım. Cebimdekileri dökeyim biraz.

Üç kişi bir halk eder

Bir esir kampında üç Osmanlı...
"Abdullah", yorumcularımızdan biri, bizi baya bi tepelemiş. Tepelemeden önce de bazı sorular sormuş. Soruların samimiyetine genelde inanan biri değilim. Bilemem Abdullah'ın samimiyet derecesini. Allahualem. Ama Abdullah'ın soruları üzerinden, benzer soruları gidermek için bazı notlar karalayayım diyorum. 

20 Ocak 2011 Perşembe

Zincirler kırılsın Selimiye yıkılsın

O kadar laf söyledin, internette birşey söylemenin bir işe yaramayacağını söyledin, daha ne anlatıyorsun diyin lütfen. Ben de böylelikle paranoyak olmadığımı, gerçekten takip edildiğimi biliyim. Yok. İnternette de yazacağım şeyler var. Kahveye de giderim mesela çocukluğumdan beri. Boş işlerle uğraşıp boş boş oturduğum da çok oluyor. Böyle diye, boş işleri mi savunacağız? Hayır. Sadece kahvede geçirdiğimiz vakti sılayi rahimden, internette uğraştığımız işleri sadakadan saymazsak sorun yok. Oyalanıyoruz. Keşke oyalanmasak. Bir iş bittiğinde yenisine koyulsak tabi. Bu da ayrı bi kahve geyiğidir. O kadar laklaktan, karbonatlı çaydan ve saatlerce edilmiş boş laftan sonra, “abi yaptığımız da iş ha!” diyerek günah çıkarırsın. Neyse. Bir süre internette müsvddeleri yayımlamaya devam edeceğim. Bu bir nevi yazı yazmak için notlar alıp “untitled 8” ya da “en yeni unutma notlar son” filan gibi gayri ihtiyari ve depresif isimlerle masaüstüne kaydetmek gibi birşey.

Konumuz depresyon

Daha önceki haftalarda Türkiye'de psikoloji ve psikiyatri anlayışlarına bakmaya ve uygulamalarıyla ilgili genel bir çerçeve çizmeye çalıştık. Psikologların ve psikiyatrların halka bakışını, bu bakıştaki problematik denebilecek tarafları tartıştık. Halk ve ruhbilim arasında neden ciddi bir mesafe olduğunu, bunun sebebinin psikolojinin kendisinden mi yoksa uygulayıcılarından mı kaynaklandığını anlamaya gayret ettik. Görünen o ki halk ve psikolji ilişkisi tarih, sosyoloji ve kültür göz önünde bulundurulmadan, halkın yaşayışına ve değerlerine kafa yorulmadan tesis edilemeyeceğe benziyor. Hastalıkları tanımlamak ve şematik tedavi yöntemleri geliştirmek modern tıbbın bir kolu olan psikiyatri için pratik görünüyor. Biz bunun ötesine nasıl geçebiliriz bunu araştırmaya çalışıyoruz.
Bu haftaki konumuz depresyon. Depresyonun tanı kriterleri ve tedavi biçimleri. Bu kriterlerin ve tedavi biçimlerinin halkla ilişkisi ya da ilişkisizliği. Depresyonun Türkiye coğrafyasında ne anlama geldiğini, halkın depresyonunun olup olmadığını tartışacağız. Batılı anlamda depresyon tanımıyla bizim anladığımız anlamda depresyonun farklarını, kişinin kendi koşullarından bağımsız bir depresyon tanımının yapılıp yapılmayacağını, coğrafyanın, tarihin ve sosyolojinin ve hatta ekonominin insan varoluşunu nasıl etkilediğini, psikolojinin bunlardan bağımsız algılanamayacağını düşünerek gelirsek verimli bir konuşma ortamı oluşturabiliriz. Depresyonun modern psikoloj içinde nasıl tanımlandığı ve tedavi önerilerinin neler olduğu kısmı bende siz diğer kısma kafa yorun. (Bunu ben psikolojiden anlamıyorum teorik olarak bilmiyorum gibi sıkıntılar yaşayan arkadaşlar için söylüyorum. Bu konuşmaya gelmemeniz için bahane olmasın. Biz işin teorik kısmından ziyade pratik, canlı kısmıyla ilgileniyoruz. Bu sadece Popülist Psikoloji dersleri için de değil, yapıp ettiğimiz her şey için böyle.)
Cumartesi 14'te bekleriz...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Popülist Sosyoloji Tartışmaları bu cuma başlıyor

"Popülist Sosyoloji Tartışmaları" başlıklı programımızın ilkini önümüzdeki cuma günü saat 18:00-20:00 arasında gerçekleştireceğiz. İki haftada bir yapılacak toplantıların her biri, kısa bir sunumla başlayıp, önceden belirlenen merkez üzerinden yürütülecek tartışmayla devam edecek. Bu merkez bir kitap, makale, ressam, şarkı-türkü, yönetmen ya da film olabilir. Teoriye de trafiğe de gireceğiz. Toplantıda bunlar bir kalkış noktası, disipline edici bir zemin olarak kullanılacak; dün ve bugünün halk kültürü, halkın günlük yaşayışı, kısacası "halk"ın tanınması, anlaşılması hedeflenecek.

Sağlıklı bir katılım için, ilgili eserin toplantıdan önce okunması / izlenmesi / dinlenmesi, üzerine düşünülmesi öngörülmekte. İlk toplantı giriş mahiyetinde. Muhtemel başlıklara toplantılarda karar verilecek. Yine de, aklımızdaki kalkış noktalarının kaba taslak bir dökümünü vermekte yarar var:

Kitap: Michel de Certeau, Gündelik Hayatın Keşfi 1 -Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları- (çev. Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi y. Ankara 2009), Peter Burke, Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü (çev. Göktuğ Aksan, İmge Kitabevi y. Ankara 1996),
Murat Önderman, Türkiye'de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik (Filiz Kitabevi, İstanbul, 2007), Doğan Ergun, Türk Bireyi Kuramına Giriş, (İmge Kitabevi)...
Türkücü: Muharrem Ertaş, Feyzullah Çınar...
Film: Güneşli Pazartesiler, Neşeli Hayat, Recep İvedik serisi, Bornova Bornova, İki Dil Bir Bavul...

18 Ocak 2011 Salı

Imagined Ermeniler

Benedict Anderson tek kitapla, o da aslında kitabın içeriğinden çok başlığıyla (Hayali Cemaatler, Imagined Communities) Türkiye'de milliyetçiliğin akademik ve entelektüel dünyada tozunu attı. Bunu yapan Anderson değil tabii, azınlıkçı yayınevleri, editörler, çevirmenler, akademisyenler falandı. Yirmi yıldır Türk veya Türkiye demeye kalkınca hemen şamarı yersin: "Hayali cemaatler". Aslında imagine hayal etmek anlamına gelmiyor tam olarak, tasavvur etmek denebilir. Community de sadece cemaat anlamına gelmiyor. Tasavvur ettiğimiz insan topluluğu demek Imagined Communities. Hani Atatürk'ün bir sözü vardı ya, Ne mutlu Türküm diyene. Tam o manada işte. Irkın ne, Türkçe biliyor musun'dan önce kendini orda görüyor musun, Türk olmayı tasavvur edebiliyor musun? Hayal ile tasavvur şöyle farklıdır. Hayalin kafada da bir somutluğu olması gerekmez. Belirsizdir ve öyle kalır. Tasavvur ise kafa gözüyle görmek demek sadece. Düşünebiliyor musun adamlar neler demiş, düşünebilir miydin böyle olacağını, bana bunlarla geleceğini zerre kadar düşünmedim, biraz düşünürsen bulursun bunun arkasında kimin olduğunu, kendimi evli iki çocuklu işinde gücünde bir yetişkin olarak düşünemezdim asla... gibi şeyler söylediğimizde kastettiğimiz tasavvurdur. Düşüncede kurmak yani. Ne mutlu Türküm diyene. O tasavvur bir bağ oluşturuyor ve ne kadar işlerse proje o kadar başarılmış sayılıyor. Ki Türkiyemizde biz uzun süredir bunu yaşıyoruz. Bir şey tasavvur ediyoruz veya biri onu bizim adımıza ve yerimize tasavvur ediyor ve sonunda oluyor yahut olmuyor. Yeni Müslüman aile de bir tasavvurdu mesela. Modernliğe direnen geleneksel aile değildi çünkü bu. Tam aksine modernlikten geçmiş, geçmekte olan bireylerin tasavvurlarını (ki bu tasavvur yine kafada kurulmuş Asrı Saadete dayandığı için iki kere tasavvur ve icat edilmiş bir şeydi) gerçekleştirecekleri bir durum ve ortamdı. Bunun, bu tür tasavvurların birazı gerçekleşir ve birazı çöpe gider, hesapta olmayan başka şeyler de gerçekleşir ve ortaya bir şey çıkar. Peki liberallerin, azınlıkçıların imagine ettikleri Ermeniler nedir bakalım.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Kahramanlık mümkündür, The road

The Road bir kahramanlık filmi. Amerika'dan bizi bulmuş bir kahramanlık filminden bahsedince pek sıra dışı bir durumdan bahsetmiyor olabiliriz, ve fakat sıradanın kahraman olduğu, en akıl almaz koşullarda, basit bir adamın ortaya koyabildiği bir kahramanlıktan bahsediyoruz. Dünya, bir felaketin ardından bildiğimiz anlamından sapmış, yok olmanın eşiğine gelmiştir, her daim kapalı, soğuk bir hava, etrafı saran ölü bitki örtüsü, insanın 'kendisinden' başka yiyecek hiçbir şey bulamadığı bir ortamda bir babayla oğlun, ülkenin güneyine inme yolculuğunu, o uzun yolu anlatıyor. Filmin takdire değer yanı, amerikan afra tafralarına pek meyil etmemesi, sadece eskiden Amerika olan bir yeri, eskiden amerikalı olan insanları görüyoruz o havaya dair. Ki film bundan öncesinde şöyle böyle mutluyduk sahnelerini çok kısa, sadece babanın rüyalarında, aile mutluluğu şablonunda önümüze sunmuş.

Ocak Ayı Programı

Haluk Levent, Srebrenitsa.

Popülist Kültür Derneği'ne gelmekten çekinmeyiniz

Adım Hakan, bundan sonra olmaz Şadan. Dernekle adımı ve kişiliğimi (nasıl bir şeyse artık, ben de rahatsızım Hakan Arslanbenzer'den:) aynı şey olarak düşünmeyiniz. Dernek adı üstünde bir dernek. Yapılacak çok iş, atılacak çok adım var.  Bugüne kadar işin çoğunu Fazıl Baş yaptı, geçici ve inşallah ilk kongreden sonra ilk resmi başkanımız. Yeri o tuttu, bütün resmi işleri halletti ve birçok fiziksel şeyi de o yaptı. Nurcan Toprak, Ali ve Emine Akyurt da Fazıl'a hem fiilen hem ekonomik olarak destek oldular. Esma Güneş ve Melek Arslanbenzer de yardım ettiler. Ben hemen hiçbir şey yapmadım, zaten yönetim kurulunda bile değilim. Dernekteki resmi pozisyonum denetleme kurulu üyeliğinden ibaret. Katılım biçimim ise içerikle ilgili. Derneğin ilk faaliyeti olan Popülist Şiir Derslerini ben veriyorum. Yani bu derneği bir Hakan Arslanbenzer şekil şemayili olarak algılayanlar varsa yanılıyorlar. Benim de katıldığım, daha geniş çaplı hatta çok yönlü olmasını arzu ettiğimiz bir faaliyet bu. Dernekle ilgili bazı başlıkları söyleyeyim ve derneğe üye olmanızı rica edeyim. 


1) Birincisi, abi bir şey yapmak istiyoruz ama yerimiz yok diyenler hemen Popülist Kültür Derneğine gelsin. Çünkü popülizmin gereği birbirine yardım etmektir. Kim olursan ol. Bu önemli bir şey, ihtiyacı olana. Bu konuda kendinizi rahat hissedin. 20 kişiyi rahatlıkla alabilen sevimli bir yerimiz var. İnternet bağlantımız ve çay içmek için tesisimiz de mevcut. 


2) Popülist Şiir Derslerinin benim hastalığım nedeniyle verilen aranın ardından yeniden başladığını tekrar duyurayım. Bu derslerin tek sorunu vakit gibi görünüyor. Cumartesi günleri 16.00 gibi M. Köyde olmaya imkanınız varsa hiçbir şekilde gelmekten çekinmeyin. Akademik katılıktan uzak, sempatik diyebileceğimiz bir ambiyans içinde geçiyor dersler. Konuşmak, istediğin zaman girip çıkmak da serbest üstelik. Çay içmem diyen kahve de içebilir. 


3) Derneğe gelip gitmek, bir şeyler yapmak ve yapılanlara katılmak için üyelik kesin şart değil. Gönüllü olanı tabii hemen üye yapıyoruz. Gönüllü olmanız derneğe güç katacaktır. Kafanızda bir düşünce varsa, şunu yapsak iyi olur diye, bunu üyelikle çok rahat geliştirebilirsiniz. Adı üstünde bir dernek bizimki, popülist yani. Hiyerarşik bir yapısı yok, şirket-cemaat-parti dayatmalarından uzak, mesleki sınırlılık söz konusu bile değil. Sen ve ben varız dernekte. 


4) Derneğin kuruluş ilkelerinin başında daima güler yüz, iyi karşılama ve gelene asla git dememe var. Gözlemlediğim şey, gelenlerin beni bile kafalarındaki gibi katı göremedikleridir. Kafalarında buz gibi bir Hakan Arslanbenzer var. Yazılarım buna yol açmıştır mutlaka. Yazarken gıcık olabiliyorum, farkındayım. Ama popülist ortamda buna benim de kimsenin de hakkı olmadığı ortada. Burada iyi niyet, güler yüz ve saflık var. 


5) Saflığı biraz açayım. Sonuçta insanların birbirlerine yakınlıkları siyaset ve günlük yaşama alışkanlıklarıyla kuruluyor. Ama hangi görüş ve yaşayıştan olursan ol, Popülist Kültür Derneğinde buna uygun bir açık kapı ve açık yüreklilik bulabilirsin. Şeffaflık yani. Benim düşüncem şu, sen de buna tabi olacaksın gibi bir şeyden bıktığımız için Popülist Kültür Derneğini kurduk. Başkası bize şu veya bu olmayı dayatıyor zaten. Biz kendi kendimiz olarak neyiz, burada temel ilgi bunun üzerinde. 


6) Dernek üyelik aidatı da işsizler dışında herkesin ödeyebileceği küçük bir şey. Yılda 60 lira. İşsiz arkadaşlar da üyelik başvurusu yapsınlar ama. Onlardan aidat almayız olur biter. Amaç birlikte olmak. Aidat sadece kirayı, stopajı, faturaları ve muhasebeci ücretini ödemek için alınıyor zaten. Bir gelir planı asla yok. 


7) Düzenleyeceğimiz atölyeler için gönüllü olmanızı davet ediyorum. Popülist Şiir Derslerini ben, Popülist Psikoloji Derslerini Melek, Tez Sunumlarını Fazıl ve Ali yürütüyoruz şimdilik. Yakında inşallah Öykü/Hikaye Atölyesi başlayacak. Popülist Sinema sohbetleri yapılacak. Kafanızda bir konuşma balonu varsa, insanlarla yapabileceğiniz bir faaliyet söz konusuysa hiç çekinmeyin, hemen gelin, birlikte dizayn edelim. Sonuçta kültür başlığı altında yapılabilecek çok fazla iş var. 


8) Derneğe gelmek için İslamcı veya Popülist olmak da şart değil, onu da söyleyeyim. Elitistim ben kardeşim ama merak ediyorum diyen de lütfen gelsin. Bu önemli değil. Popülist olan biziz ve insanları yabana atmamak, kimseyi geri çevirmemek ilkelerimiz arasında.


9) Üye olmak için sayfanın sağ üst kısmındaki linkten Üyelik Formunu indirip doldurduktan sonra populistkultur@gmail.com adresine gönderin, üyelik işleminiz başlasın. 


10) Maradona.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Heykel, alkol ve su

Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı, insanın içini serinletiyor...
Kültür savaşları devam ediyor. Heykeldi alkol oldu. Kars'ta parasızlıktan Atatürk heykeli bile yoktu eskiden. Ama bu altyapı, asfalt yol, kaldırım yokluğuyla paraleldi. Su kesintileriyle. İşsizlikle. Bugün heykel var, su gene yok, kahvehaneler işsizlerle dolu. Kars'a kurulan heykeli kültür ve sanat adına savunan, modern değerler, demokratik değerler adına savunan insanlar Kars'ta yaşayan 80 bin, köyleriyle beraber 300 küsur bin insana saygısızlık ediyor her şeyden önce. Kars'ta sadece sabahları su akıyor, birkaç saat. Atatürk heykelini, tıpkı "Atatürk caddesi" gibi Kenan Evren yaptırdı. Hafızam beni yanıltmıyorsa Evren Karslıları eleştirmişti, yani Kars'ın idarecilerini, koca şehirde nasıl Atatürk heykeli olmaz diye. 

14 Ocak 2011 Cuma

AGH mı, ANİH mi?

Avrupa Gönüllü (gavurlaştırma) Hizmeti, Avrupa'nın hoş ve suya sabuna karışmıyormuş gibi gösterilen büyük bir tezgahı, kumpası, tuzağı. Kültürel ve ekonomik anlamda. 20. yüzyıldaki değişimlerle ABD ve Çin'e kaptırdığı kapitalist sistemin hakimiyetinden aldığı pasta payını artırmak için çarka dahil ettiği insanlardan seçtiklerini ekonomik sistemine dahil ediyor Avrupa. AGH değil yani olması gereken adı: ANİH (Avrupa Nitelikli İşçi Hareketi). Her ne kadar bu harekete mensup insanlarda hiçbir üstün şart aranmıyor gibi görünse de, bir defa buna katılmayı göze alanlar ekonomik ve kültürel anlamda burjuvalaşma / tektipleşme / hümanistleşme temayülünde olan dünya vatandaşlarından oluşuyor ağırlıkla. Bir eğitim programı olmaması ise tamamen kültürel dogmalarını daha rahat sindirtebilmeleriyle ilgili. Çünkü Avrupa'ya eğitim için giden insanların gittikleri yerde takındıkları zihnen ve günlük yaşayıştaki liberal tavır; kültürün massedilmesinde engel teşkil ediyor. Bireyin tutum alışı ve geçirgenliğine bağlı yani deformasyona tabi olup olmayacağı. Fakat homofobiklerle mücadele etmek, yaşlılara bakmak, eski binalarda amelelik yapmak gibi numrelerle AGH'ın öne çıkardığı kültürel ve insanî niyeti / hristiyâni masumiyeti sonucunda katılımcılar bir niyet okuması yapmıyor. İnsanlığa faydalı olmak, yeni kültürler öğrenmek / deneyimlemek birinci vazifemiz ne de olsa (!). Deformasyonun etki alanını artıran en büyük somut etken ise katılımcılardan para talep etmemeleri. Böylece yoksulların da Batı, yeni kültürler rüyaları gerçeğe dönüşme imkanı buluyor.

Vazgeçilir gibi değil bu medcezirler

Müslüman olduğunu söyleyen biri İslam’ı bilmeden hiçbir şey yapamaz. Tabi İslam’ın hayrına. Yani elbette bir şeyler yapar ama gavurlara hizmet eder sadece. Önce biz falanca falancayız sizden değiliz diyeceksiniz, sonra yapacaksınız işinizi. Bilimle uğraşacaksınız mesela. Türkiye bilimde milli menfaatlerine hizmet edecek bir çalışma yürütemez şu durumda. Hanefi olduğunuzu söylüyorsanız Hanefilik nedir ne değildir onu bileceksiniz. Müslüman, bilim diye teknoloji diye düşünsel çalışma bilmem ne diye her işe girişmez. Girişemez, kalbi el vermez. Bileceksin, bildikten sonra da neyi yapman doğru neyi yapman yanlış olur bunu göreceksin. Oruç niçin fakirlere de farz mesela? Meni mi temiz, idrar mı? Kadına bir, erkeğe iki hak. Niye? İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye demişler, duyduğumuza göre aklı ispat sayıyormuşsun. Kuran ve sünnet dururken akıl da ne, senin haddine mi? Mesela demiş imamımız, kadın mı güçsüzdür erkek mi? Muhalif eşraf cevap vermiş, tabi ki kadın. Ya demiş İmam-ı Azam, bana kalsaydı mirasta kadına iki hak verirdim. Ama Kuran ve sünnet tam tersini söylüyor. Siz benim aklımı değil de nefsimi kullandığımı sanıyorsunuz, meseleyi çarpıttığımı. Sizin söylediğiniz akıl değil nefsin ta kendisidir. Gibi şeyler. Hanefi fıkhını bilmeyen bir Hanefi tarih konuşsa neye yarar, Aselsan’da bilmem ne yapsa neye yarar. Tabi, cebine yarar.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Kafir ve katil

Hilal Kaplan, Google öyle diyor.
Taraf gazetesinde yazan Hilal Kaplan'la Twitter'da küçük bir sürtüşmemiz oldu. Kaplan, Hrant Dink konusunda hepimizi utanmaya davet ediyor. Bu saçma davete aksül amel gösterdim. Ama hadisenin aslını, amelin büyüğünü Taraf'ta "Ya katillerin safındasınız..." başlığı altında işlemiş Kaplan. Hrant Dink'in resmine rabıta yaparak yazmış yazıyı. Taraf'a abone olmadığım için yazının başlığı ve resme rabıta konusu dışında ne yazdığını bilmiyorum Hilal Kaplan'ın. Okumaya gerek olduğunu da sanmıyorum, en azından benim için şart değil. Beni ilgilendiren bir Müslüman olarak bir siyasi cinayette ya katilin ya maktulün safında olmaya zorlanmak. Saf iki manaya gelir. Savaşta ve ibadette saf tutarsınız. Ermenilerle ya da Türkiye Cumhuriyeti'yle savaşta değilim. İbadet esnasında birlikte saf tutacağım insanlar da kafirler değil Müslümanlar, müminlerdir. 

4 Ocak 2011 Salı

haydi! sokağa dön.

Dışarda başkaları var, içerde benden başkası yok. Evden çıkasım gelmiyor nefret ediyorum bu durumdan. Evden çıkası gelmeyen insan evde de birşey yapamıyor çünkü. Hakan abi “çok umutsuz zamanlarım da oldu şimdi iyimserim” gibi bir şey söylemişti. 71 doğumlu ama. 40 yaşında söylüyor bunu. Ben söyleyemiyorum. Umutsuzum. Kişisel bi beklentim yok. Mesele o değil. Umutsuzluğum başka şeylerden kaynaklanıyor. Manisa Gördes’te Mehmet Akif Ersoy okulunda öğretmenim. Salı hariç her gün okula gidiyorum. Çocuklara “eraeytellezi yükezzibü…” gibi şeyleri ezberletiyorum mesela. Ümitsizliğim bu yüzden. Bu böyle öğretilmez. Öğretmeyi de canım istemiyor zaten. Başbakan bir yerde çıkıp konuşmasına Türkçe besmeleyle başlıyormuş: rahman ve rahim olan Allahın adıyla. Böyle bir şey de yok. Besmelenin Türkçesi “bismillahirrahmanirrahim”dir. Dedem rahman ve rahim olan allahın adıyla lafından bir şey anlamaz. Ama besmeleden anlayacağını anlar. Ümitsizliğim bu yüzden. Başörtüsünden değil ama başörtülü insanlardan nefret eder hale geliyorum yavaş yavaş. Ya da geldim bile. Evin karşısında yüksek okul kafesi var. Sigara içmek için balkona çıktığımda canım sıkılıyor. İçeriye girince bir sigara daha yakıyorum. Genç olmak diye birşeyi hiç yaşamadım. Sebebi ortalıkta gezen gençler. Buraya gelirken Manisa’dan Akhisar’a geçiyorsunuz, ordan buraya. Akhisar otobüsündeki muavin “Abi Gördes küçük yerdir taam mı, kız gelmiş üniversiteye İstanbul’dan erkek bulamıyo Gördes’te. Kızlar motordur anlayacağın kolaydır orda,” gibi şeyler söyledi. Genç olduğum için söyledi bunu. Genç adam napacak Gördes gibi bir yerde demek istiyo. Yani. Biz gene iyiyiz ama yine de bombokuz. Büyüklerimiz iyi sabrediyor bize. Ankara’yı özlüyorum şimdi. Sadece ama sadece Orhan abinin dükkandan Hakan abinin eve kadar yürümek için. Ayrıldıktan sonra konuştuklarımızı cep telefonuma mesaj olarak kaydetmek için. Burda ev arkadaşlarımdan birisi ülkücü, diğeri nurcu. Meslektaşlarımın yarısı hisse senetleriyle meşgul, yarısı avon kataloğuyla. Genç yok diyordu İsmet Özel, çünkü yaşlılarımız yok. Evet, yok.
Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Bu birkaç basit cümle dergiyi kitabı defteri şiiri yazıyı tekrar masaya koymamı sağlayacak. İnşallah. “Umutsuzluk en büyük günah” diyor Erhan Güleryüz. Biliyorum. Sokağa çıktığım zaman kendimi gerçekten sokakta görmek istiyorum. [Popülist psikoloji] İçerden bıktım. Dediğim gibi içerde kimse yok.
Dışarısı insan dolu.

Taraf, Radikal okuyarak zihni bulanmış İslamcı kardeşlerime

Üstelik kalkıp acaba neden Kürtçe konusunda fetvayı cevaz vermiyoruz diye üstümüze geliyorlar. 1. Kürtçenin resmi dil olması teknik olarak imkansıza yakındır. 2. Şart da değildir; bir katkısı olmayacaktır. 3. Kültürle veya sivil alemle hiçbir ilgisi yok, direkt olarak Türkiye-Avrupa gerginliği tarihinde bir momentumdan ibarettir. Tasfiye veya Hece dergilerini çıkaranların bunları anlayacak zihin açıklığı ve dürüstlüğe sahip olmadığı belli, siz dinleyin bari. Söylediklerimin ulusalcılıkla, Türkçe meftunluğuyla bir ilgisi yok. Kürtçe birçok insanı şu veya bu nedenle rahatsız edebilir. Beni etmiyor. Kürtçeye birçok insan şu veya bu nedenle sempati besleyebilir, ben beslemiyorum. Çocukluk atmosferimde işitmeye alışık olduğum dillerden biri olduğu için Kürtçe bana doğal geliyor, hepsi bu. Doğal ve yörel. Dolayısıyla da neden Kürtçe'yi yüzlerce diğer yörel dilden ayırdederek savunmam yahut övmem gerekiyormuş, anlamıyorum. Sivil olarak anlamıyorum yani. Sivil hayatta, Terekemece veya Karaçayca nasıl ölüp gidiyorsa Kürtçe de ölüp gidecektir. Bunun acısını o dilin konuşanları, yaşayanları yaşar, başkası pek anlamaz. Tasfiye'deki arkadaşlar pece soba, şüşşeye cam, ataya baba demenin acısını nerden bilecek? Ben Kürdü anlayabilirim, biraz. Ama sadece biraz. Sonra masaya oturup ortak dilimizle, yani modern Türkçeyle, nasıl diyorlardı eskiden Beyoğlu lehçesiyle konuşmaya başlarız. Burada yazdıklarımı sobaya hala peç diyen annem bile anlayabiliyor. Adamlar anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler filan ama Ulusal Dil mevzuunu başarıp bitirdiler. Okulla, devlet dairesiyle, TRT'yle mereteyle hepimizi aynı dili konuşur hale getirdiler. Bundan sora etnik geriye yürüyüşle hiçbir yere varılmaz. Tarih mevcut olmak üzerine kuruludur. Mevcut olmak için hepimiz Türkçe konuşuyoruz, Türkçe yazıyoruz. Bundan sonra ne olacaksa bunun içinde olacaktır. Ki artık Türkçenin resmi tek dil olup olmamasının da önemi kalmamıştır. Devlet kendine güvenirse Kürtçe televizyon açtığı gibi ikinci bir resmi dili de resmen ilan ve kabul edebilir. Tanzimat yapar yani. Her şey aynı kalsın diye her şeyin yerini değiştirebilir. Bunun karar merciinde olmadığımıza göre ve bana göre şu anda devlet de karar mercii olmadığına göre, buradan devam etmeye ve Taraf, Radikal yahut Birikim, Ekspres okuyarak kalbi ve kafası iyice karışmış saf Müslüman arkadaşları tuttukları yolda kendi hallerine bırakmaya mecburuz.

İkinci dersin ardından

Popülist Kültür Derneği'nde gerçekleşen popülist psikoloji derslerinin cumartesi ikincisi gerçekleşti. 15 günde bir yapılıyor. Bu ders neye lazım. Ne anlatılıyor, ve bundan ne murad ediliyor. Psikoloji dersinin popülist olması iki anlama geliyor. Birincisi bu alanda formal eğitim almayanları da muhatap alıyor. Yani mesleki terminolojiyi bilmek şart değil. İkincisi de bu derslerde modern zamanlarda ortaya çıkan tüm bilimler gibi psikolojinin de halka karşı ya da halkı görmezden gelen teori ve uygulamaları açık ediliyor. Derste geçen akılda kalıcı bir örneği paylaşayım. Şiddet mesela modern psikolojinin hakim diline göre asla kat'a uygulanmaması gereken bir caydırma, cezalandırma yöntemi. Bunun yerine modern psikoloji "görmezden gelme" metodunu uygulamayı tavsiye ediyor. Yani mesela çocuk dikkat çekmek için yaramazlık yapıyor. Siz de ona istediği dikkati vermiyor, görmezden geliyorsunuz dolayısıyla davranış sönüyor. Uygulayanı amacına ulaştırıyor ama kesinlikle eğitsel değil bu. Çünkü ilişki kurmuyorsun, kurmadığın için birşey inşa edemiyorsun. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterme imkanını kullanmıyorsun. Küslük de yok barışma da. Doğru da yok yanlış da. Cezalandırma da yok bağışlama da.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Nasrettin Hoca, halk, sanat. Orhan Veli

Hoca fakir bir adamdır. Kıt kanaat geçinir. Geçinebilmek için çalışmak zorundadır. Tarlaya gider, oduna gider, pazara gider. Borcunu ödemekte güçlük çeker, ziyafetleri kaçırmaz, ara sıra -beceremez ama- ufak tefek bir şeyler aşırmaya kalkar, eşeği ölünce matem tutar. Bütün bunlar fıkralarında pekâlâ görülebilir. Böyle olması da tabiidir. Madem ki Hoca'yı halk icat etmiş, halka benzeyecektir. Hoca, gerçekten, zaafları, sıkıntıları, kusurları, korkuları, kısacası her şeyiyle, tam bir halk adamıdır. Bu saydığım hallerse insani haller. Halktan olmak, insan olmayı gerektiriyor. Bu olay, ayrıca, bizi bir gerçek üzerinde yeniden düşünmeye sevkediyor. O gerçek de şu: Yaşayacak sanat, zümrelere değil, halka dayanan sanattır. O da bize insanüstünün değil, insanın halini anlatır.

İki resmi dil, ama hangi ikisi?

Bir "İki Resmi Dil" sarası politik toplumu ve politik toplumun kıçının dibini tutmuş sözde sivil toplumu sarmış görünüyor. İki resmi dil olur, üç resmi dil de olur. Ama Türkiye'nin mevcut şartlarında Türkçe ayarında bir resmi dil daha çıkarabileceğimize inanmıyorum. 150 yılda resmi Türkçeyi zar zor yarattık, bir iki yıl içinde resmi bir başka dil yaratabileceğimize dair hiçbir işaret almıyorum. Kürtçe? Hangisi? Veya neden Terekemece olmasın? Azerice olmasın? Pomakça, Arnavutça, Boşnakça? Arapça yahut Çerkezce olabilir, de hangi Çerkezce. Karaçay Çerkezcesi olabilir mi mesela? Abhazca? İkinci resmi dil olursa, ancak süs olur. TBMM Resepsiyon Davetiyesinin ikinci sayfasında şudur budur demekten başka hiçbir hükmü olmaz. Kaldı ki bir başka resmi dil için enerjisini sarf edecek olan kim? Bunu savunan orospu çocuğu liberaller mi? Terekemecisini de söyleyebilirim bunun, pij liberal. Kürtçesini de deneyelim, en azından çocukluğumdan kulağımda kaldığı kadarıyla veledi zina liberalê! Ben hazırım, devleti aliyye de hazırsa iki hatta yirmi iki resmi dile geçebiliriz. Ben orospu çocuğu liberalin her yirmi iki dildeki karşılığını öğrenmeyi taahhüt ediyorum.