27 Eylül 2010 Pazartesi

Eski Uygarlıkların İnsanları
























Pasolini'nin Pound'la buluştuğu bir nokta var: kapitalist sömürünün karşısına eski uygarlıkların çiğ âdetlerini koymak ve mazlumla bizi en temel zeminde, yani insan unsurunda buluşturmak. Bu anlamda Pasolini'nin, Rumen kaluşarilerinden [Medea] Nijerya yerlilerine [Bir Afrika Orestes'i İçin Notlar] ya da Sana ahalisine [Sana'nın Duvarları] kadar çeşitli antik kültürleri taraması, sömürüye dayalı yeni düzenin iktidarlaşma önceliğini alaşağı etmeye çalışmasından başka bir şey de değil. Sessiz çoğunluğu anlamak, en üste konumlanmış hegemonik gücü kabullenmek değildir; bu iktidarlaşma isteğini sömürülenin âdetleri ve alışkanlıklarıyla insanileştirmek, adeta yeniden kurmaktır. Pasolini, hızla sanayileşen İtalya'nın kültürünü müzelerde ya da tarih kitaplarında aramıyor. Roma İmparatorluğundan bu yana süregelen âdetlerin, tabirlerin ya da yaşayışların ancak fakirin, toplumun kıyısına itilmişin çehresinden okunabileceği düşüncesinde, çünkü her zaman geleceğe doğru uzanan bir gelişme hırsının ötesinde, insanı kendi âdetlerine çeken masumane bir geçmiş hissinin bulunduğuna da inanıyor. Pasolini'nin sosyalist okuması, bizi modern uygarlığın tarihin dışına ittiği bütün toplulukların mirasının, sokaktaki fakirde yer aldığı düşüncesine götürüyor diyebiliriz: bu nedenle, Pasolini'nin, burjuvanın tüm seçiciliğine karşı cehaleti, pahalı zevklerin yerine de hayvani iç güdüyü, yani en temel ihtiyaçları dahilinde insanı konumlandırdığını görüyoruz. Ahlâk ya da sosyal statü ardına gizlenmeden, insanın kendi ihtiyaçlarını (cinselliğini, hayat gayesini vb.) en cesur ve hayvani haliyle ifadesi ve bu duyguları hissetmekten hiçbir zaman gocunmaması.


Kalbur üstünün incelikli duygularının kültürel referansları üzerine koca bir felsefe tarihinin oturtulduğunu çok rahatlıkla savunabiliriz. İnsanın bu asrileşme projesinde kendine tarihin en rafine düşüncelerini yakıştırması rastlantı değil. Ama bunu bir de farklı taraftan okumak lâzım. Bugün burada mazlumun, kalabalıkların yaşamında kalbur üstünün yüzeysel gizemciliğinden daha derin bir şey görüyoruz: insanın kibirli bir seçiciliğe dayandırmadan kendini en doğal haliyle ifadesi. Bu, adını felsefe kitaplarında bile bulamayacağımız milyonlarca kültürel tavrın, en masum haliyle bir insanı ifadeye kalkışmasıdır. İnsanın kurallarla kısıtladığı ve sözde rafinerileştirmeye çalıştığı öz-ifadenin, en duygulu anlamıyla halkta yaşaması ve bunu da aslen bilmeden, insani bir itkiyle gerçekleştirmesi… Pasolini, eski uygarlıkların rasyonelleşmemiş inançlarının insanı ifadeye kalkıştığı düşüncesinde. Ama unutmayalım ki bunu da mazlumun inayetini yücelterek yapıyor, çünkü dışarıda yaşanacak bir hayat var ve bunu da insan, tarih soylularının benbuldumculuğuyla değil, ancak tutkularının salt ifadesiyle gerçekleştirebilir. Halkın sözünü, gene tarihteki unutulmuşun sözüyle anlatmak ve bunu da iktidar-sevicilere karşı bir iştirak olarak yapmak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder