24 Eylül 2010 Cuma

Üçüncü yolun iki anlamı

1980'den önce "3. Yol" dendiği zaman ya sağ (kapitalizm, faşizm, Amerika) veya solun (sosyalizm, komünizm, Rusya) dışında üçüncü bir yol anlaşılırdı ya da belli bir siyasi topluluk içindeki hizipleşmede iki mevzi dışında üçüncü bir düşünce, davranış, grup. Türkiye İşçi Partisi'nde Mehmet Ali Aybar birinci, Sadun Aren ve Behice Boran ikinci yol kabul ediliyordu; iki gruptan olmayan ve farklı tespit veya önerileri olan, İdris Küçükömer gibilerse "3. Yol"dan söz ediyordu. 3. Yol kısaca iki katılaşmış mevzi arasında yeni bir manevra peşinde olmak demekti, ki mevzilerin katılığı ve insanı içine almazlığı karşısında az sayıda insana nefes alma, günlük siyasetin yönlendirmesi dışına çıkarak düşünme imkanı sağlıyordu, sağlaması umut ediliyordu. 3. Yolun, daha doğrusu 3. Yolların tüm topluma nefes aldırdığı durumlar veya dönemler de yok değildir. Mesela, her ne kadar Batı Blokuna mensup ve Doğu Blokuna karşı bir görünüm arz etse de, Soğuk Savaş dönemi Türkiye'si pratikte üçüncü yolcuydu ve Türk halkına Doğu veya Batı süper güçlerinin yani ABD ve SSCB'nin işgalini yaşatmayarak nefes aldırma hizmetini yerine getirmiştir. Cumhuriyet tarihinin sağ ya da sol hükümetlerinin tamamının cümle günahlarına rağmen Türkiye'yi savaşa sokmayarak, yani üçüncü yolda manevra yaparak en azından bir tek ortak konuda popülist bir sevap işlediklerini unutmamalıyız. Ben şahsen Afganistan'a asker sevki sırasında aklımı kaybedecek gibi olmuştum, ama Ecevit hükümetinden yükselmeyen ses o dönemin Genelkurmay 2. Başkanı olan (bugünden iki dönem öncenin Genelkurmay Başkanı) Yaşar Büyükanıt'tan yükselmişti: "Afganistan'a savaşmaya gitmiyoruz." Soğuk Savaş dönemi geçti, dünya önce tek kutuplu, sonra yeni dünya düzenli, en sonunda da globalli bir dizilişe, mevzilenmeye geçti. Türkiye'nin sözde mevzi yine Batı bloku, Amerika'nın sağ yanındaki sandalyelerden biri; ama gerçekte ABD başta Müttefikler veya Koalisyon güçleriyle Küba, Kuzey Kore, Kolombiya, Rusya, İran gibi sözde ikinci yolcular dışında üçüncü bir yoldur. Türkiye'nin dış politikası Abdülhamit'ten beri ne ondan ne öbüründen, hem ondan hem öbüründen şeklinde özetlenebilir. Türkiye İran'ın dost ülkesidir, Türkiye bölgede nükleer güce rıza göstermez. Hükümet İsrail'le didişir, ciheti askeriye işbirliğini güçlendirir. Ciheti askeriye Yunanistan'la bozuşur, iki ülke hükümet başkanları kol kola girer. Üçüncü yol mübarek bir yol olmayabilir, hayatta kalmak zorunda olanın, arada ezilmekten korkanın manevrasıdır ama. Fakat bugün Türkiye'de ne o taraftanım, ne öbür taraftanım, kendi tarafımdayım (Amerikalıların sözü bu aslında) sözcesi, ezilenlerin stratejilerinden biri olmakla birlikte, Melek'in sözünü ettiği oportünizmlerin ortak adıdır. Bana bulaşmasın, ben zarar görmeyeyim, koleje de gidebilsin çocuklarım, frambuazlı pasta da yiyebilsinler. Bunun İslamsız adı liberalizmdir Türkiye'de. Türk liberalizminin Batı liberalizmiyle ne kadar alakası olduğu tartışılır, Türkiye'de liberal denen insanlar liberal bir fikriyata sahip olmalarıyla değil komünizm veya faşizm kaçkını olmalarıyla yer bulan insanlar. İdeolojini, çevreni, davanı sat; NTV'ye konuk alalım seni. Bu kadar basit ve bu derecede sığ oluyor bu işler. Türk filmi izlemem, Holivuttan nefret ederim; yaşasın Cinema Français. Gerçi Cinema'daki e harfinin aksanlı olması gerekiyordu, ama bilemedim şimdi aksan tegü mü aksan grav mı. Bu yüzden de üçüncü yolu benimseyip aksansız bıraktım erotik, çünkü Fransez e harfini. Üçüncü yol bekaret ve hamileliğin ortası gibi bir şey bugün, Türkiye'de. Hamile değilsin, yani meşakkatin yok. Bakire değilsin, yani meretin tadını herkesten iyi bilirsin. Sana orospu dememiz de yasak. Gevşek diyeceğiz biz de sana bu yüzden. Çözük ya da. Melek ve Esma dinlediğim kadarıyla seslerine biraz volüm kattıkları için bazı dinleyiciler tarafından sert bulunmuş. Sesinize volüm katmayınca daha çözük, daha erotik oluyor, hafiften bir Hakan Kazanazmas kumluluğu ekleniyor sesinize. Michel Foucault meşhur "Dersler"ine böyle başlar. Bu konuşmanın içinde eriyip yitmek isterdim der, benle siz arasında bir fark kalmasın, hatta ben ve siz olmayalım, sesim bile ayırdedilmesin, hepimiz bunun bir konuşma olduğunu da unutarak burada eriyip kaybolalım isterdim. Cinsel sapkınlığıyla bunun ilgisini kurmayacağım, yok. Fuko homo olabilir, kendisiyle Allah'ı arasında, mala koyuna zararını görmedim; ama siyasi ve felsefi olarak tam ibnedir Fuko ve eriyip yitmek, ses-et karışımı olmak isteyen herkes. Mükemmellik, acısızlık, gayretsizlik, ihtiyaçsızlık... Bunların İbn Arabi dilinde karşılığı istiğnadır. Bugün elitizm diyen de var. Üçüncü yol, Türkiye'nin ve Müslüman halkların durumunda ezilenlerin stratejisi olarak işe yarayabilir, geçici olarak da olsa nefes alma imkanı verir; ama dünyaya şöyle bir bakabilmiş okur yazarların durumunda yavşaklıktan başka bir şey değil.

2 yorum:

  1. 3. yol eleştiri yolu gibi gözüküyor. Ama kimlerin 3. yolda olduğu meçhul. Mesela bugün sistem karşıtlığı-sistemsizlik övgüsü var. Sistemsizlik de tıpkı antipsikiyatri gibi, sistemin bir dalı aslında. Zaten bir sistem haline dönüşüyor. Ve dayatılan bir şey haline gelecek. Çünkü doğası gereği, insan kendi çıkmazını faşizmle aşabilir. En azından bir yoldur. Bugün varoluşçu komplekslerin diyelim, insanları kendini mehdi-peygamber zannetme gibi, veya hezeyanvari bir şekilde şehit olma isteğine sürüklemesi gibi.

    Dünyaya şöyle bir bakabilmek, yavşaklık olabilir. Benim yaptığım şey mesela açıkçası. Seslerine volüm katmaktan rahatsız olunması dönemsel bir şey. Dinleyici kitlesi nelere alışık acaba. Bunlarla ilgili biraz.

    Kur'an-ı Kerim'de 2 şey var: Bir, orta yol meselesi. Bir de cennetlik-cehennemlik meselesi. Şöyle diyorum, cennet için kasanlar, orta yol'u kaçırıyorlar. Belki de orta yol için kasanlar da cennet-cehennem mevzusunu pek umursamıyorlar. Cihad için kasan, ezdiği çiçekleri görmüyor. Sufilik yolunda yürüyen, her yeri çiçek bahçesi zannediyor.

    Her gün oruç tutmak mesela. Bu denenebilir bir şey midir.. Hz. Süleyman orucu diyorlar mesela, bir gün tut, bir gün tutma. Yahudilerde mesela başına bir felaket geldiği zaman yapılan bir şeymiş bir adetmiş. Peygamberimiz SAS önermiyor. Ben bunun sağlık gerekçesiyle yapılabileceğini savunuyorum. Nebevi tıpta bir karşılığı yok galiba. Ancak nebevi tıp da sadece çörek otundan ibaret veya hacamat-kan almayla ilgili bir şey olmasa gerek. Bir marifet olsun veya kulların da tepesine çıkalım diye değil. Bir büyüklenme bir gösteriş değil. Ama dikkat eksikliği-hiperaktivite, veya çoklu kişilik bozuklukları sendromları görüyorsa bir insan kendinde, fuzuli para harcamak veya saplantılar gibi, başka bir çare olmadığını da görüyorum. Çünkü sıyrılmak için yaptığın her şey, başka bir tutkuya dönüşüyor gibi. Hayat da seni dağıtmaya müsait bir şey haline geldi artık.

    Bunu da Freudyen teori, libidonun içe çekilişi ve kuvvetli bir narsizmden kaynaklandığını söylüyor. Bunlar iyi güzel-mantıklı şeyler belki ama salt libidoyla alakası yok bunun. Kendini dağılmaktan korumakla ilgili bir yanı var. Kişi sonuçta kendi kendini en iyi bilmesi gerekendir.

    YanıtlaSil
  2. Bu konular hassas konular, zira başka pratiklere benzememek durumundasın. Bayramı var seyranı var sonra. Bir itikat, dinsel bir norm, bir hurafe haline getirmemelisin. Birde peygamberimiz önermediyse, sünnete yani, buna da uymak durumundasın. Demek ki her gün olayı değil belki de, zaman zaman, sık sık başvurulabilecek bir metot. Türkiye'den bulabildiğimiz, sıradışı örnek şudur:

    http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=32974

    Tabi bi de insanlar, oruç ile açlığı birbirine karıştırıyorlar. Açlıkta, yemek ararsın. Oruç da, "oruç insanı tutar". Niyet önemlidir, yani kimin rızası için tutuyorsun. Zira o niyet, öyle sanıyorum ki, sen istemeden, açlığı hissettirmeyecek engelleyici sinyaller gönderir.

    YanıtlaSil