28 Şubat 2011 Pazartesi

Bu şiiri kaç senesinde yazdım?

Bin dokuz yüz doksan dokuz -Marmara depremi- geldi aklıma. Bir de İsmet Özel’in şiir okuyuşu. Suratına vuruyor sanki, azarlıyor: Binn! Dokuz yüz altmış yedi! Evet, İsyan. Bir şiiri kaç senesinde yazdığını insan kendisine sormalı. Göründüğü kadar basit bir soru değil çünkü. Tanpınar’ı düşünelim ya da Necip Fazıl’ı. Mesela Takvimdeki Deniz şiirinin kaç senesinde yazıldığının bir önemi var mı? Bilsek ne olur, bilmesek ne olur. Bu konu şiirin siyasetiyle alakalı. Ya da şöyle, bir şiirin siyasi olup olmamasıyla. Yine başka bir örnek, Haydi Abbas vakit tamam şeklinde başlayan şiiri Tarancı’nın kaç senesinde yazdığını lutfedip merak etmiyorsak, bunun sebebi klişedir, retoriktir, soyuttur. Ne derseniz deyin.

Erbakan öldü, Kaddafi direniyor

Denktaş görevi devretti, Humeyni öleli 20 seneyi geçti, Kastro yaşayan ölü dense yeridir. 1971'li değilseniz bu adamları hep beraber neden andığımı hemen anlamayabilirsiniz. 1960'ların ikinci yarısından itibaren dünya sistemine kafa tutan bir avuç adam vardı. Bu adamlar iki kutuplu dünya sistemi içindeki denklem bozukluğunu keşfetmiş adamlardı. Liberallerle sosyalistler arasında bölüşülmüş bir dünyada anahtar rolü oynamayı denediler. Yüzlerce, binlerce benzerleri de vardı tabii. Sadece Lübnan'da anahtar rolü oynamaya çalışan yüzlerce örgüt var. Büyük davası olan küçük partiler ve gruplar Türkiye'de de vardı. Benim saydığım isimler yaşım dolayısıyla çocukluğumda bir ortak pozda görmeye alışık olduğum adamların isimleridir. Türkiye o zaman 40-45 milyon nüfuslu, kişi başına düşen milli geliri bin doları bulmayan küçük bir ülkeydi. Ama hemen hemen bütün partilerin ortak sloganı, Türkiye'yi büyütmekti. Enflasyon nasıl dizginlenir, ordu nasıl güçlendirilir, geniş halk yığınları için istihdam nasıl sağlanır, şehirleşme nasıl yapılır... dert buydu. İnsan hakları, demokrasi, liberalleşme... neredeyse hiç bilinmiyordu. Bunların bir gün amentü haline geleceğini düşünmezdi kimse. İki dünya vardı çünkü, bir de üçüncü yol ihtimali, devrim.

27 Şubat 2011 Pazar

Kütüphaneci Notları 1

Kim demiş en çok okunan yazarların Orhan Pamuk, Elif Şafak veya Ahmet Ümit olduğunu? Tabii ki satış miktarları. Güya onların kitapları çok satıyormuş ve çok okunuyormuş. Geleceğin zihniyetini bu isimler kuruyormuş. Televizyonlara, gazetelere ve baskı sayılarına bakarsak, bu söylenenlere inanmamak elde değil. Gerçekten de çok satıyorlar ve çok okunuyorlar. Gazetelerde, televizyonlarda ve bazı sermaye dergilerinde bu isimlerden geçilmiyor. Her halükarda isimlerinden söz ettirmeyi başarıyorlar. En büyük yetenekleri bu zaten: kendilerinden söz ettirmek. Destekçileri şakşakçıları da çok. Zaten sürekli yapmaya çalıştıkları da saf insanları, az okumuş ama çok bilmiş cahilleri kitaplarının çok satıldığına, çok okunduğuna inandırmak. Ah buna insanlar bir inandığında onların kitapları daha da çok satacak.

Biz ve onlar.

içlerinden geçenleri anlıyorduk, söylemediklerini.
yolsulsunuz, iğrençsiniz, diyorlardı,
ne giysiniz var dolabınızda, ne iki türlü yemeğiniz, ne de paranız,
sevginize karnımız tok, özgürlükse özgürlük bizim için.
sırıtmaya bile gerek duymadan arkalarını dönüyorlar soframıza.
oysa biz alın terimizi bölüşürüz, yağma ve haraç bilmeyiz.
tütünü öküz için icat ettik, çift sürerken bir cıgara içimi dinlensin diye.
öküz bizsek, hani soluk alacak vakit nerde!
bu yüzden hor bakıyorlar bize, kanımızı içtiklerinden.
bencillik en büyük bereket onlara, beylikleriyse
en büyük dolap.

Oktay Rifat, Çobanıl Şiirler, Temmuz 1983, Adam y., s. 172

24 Şubat 2011 Perşembe

Nihayet Diyet

Biliyorsunuz bir buçuk ay önce Popülist Sinema programına başladık. Bugün Lütfi Akad'ın üçlemesinin son filmi Diyet'i izleyeceğiz. Fayrap'ın kapaklarından da biriydi Diyet filminin afişi. Üçleme bugün bittiği için Lütfi Akad ve bu üçleme hakkında genel bir değerlendirme, tartışma yapmak istiyoruz. Daha dışarı çıkan, dört duvardan da beyazperdeden de dışarı çıkan şeyleri konuşabiliriz bu film vesilesiyle. Göç meselesini konuşabiliriz mesela. Hatta bunu konuşalım. Diyet'i izleyelim. Gelin, Düğün, Diyet'i konuşalım, göç meselesini, Lütfi Akad'ı, derdini, derdimizi. Bugün (24 Şubat, Cuma) 18.00'da dernekte.

Psikolpaloji ve psikolpacılar

Son karıştırdığım dergilerin hepsinde, gazetelerde, gözüme ilişen yazılarda, orada, burada, şurada, durmadan ve durmadan hayatımızın iğdiş edildiğini görüyorum. Yetmiş milyon psikolog okullarından mezun olup salya sümük gazete ve dergileri doldurmuş böğüre böğüre öğrendiklerini kusuyorlar. Her hareketimize, her sıkıntımıza, her küfür etmemize, hatta osurmamıza bile bilimsel cümlelerle mukabele ediyorlar. Psikoloji iyileştirmesi, sakinleştirmesi gereken bir bilimken korkutmaya saptırmaya ve dürtmeye yarıyor. Bizim ev genelde sakin ve huzurlu bir evdir. Elbette türlü türlü dertlerimiz olur ama bunların üstesinden kaba kuvvetle geliriz. Ama sülalemizde birçok ailede, özellikle zengin ailelerde, birçok problem var. Çünkü onların evlerinde “aman çocukların psikolojisi bozulmasın” diye bir deyiş var. Çok inceler. Ah nasıl inceler bilemezsiniz. Çocuklarının istediklerini alamadığı zaman hasta olan anneler, çocuk küstüğü ağladığı keyifsiz olduğu zaman paniğe kapılan babalar…

İnternet şiirleri 1: Ortadoğu için devrim marşı

Gayrisafi milli hasıla istemeseydi ortadoğu konuya girmeyecektim
Durmayacak çünkü ibneler biliyorum insan hakları diyecekler
Demokrasi diyecekler hukuk devleti serbest pazar gayrisafi
İşte yine oldu aynı şey hep oluyor gayrisafi oluyor milli hasıla oluyor
Buraya kadar birşey yok ama gayrisafi diyecekler biliyorum korkuyorum
Korkuyorum gayrisafi dedimmi eren safi de diyebilir an meselesi
Onu da isteyecek ben de tamam diyeceğim ama dur bakalım üç tane sorum var

Üçü bırak bir sorum bile yok bunun karşısında kameralar çekiyor çünkü kablolar çekiliyor
Sular çekiliyor ortadoğuda oh ne güzel; otuzbir çekiyor dünya müslümanları bunun karşısında
Ben de çekerim öyle, ne güzel el cezirenin karşısında ne güzel cnnin msnbcnin
Bu pornodan da bilet kesenden de ışık tutandan da üst üste o kadar gece hem de meydanda hem de tahrirmiş adı

23 Şubat 2011 Çarşamba

Devrim endeksleri

Sosyalist kardeşim Emre Özçelik, Dünya Bankası yönetişim endeks puanlarını gözden geçirerek, Tunus ve Mısır'dan çok daha kötü yönetilen ülkelerde devrim olmadığı halde neden bu ülkelerde devrim oluyor diye soruyor ve cevaplamıyor. Liberallerin baskıcı yönetimin buna neden olduğu tezini yine liberal bir endeksle çürütüyor. Tunus ve Mısır'ı anlamak gerçekten zor. İran devrimi, hatta Rusya devrimi için de benzeri şeyler söylenebilir. Devrimin belli şartlar karşısında tarihsel bir zorunluluk olduğunu düşündüğümüzde elbette böyle bir problem çıkıyor karşımıza. Marksistçe düşündüğümüzde yani az çok. Ben tabii ki Marksistçe düşünmüyorum ve başka şeylere dikkat ediyorum. Devrim ne kadar özgün, mesela, buna bakıyorum. Tahrir Meydanını işgal, Mısır ordusunun müdahalesizliği, ama pozisyonunu koruması, dikkatleri İran ve Türkiye'ye çeviriyor. Meşrutiyet ve Cumhuriyet nasıl olmuş, çok partili hayata nasıl geçilmiş, sonraki askeri darbelerden ne haber? Hangisi devrim, hangisi karşı devrim, hangisi reform, Batının müdahalesi... Bunlar cevaplanmamış olarak duruyor. Ama söyleyebileceğimiz, bir model üzerinden devrim analiz üretimi yapılacaksa, bu Osmanlı son tarihinden beri gelmeli. Komünist Hikmet ve liberal sosyalist İdris'in sözlerine kulak asmalı. Kemallerden Tahir ne diyor diye bakmalı.

22 Şubat 2011 Salı

Hikaye atölyesi

Önceki ay çıkan hikaye kitapları ve dergilerde yayımlanan hikayeler üzerinden gerçekleştirilecek atölye çalışmasının hikaye konusunda yeni bir kapı aralayacağını düşünüyoruz. En azından bizim gayretimiz bu yönde olacak. Hikayeyle ilgilenen, okuyan, yazan arkadaşların katılımını bekliyoruz. Hikaye editörümüz Nurcan Toprak ve Fayrap yazarlarından Emine Akyurt'un yürüteceği bu atölye çalışması herkese açıktır. 22 Şubat Salı 18:30

Popülist sosyoloji

"Popülist sosyoloji tartışmaları"nın geçen haftaki toplantısını çok çeşitli nedenlerle gerçekleştiremedik. 25 Şubat Cuma günü akşamı altı buçukta, Türkiye'de sosyoloji yapmanın, başka bir deyişle Türkiye'de yaşayan insanları tanımanın imkanları üzerine kafa yoran herkesi bekleriz. Bu toplantıda tartışmayı, geçen toplantıda konuştuğumuz ve daha önce blogda duyurduğumuz gibi, Doğan Ergun'un Türk Bireyi Kuramına Giriş kitabından hareketle yürüteceğiz.

20 Şubat 2011 Pazar

Mahallemi özledim. Ümit Aktaş

Sokağa çıktığım anda, ne ardımda bıraktığım apartman ve tanımadığım komşularım benim için bir anlam ifade ediyor, ne de şehrin vahşi sokaklarında yüzlerine bakmaya, dahası bir selam vermeye cesaret edemediğim o uzak insanlar. (Selam vermeyi) denemedim değil, denedim; ama her denememde başka bir hoşnutsuzlukla, hayâl kırıklığı ile karşılaştım. O zaman ben de benzerim olan tüm içine kapanmış şehirliler gibi çareyi önüme bakarak yürümekte ve modernizmin alfabesini, daha doğrusu şiirini yazmış olan Baudlaire gibi, bakışlarımı bulabildiğim boşluklara çevirerek, şehrin bu “iğrenç kalabalığı”ndan (Baudlaire, İçe Kapanış) kaçınmakta buldum.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Dilencilik meslektir. Korkut Tuna

Sempozyumdaki konuşmanızda dilenciliğin bir kent sorunu olduğunu söylüyorsunuz. Öncelikle tarihsel algıda dilencilik bir sorun mudur? Belki de bu tarz yaşam biçimini seçmiş insanların toplum içinde ancak bu ilişkilerle var olabildikleri çerçevesinde bakıp sayılarının çok arttığını görürsek, o zaman bir sorundan bahsedebiliriz. Ama benim görüşüm, dilenciliğin bir tür yaşam biçimi gibi, adeta bir meslek gibi kabul edilmesidir. Yani bu insanlar öyle veya böyle bir baltaya sap olamamış olabiliyorlar. Fakat bir yerden sonra hayatta kalabilme veya yaşantılarını sürdürebilme biçimini elde ediyorlar. Dilencilik, onların bir şekilde kendilerini yeniden üretmelerine izin veriyor. 

Sokağın nabzı. Larousse

bir süredir star ana haber'in pek sevilen bir bölümü haline geldi. izlemeyenler için de kısaca özetlemek gerekirse, yoldan gecenlere gündemle ilgili, ya da eski yeni siyasetçilerin isim ve görevleriyle ilgili, devlet kurumlarının isimleri ve ne olduklarıyla ilgili muhtelif sorulardan oluşan bölümü oluşturuyor. alt metnini ise halkın olan bitene duyarsızlığı, ilgisizliği, korkunç (!) cehaleti oluşturuyor. ya, ne çok yaratıcı. o kadar yaratıcı ki haber içersindeki bu röportajlar, emin çölaşan'ın da dikkatini çekmiş, akp'nin aldığı oy oranının faturasının da hesabı, bu gibi durumlara hemen kesilmiş.

söyleyelim, yeni olan bir şey olmadığı gibi, yine belirli kibirlerin ötesine gecemeyen siyasal algının da kendi kendini tatmininden de öte bir durum yok ortada. işin enterasan kısmı ise, söylenmek istenenleri söylemek için bu kadar dolambaçlı yol secmek ve bunun, orijinal bir durum, habercilik olduğunu zannetmek. bu haberi orijinal bulmakla, ülkedeki anti demokratik durumu, ''oyunu kömüre satan vatandaş'' tatmininden öte gecemeyen derin (!) siyasal analizler arasında hiçbir fark yok. olmadığı gibi bu kolaycılık için sokakta, sırtında yüküyle gecen herhangi biri hsyk'yı sular seller gibi bilmeli, adalet bakanını da aklından hiç cıkarmamalı. bilmiyorsa vatandaş, birileri de bir o kadar duyarlı, bir o kadar da bilinçli secmen (!) oluyor. sonra halkın cehaleti üzerine köşelerde neler yazılıyor neler. o soruları yanlış yere soruyorlar, o soruların muhatabı belli.

(Kaynak: Ekşi Sözlük)

Kaddafi'ye Açık Mektup. Hakan Albayrak

Rejimi değiştirmek için ayağa kalkan Libyalılara "karşı devrimci" diyorsun. "Devrimciler yenilmez" diye kükreyerek halkına kurşun yağdırıyorsun. Anlı şanlı "Halk İktidarı" halkı katliamdan geçiriyor! Cemahiriye, öyle mi? Halk iktidarı, ha? Her yere artistik resimlerini astırıp halktan seni ululamalarını isteyeceksin, en ufak bir eleştiriye dahî tahammül edemeyip sana yan baktığından şüphelendiğin herkesi zindana tıkacaksın, sonra da "Halk İktidarı'nın miladı olan Büyük Eylül Devrimi"ni korumaktan dem vuracaksın! Sen milleti aptal mı sanıyorsun? Yoksa gerçeklikle irtibatını mı kaybettin? Kendi devrimine ihanet ettiğini, halkın iradesini silindir gibi ezen bir polis devleti kurduğunu fark etmedin mi? Nasıl olur?

18 Şubat 2011 Cuma

Otostopçunun hadis rehberi

Amr bin Nafi ile Şeridü'l-Hemedani'nin dayısı Sakif:
Veda Haccında Allah Resulü ile beraberdik. Ben yürürken arkamda bir devenin geldiğini hissettim. Döndüm baktım ki Peygamber deve üstünde geliyor.
- Sen eş-Şerid misin? diye sordu.
- Evet, dedim.
- Seni bindireyim mi? buyurdu.
- Evet, dedim.
Aslında hiç yorulmamıştım. Lakin Allah'ın Resulü ile aynı deveye binmekten bereket umdum. Hemen devesini çöktürdü ve beni terkisine bindirdi.

Enes bin Malik:
Allah Resulü harbe çıktığında veya yolculuk yaptığında mutlaka ashabından birini terkisine alırdı.
(Kaynak: eş-Şafii, Ümm II, 61, 71; Ahmed, III, 168; Buhari, I, 23; Ebu Davud, 486; Nesai, IV, 122-3; İbn Mace, 1402)


(Kaynak: İsbehani, Hz. Peygamber'in Edeb ve Ahlakı, çeviri: Naim Erdoğan, tahric: Yusuf Özbek, 3. Baskı, İstanbul, İz Yayıncılık, 2009, s. 201)

Fakir çocuklar daha çok içiyor!

İstanbul'daki lise öğrencileri arasında yapılan araştırmada, ekonomik durumu çok kötü olan ailelerin çocuklarının daha fazla alkol, sigara ve esrar tükettikleri belirlendi.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Madde Kullanımını Önleme ve İzleme Büro Amiri Ali Ünlü, Antalya'da bugün sona eren TUBİM Uyuşturucu Konferansı'nda, İstanbul'daki liselerde yaptıkları araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Ünlü'nün verdiği bilgiye göre, Mayıs-Haziran 2010 tarihlerinde İstanbul'daki 28 ilçede, 154 lisedeki 31 bin 272 öğrenciye anket uygulandı.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Yerli turistler için İstanbul Rehberi 3

Tuzla, Avcılar ve Beylikdüzü’nü özellikle bir köşede bıraktım. Tuzla eski Tuzla değil. Güzelleşiyor habire. Daire fiyatları ucuz. Daha mizacı belirginleşmemiş. Avcılar depremden sonra karakter değiştirdi. Depremden korkup bedava fiyatına sattıkları daireleri doğulu insanlar fazla tereddüt etmeden satın aldılar. İmkanı olan zenginler başka semtlere taşındılar. Göl manzaralı evlere 400 lira kira verip, zar zor geçinen insanlar doldu. Aradan bir müddet geçince yeniden eski gücüne kavuşmaya çalıştı Avcılar, ama olmadı. Ne eskisi kadar değerli artık, ne de eski insanlar buradalar. Karakter değişimi Metrobüs’ün Avcılar’a gelmesiyle kemale erdi. Topkapı’da çalışan bir işçi için Avcılar’da oturmak çok münasip artık.

15 Şubat 2011 Salı

Türk halkının günahları

Particularism: Kısaca hemşericilik veya akrabacılık diyebiliriz. "Biz bize benzeriz" düşüncesidir. Bunun günah olduğunu ABD-AB Liberal Kapitalist Bilim ve Siyaset Üst Kurul'u buyuruyor. Akrabalarınız şehir dışından gelip sizde kaldığında kaldıkları günün kirasını alın diyorlar. Abim eşi ve üç çocuğuyla gelip bir hafta bizde kalsa adam başı onar liradan 350 lira gelir elde ederiz. Üst Kurul, masrafları çık, vergini öde, Rantiye ve IMF kazansın da diyor gerçi. Böylece 200 lirası kâr olsa, yüzde 50 vergi ödesem, Rantiye ile IMF 50/50 bölüşseler, abim ailesiyle bir hafta bizde kaldığı için her biri 50 TL kazanmış olacaklar. Ben particularism yapmak istiyorum ama. IMF ve Rantiyeye gelince, bir 50 TL çalışır. Fazlasını isterlerse kaçırmaya başlarım. Ne kaçırıyorsun derseniz: Vergi, kız, gümrükten mal, mazot, eşeğin...

12 Şubat 2011 Cumartesi

Popülist sosyoloji tartışmaları-2 (18 Şubat Cuma 6 Buçuk)

İlk toplantının notlarını müstakil bir yazı, bir çerçeve yazı olarak Fayrap'a yazmayı düşünüyorum. Ama burada şunları kaydetmekte yarar var. Türk toplumu üzerine faşisttir, ırkçıdır, şöyle "öteki"leri vardır, böyle "öteki"leri vardır, militerdir, linç kültürü egemendir, erkek egemendir, ileri derecede ayrımcıdır, kayırmacıdır, duyarsızdır, ahlaksızdır gibi pek çok kalıba Radikal ve Taraf gazetelerinden aşinayız. Amaç belli odak noktaları üzerinden bunları sınamak, diyelim Türk halkı arasındaki "ayrımcılık"ın ne türden bir ayrımcılık olduğunu ve sınırlarını, nerede başlayıp nereye kadar uzandığını, nereden öteye geçmediğini görmek. Kürt komşunun evi yanıyor, söndürmeye koşar mısın? Alevi kiracına kumpas kurdular, evinde saklar mısın? Saklayan da ihbar eden de oluyor, bunu biliyoruz. İşte bu gibi hikayeler. Bıçak nerede kemiğe dayanıyor?

Popülist psikoloji ve popülist şiir bugün dernekte

Melek popülist psikoloji derslerine devam ediyor. Saat 14-16 arası. Ben de bugün klasik kavramından söz edeceğim. Gelenler kendi hazırladıkları klasikler listelerini okuyacak; klasik, kadim, gelenek, kanon kavramları hakkında konuşacağız. İlk günlerdeki teorik yorgunluğu biraz aştık. Dersler sıkıcı olmaktan kurtuldu biraz. İki saat soyut konuşmak hem benim için hem dinleyenler için yorucu oluyordu. Şimdi biraz daha pratik alandayız, aslında teori dediğimiz de pratiğin sorunlarının giderilmesi çabası değil mi.

10 Şubat 2011 Perşembe

Leyla ile Mecnun

İyi dizi. Senaryosu Burak Aksak'a aitmiş. Özellikle söylüyorum çünkü metin çok başarılı. Zekice yazılmış bir metin ama zeka gösterisi yok, şaşırtıcı bir akış var fakat ukalalık yok, Senaristin ve kadronun kalan kısmının gündelik hayatın ayrıntılarına vakıf olduğu, halkı tanıdığı, en önemlisi de sevdiği hissediliyor. Popülist mi? Evet. Komik mi? Evet. Sanatlı mı? Sanatlı. Ali Akay iyi. Kız da iyi. Daha ne? Devamını görelim.

Popülist sinema, bugün.

İki hafta önce yani "Popülist Sinema" programının ilkinde Lütfi Akad'ın yazıp yönettiği Gelin filmini izledik. Bu hafta yine Akad'ın Düğün filmini izleyeceğiz. Ondan sonraki programda da Diyet'i izleyerek, Akad'ın Gelin-Düğün-Diyet şeklindeki tematik üçlemesini tamamlayacağız. Peki neden bu filmleri izliyoruz. Bunlar herşeyden önce iyi filmler. Hem hikaye olarak hem de teknik olarak iyi. Bunun ötesinde ise halkın yaşayışını dolaysız, gerçekçi bir biçimde ele alan popülist filmler bunlar.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Dexter Morgan'ı neden sevmeliyiz?

Bir arkadaşım geçenlerde Dexter'ı izliyor musun? diye sordu. Evet. Evet Dexter'ı severek izliyorum. Niye seviyoruz Dexter'ı? dedi arkasından. Dexter'ı sevmemin sebepleri üzerine düşünmeye başladım sonra. Dexter bir seri katil. İnsanları hem de hiçbir şey hissetmeden öldüren bir seri katil. Tanıyanlar bilirler söz konusu kurbanı değilse karıncayı bile incitmez. Dexter Morgan; Miami Metro Polis Departmanı için çalışan Adli Tıp Kan Analiz Uzmanıdır. Üvey babası Harry Morgan onu annesinin öldürülüp atıldığı konteynırın içinde abisiyle ve cesetle birlikte aç ve susuz bir halde bulur. Büyüdüğünde Dexter'ın içindeki öldürme güdüsünü keşfeden Harry onu sadece katilleri ve kanundan bir şekilde kaçmayı başaran katilleri öldürmeye yönlendirir. Yaşaması için ona hayatın ve seri katilliğin bütün kurallarını öğretir. Harry Morgan artık hayatta olmamasına rağmen Dexter'ın içinde bir alter ego yani ikinci benlik olarak yaşamaya devam ediyor. Dexter'ın hayatta kalması içindeki Harry sayesinde. Babalarımızın ya da bizi yetiştiren insanların sesleri hep içimizde bir yerlerde değil midir zaten?

8 Şubat 2011 Salı

Türk ordusu kağıttan kaplan mı?

Süheyl Batum'un ordu için "Amerika içini oymuş, kağıttan kaplanmış" sözlerinin irapta mahalli yok, çünkü orduyu jandarma zannettiği için öyle diyor. Kağıttan kaplan dediği ordu, tarihimizin en yüksek seviyeli operasyonunu birkaç yıl önce yaptı. Savaş jetleriyle birkaç saat içinde Irak'ın kuzeyinde belli noktaları hatasız vurup döndüler. 90'larda haftalar süren hedefsiz bombalamaların tek hedefi gazete manşetleriydi. Zaten başbakan da Tansu Çiller'di. Şimdi işi sessiz sedasız yapıyorlar. Süheyl Batum öyle diyor, çünkü hem vatandaşa hem siyasi topluma höt! diyecek paşalar olsun istiyor. Bunun dış destek alamadığı malum. Yoksa tek bir işaretle başımızın üstünden çatıyı uçuracak kuvvete ezelden sahip olduğunu biz biliyoruz ordunun. Süheyl Batum iki yönlü konuşuyor. Hem kışkırtıyor, yapın diye. Hem de artık yapılamayacağını bildiği için öyle konuşuyor. En azından bir süre ordumuzun kapımızı çalmayacağını biliyoruz. PKK'nın kapısını daha çok çalıyor mesela.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Şubat ayı programı 2011

Bir dönemin resmi

Rahşan hanımın çantası omzunda, kolları serbest, adımları geniş ve rahat. Bülent Ecevit ise gergin. Süleyman Demirel rahat. Nazmiye hanımın çantası kolunda, kolları bağlı, adımları dar ve nispeten rahatsız. Dönem 1970'li yıllar.

6 Şubat 2011 Pazar

Popülist şiir dersinde gelecek hafta

Önümüzdeki hafta kanon ve klasikler konusunu konuşacağız. Katılımcılardan kendilerine göre bir liste istiyorum. Kanonik ve klasik eserlerden oluşan bir liste hazırlasınlar. Sayı ve eser önemli değil. Mesela 25 tane klasik olabilir. Bunlar öznel olursa daha çok şey konuşabiliriz. 100 temel eser meselesi değil bu sonuçta. Neyi ne olarak okuduğumuzla ilgili bir tartışma yapacağız ve bu hafta katılımcıların gerçek anlamda derse katılmalarını bekliyorum. Bunun için de listenin öznel olmasını istiyorum. Devletin veya entelijansiyanın klasikler listesini değil kendi listenizi oluşturarak gelin. Bakalım ortak isimler üzerinde mi duruyoruz, yoksa herkes kendi okuyucu kanonunu mu oluşturuyor?

5 Şubat 2011 Cumartesi

Derneğe gelmek istiyorum ama korkuyorum

Bunu çok sık duymaya başladım. Derneğe gelmek istiyorum ama bana kızanlar olur diye korkuyorum abi. Derneğe gelicem ama sizden çekiniyorum abi. Derneğe gelicem ama nasıl karşılanacağımı bilmiyorum. Böyle şeyleri iyi anlıyorum, öncelikle bu konuda herkesi temin etmek isterim. Yapı itibariyle çekingen bir insan olduğum için ben de yeni bir yerin kapısını açmakta zorluk çekerim çoğunlukla. Üstelik de adıyla, eylemiyle asabiyet yaratan bir adamla karşılaşacaksam başıma durduk yerde bela gelmesini istemem. Bir kere genç bir arkadaşın ricasıyla Ankara'da bir vakıfta Dücane beyin konuşmasına gittim. Arada modern şiirle ilgili bir şey söyledi, ben de farkında olmadan "Ama şey" deyiverdim. Dücane Cündioğlu iyi bir fırça atıp susturdu beni. Konuşma bittikten sonra beni davet eden arkadaşa teşekkür edip sessizce çıkıp gittim vakıftan. Bir gün Cahit Koytak'a mektup yazasım geldi, "Dostluğumuz eskidir" diye başlayan, hangi şiirlerini sevdiğimle devam eden bence çok sevimli, ve son derece saygılı bir mektuptu ama Cahit Koytak'tan tehdit gibi bir cevap aldım. Önce kendimi tanıtmalıymışım filan. Cahit Koytak'tan hala çok korkuyorum. Kendimi nasıl tanıtayım bilmiyorum. Ben sanmıştım ki şiirlerini severek okumam dostluk için yeterlidir. Hakan ve Arslanbenzer, 1971 Kars, şair... filan olmam başka konudur. Ki bu konularda emek sahibi bir insanım, ne bileyim. Cahit Koytak denince ödüm kopuyor ve nereye saklanacağımı bilmiyorum.

3 Şubat 2011 Perşembe

Popülist Sosyoloji cuma dernekte

Popülist Sosyoloji Tartışmalarının ikincisini yarın (4 Şubat Cuma) saat 18:30'da dernek merkezimizde yapacağız. Tartışma konumuz, Murat Önderman'ın Türkiye'de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik kitabının ilk makalesi ile Doğan Ergun'un Türk Bireyi Kuramına Giriş kitapları olacak.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Devrim yolda düzülür

Batılılar ve ülkemizdeki Batıcılar derde düşmüş : Mısır'da devrim olursa arkasından demokrasi gelecek mi? Demokrasi diye bir şey varsa ve çok lazımsa şu anda Mısır sokaklarında olmalı. 2 milyondan fazla insan dün bütün gün sokaktaydı ve Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'i yönetimi bırakmaya davet ediyordu. Çin'in başkenti Pekin'de 1989'da yapılan gösterilerle beraber hayatım boyu gördüğüm en büyük demokratik momentum diyebilirim Mısır'daki mitinge. İkisinin de Amerika'nın müttefiki despotlara karşı yapılması olayı daha da dramatikleştiriyor. Amerika her iki olayda aynı tavrı takındı haliyle. Despotlara nezaket, mitingçilere hassasiyet. Çin devleti Tiananmen meydanında toplananları kırdı, Mısır devleti sakin hareket ediyor. 1956 Macaristan'ını veya 1968 Çekoslovakya'sını müşahede etme şansım olmadığı için kıyas yapamıyorum. Sovyetler Birliği'ne karşı gelişen bu iki hareketten ilkinin Batı ülkeleri tarafından görmezlikten gelindiğini, ikincisinin desteklendiğini bilmek lazım. Acaba Amerika Çin olayını neden görmezlikten geldi ve görünüşe göre Hüsnü Mübarek gibi bir müttefikinden neden bu kadar kolay vazgeçti? Mısır halkının rüyaları gerçekleşecek mi? İsrail işgal ettiği topraklardan çekilecek mi? Türkiye İslam dünyasının lideri mi oluyor? Tunus ve Mısır'dan sonra Suriye, Yemen, Ürdün ve Suudi Arabistan yönetimleri de düşecek mi?

1 Şubat 2011 Salı

Bipolar ya da manik depresif bozukluk

Mani ve depresyon atakları şeklinde ortaya çıkan, adından da anlaşılacağı gibi iki uçlu bir hastalıktır. Kişinin duygulanımı mani dönemlerinde neşe, depresyon dönemlerinde umutsuzluk ve çöküntü ile ifade edilebilir. Psikiyatrik pek çok hastalık gibi manik depresif bozukluğunda sebebi tam olarak bilinmiyor. Genetik geçişi konusunda yapılan araştırmalar bipolar bozukluğun genetik geçişi en yüksek hastalık olduğunu gösteriyor. Ailenin bir üyesinde manik depresif bozukluk varsa diğer üyelerde de yüksek ihtimalle vardır ya da olacaktır gibi algılayabilirsiniz bu durumu. Beyinde hücreler arası iletiyi sağlayan kimyasal maddelerin taşınmasında veya düzeylerinde ortaya çıkan değişikliklerin hastalığa sebep olabileceğine dair bir tez var (sebepten çok sonuç gibi görünüyor). Bunların hepsi bilimsel, istatistiki dolayısıyla itibari açıklamalar. 12 Şubatta gerçekleştireceğimiz Popülist psikoloji dersimize giriş olsun diye yazdım. Konumuz Bipolar bozukluk. Biz, bugüne kadar yaptığımız gibi, bu rahatsızlığın tarihsel, sosyolojik ve kültürel alt yapısını kurcalamaya, "hastalığın" tedavi sürecinde hastaya nasıl yaklaşıldığına ve ne önerildiğine bakmaya ve bu önerilerin neye denk geldiği üzerinde durmaya çalışacağız. Tasavvufta manya ve depresyon durumlarının karşılığı sayabileceğimiz kabz ve bast hallerinin de dersin içeriğine dahil olacağını ekleyelim. Kurt Vonnegut, Edgar Allan Poe, Shelley, William Faulkner, Ralph Waldo Emerson, Charles Baudelaire, Charles Dickens gibi ünlü sanatçıların da bipolar olduğu söylenir. Batılı ünlü isimlerin böyle psikiyatrik rahatsızlıklarla anılması bizde de bir hastalık merakı yaratabiliyor zaman zaman. Sağlık iyidir. Sağlıklı olmak iyidir. Allah herkese sağlık ve şifa versin.

Devamı için derneğe lütfen!

İdeoloji ve Fener

aslında hakanın yazısını okuyunca yorum olarak aşağıda okuyacağınız şeyi yazdım ama dörtbin bilmemne karekterden fazla yorum yapaman dedi bilgisayar. zaten sevmem. bilgisayar yani. kocaman ve bir tane ideoloji var galiba. galiba derken aslında öyledir diyorum kibarca. tek bir ideoloji var. küfür tek millettir gibi yani. onbeşinci yüzyılla birlikte veya işte aşağı yukarı artık Türklerin batıdaki kafirleri sıkıştırdıkları ve batılıların oradaki mutlak karanlığa gömülmeleri mukadder olduğunda avrupalılar için gül dönmeye başlamıştı. büyük bir değişme ve kopuş yaşayacaklardı. toptan müslüman olsalardı ve ayeti kerimedeki gibi mesela Allah'ın dinine bölük bölük gelselerdi aydınlanmış ve kurtulmuş da olacaklardı belki. estaüzibillah "..fidinillahi efvaca fesebbih.."

Popülist bir şarkı.

Silahsız Kuvvet - İnkar Boşuna by ofy

Popülist kültür ve postmodernizm

Postmodernizmin ne olduğunu, daha doğrusu tabii itibarla postmodern olduğumuzu, hele Türkiye'nin postmodernizminin İslamcılıkta yeşerdiğini kavradığımdan beri postmodernizm düşmanlığını bir tarafa bırakmış bulunuyorum. 1998'e kadar kendimi gelenekçi bir Müslüman sanıyordum. Radikal modernist olduğumu yer yer fark eder gibi olsam da üzerimde etkili olan ortam ve düşünceler beni geri itiyordu. Radikal modernist tutumun çekici yanları çoktur. Her şeyden önce bir ahlakilik efsanesi var derin modernistlikte. Yerel, kültürel, dinsel kisvelere de çok kolay bürünüyor. Dibine kadar modernistsin, sanayi toplumunun gereklerini günlük evrad gibi yerine getiriyorsun; ama bütün bunları İslami bir şemsiyenin altında yaptığın için de sana yağmur değmiyor. Bu yalanı uzun uzadıya sürdürmeme engel olan iki şey vardı. 

Popülist bir şarkı


29 Ocak 2011 Cumartesi

Türkü[1]lü Minyatür. İlyaz Bingül

Buraların şarkılarına ağzım varmadı bir türlü. Bu şehir beni el kapısına ittiğinden mi bilmem, türkülere daha bir bağlandım. O sözler, sesler beni koptuğum topraklara mı taşıyordu ne. Hatırlıyorum da, babam devri çoktan geçmiş ama hâlâ gıcır gıcır kalmayı becermiş takımlarını düğünlerde her giyişinde artık içinde yaşamadığı zamanı üzerinde nasıl taşıyorsa, ben de mırıldandığım, işittiğim her türküde içinde barınamadığım yurdu buraya, yanımda taşıyordum. Alafranga şarkılar dinlesem, söylesem bile, hemen, yetim kalacakmışım sanısına kapılırdım. 

26 Ocak 2011 Çarşamba

Popülist Sinema bugün dernekte

Popülist Sinema programı bugün (yani 27 Ocak Perşembe) dernek merkezimizde başlıyor. Saat 18:00'de başlayacak bu ilk programda kısa bir sunumun ardından Ömer Lütfi Akad'ın "Gelin" filmi izlenecek. Programımız herkese açıktır. Bekleriz.

25 Ocak 2011 Salı

Öncelikler fıkhı

"Kişinin bilerek yediği bir dirhem faiz (ribâ), Allah katında günah olarak, otuz altı kere zina etmesinden daha şiddetlidir." Hadis-i Şerif

(Abdullah bin Hanzala'dan nakleden: Ahmed ve Taberani; Suyuti, el-Camiu's-sagir, 4193; Aktaran: Yusuf el-Karadavi, Öncelikler Fıkhı, çev. Abdullah Kahraman, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 19.)

Fenerbahçe muhalefeti, Türkiye muhalefeti

İkisi de en cılız hallerini yaşıyor yıllardır. Bu sene bir canlanma var gibi, ama bunun ne kadarı medya şişirmesi, ne kadarı insanların gerçek hamleleri, ölçmesi zor. ODTÜ öğrencilerinin şovbizinısları beni pek ikna etmiyor açıkçası. ODTÜ'lüler hangi görüş ve yaşayıştan olursa olsun öğrenci dünyasının dansözüdür. Assolistten biraz önce çıkar, keyifleri gıcır hale getirir. Başka deyişle, Türkiye karışacağı zaman ODTÜ'lüler sahne alır. Arkasından Zeki Müren gelir, namı diğer askeri darbe. Fenerbahçe'de de durum çok farklı değil. FenerbahCHE veya Vamos Bien gibi solcu sempatik Fener gruplarının binlerce Galata ve Beştaş taraftarı arasında çektirdikleri hatıra fotoğrafları insanı pek büyülemiyor açıkçası. Futboldaki açık başarısızlığın üstüne gitmek bir yolken bu tür gruplar futbolla, sporla, yarışma ruhuyla ve sivil (yani siyasi olmayan) aksiyonla alakası olmayan şeylerin içinde ortaya çıkıyorlar. 

Yerli turistler için İstanbul Rehberi 2

Esenler’in insanları pisliktir. Bağcılar’da oturanlar terbiyesizdir. Güngören’in çocukları veremlidir, lanetlidir. Küçükçekmece’de oturanlar leş gibi kokar. Gaziosmanpaşa, Habipler, Sultanbeyli, Suntangazi pislik yerlerdir, buralarda oturulmaz. Evet, kesinlikle oturulmaz. Eğer oturulabilseydi, bu gibi yerlerin Belediye başkanları kendi ilçelerinde otururdu. Kendi yönettiği ilçede oturmayı aşağılık bir durum olarak gören Belediye başkanlarının çoğunluk teşkil ettiği bir şehirdir İstanbul. Bunu wikipedi’ye girin bence. Bu bal gibi “efradına cami ağyarına mani” bir tanımdır.

Ek: Bayrampaşa


Abdullah Kibritçi’nin yazısına yorum diye yazmıştım bunları. Uzayınca müstakil bir yazı olarak buraya aldım. Eskiden nerde oturuyorsun diye sorduklarında Bağcılar ya da Avcılar der gibi Varoşlar'da oturuyorum derdim. Öyle deyince zaten anlaşılıyor sanıyordum. Çünkü Bayrampaşa deyince kimse bilmiyordu, biraz da evimden uzak yerlerde okula gittiğimden. Tam nerde kalıyor filan diye soruyorlardı. Cezaevi var orda ama diyorlardı, tam koordinatlarını bilemiyoruz. Ben de varoşlar cevabını vererek, nerde değilse de nasıl bir yerde oturduğumu yani sorunun asıl cevabını vermiş oluyordum. Sonra sonra tuvaleti dışarıda evlerle dolu semtler olduğunu fark edince bu cevaptan vazgeçtim. Şimdi yani 5 yıl sonra ise Bayrampaşa'dan varoşlar diye söz ederseniz bu bir şaka gibi algılanıyor. Zaten semt sakinleri de buna çok alınır. Aaa derler. O eskidendi. Halbuki burada kim biraz zenginleşse hemen taşınıyor. Demek ki hala o kadar nezih bir yer değil. Burada ne çok zenginler var ne de çok fakirler. Yoksul var tabii ama çoğunlukta değil. Market var çok fazla. Market zenginleri var. Bu kadar çok marketi ben bir de Okmeydanı, Kulaksız taraflarında gördüm. Oraları da bilen birinin ayrıca yazması lazım. Gayrimüslim sermaye sahiplerinin insanları parayla evlerinden çıkardığı, arsalarını satmaya zorladığı, üzerinde bin türlü dolap dönen acayip bir yer. Neyse.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Demek ki neymiş: Bağımsızlık

Türkiye'de Koç ve diğer grupların uluslararası ortakları olduğunu kaydeden Karsan Murahhas Azası Jan Nahum [otomotiv tasarım ve geliştirme uzmanı mühendis; eski Tofaş A.Ş. Genel Müdürü, bir ara İtalya'ya gidip FIAT CEO'su olarak görev aldı, Sabancı Üniversitesinde otomotiv dersleri verdi, Koç ailesinin damadı ve eski Tofaş yöneticisi olan İnan Kıraç'ın Karsan şirketinde murahhas azadır; babası Bernar Nahum -BEKO'nun BE'si- Vehbi Koç'un çok yakın arkadaşı ve yöneticisiydi, Jan Nahum bayrağı babasından devralıp ileri götürdü, kendisi açısından tabii; Vehbi Koç ve Rahmi Koç'la, aslında Mustafa Koç'la da pek anlaşamamıştır ve ailenin Batılı ortaklarına bağımlılık yönündeki tavrına daima çatar ve hep bağımsızlığı, yerli sanayiyi savunur, 1950 doğumludur, Robert mezunudur, yahudidir], bu yüzden Türk malı bir otomobil geliştirmeye ortaklarının izin vermeyeceğini söyledi. Nahum bu konuda şöyle konuştu: "Başbakan Erdoğan'ın bu açıklamasından sonra bu gruplar ortaklarıyla anlaşır mı bilemem ama Ford, Fiat, Toyota gibi dev markalar kendi segmentlerinde rakip bir aracın çıkmasını istemezler. Ben yıllar önce Koç Grubu'ndayken Ikarus markalı otobüsler için lisans anlaşması yapmak istemiştik. O dönemde Koç Grubu'nda otobüs üretimi olmamasına rağmen ortaklardan izin alamamıştık. Dolayısıyla Türk malı otomobili bizim gibi bağımsız gruplar daha rahat yaratabilir."

Yerli turistler için İstanbul Rehberi 1


Babaannem iki aydır bizde kalıyor. Çünkü hırsızlar evinin pencerelerini çalmışlar. Babaannem iki aydır bizde kalıyor, çünkü evinin musluklarını da çalmışlar. Babaanneler, yaşını başını almış koca karılardır. Ağlayarak size musluklarını hırsızların çaldığını anlatıyorlarsa, bu ne kadar komik olsa da gülmemeniz gerekir. Gülerseniz size küserler.Babaannem Evren mahallesinde oturuyor. Evren mahallesi, Ateştuğla’nın hemen ötesinde. Buranın çocukları bali çekiyor. Minibüs şoförlüğü yapıyor. Kız kaçırıyor. Adam öldürüyor. Musluk çalıyor, hurdacılara satıp bira alıyor. Hapse düşüyor. Buranın çocuklarının yanından geçerken tırsarsınız. Biraz Esenler gibidir. Ama Esenler’den daha lokal bir yerden, bir mahalleden bahsettiğimiz için, takdir edersiniz ki daha serttir. Esrar piyasasını saymazsak Esenler’in Karabayır’ı gibidir. Eyüp’ten, Eyüp’ün sakin sokaklarından Esenler’e gelen arkadaşlarım sokakta yürürken oldukça zorlanırlardı. Caddede karşıdan gelen herkesi düşman zannederlerdi. Kimse size yol vermez çünkü Esenler’de. Düz bir şekilde yürümenize imkan yoktur hiçbir caddede. Zikzak çizeceksiniz, sağ sol yapacaksınız, kendinize yol açacaksınız.

Halkın takımı Fenerbahçe

Demeye bin şahit lazım, diyeceğimiz anda bir anda bir şey oluyor, siliniyor burjuvalık saniyesinde. Trabzon maçını halka arz etmediler. Kale arkalarını bile üyelere sattılar. O da mümkün tabii. Kimse bu üyeler, neden onlar üye de ben değilim. Ben Fenerbahçe üyesiyim, falan. Lan ben Fenerbahçenin ta kendisiyim, olm, ne üyesi. Fenerbahçeye üye oluyormuş. Kendi kendine üye oluyor yani adam. Bunun için Aziz Yıldırım, bunun için bir milyon üye. Bunun için genel seçim, bunun için Türkiyenin her yerine Fenerbahçe sandığı. Yılda on lira ödeyip oy hakkımı kullanmak istiyorum. Bu Fenerbahçede böyle olmalı. Yetki devriyle başlıyor madem  her şey, ben de o yetkiyi devir hakkımı kullanmak istiyorum. Şu anda Fenerbahçede bir belirsizlik var. Locanın takımı mısın, halkın takımı mı. Maça gidince halkı görüyorum ama ben numarasız tribüne giriyorum zaten. Hep beraber üşüyoruz sesimiz kısılıyor her taraf çekirdek ölüsü Fener gol atıyor. Ay ay ay dönüyor başım yine, yine başım dönüyor... Hayatımda binlerce kere yaşadığım ve her defasında tümüyle yaşadığım saçma an. Fener gol atıyor. Artık basket ve voleybol da var. Nevin Yanıt'ın engelli finalini izleyince olan şey var. İç organlarımın yeri değişti resmen. Spiker Roko Leni Ukkkkiç deyince olan bir şey var. Yüksekten top bırakma. Sarunas Yasikiyeviçyus diye şakadan adı olan bir adam geldi Fenere, maça gitmemek haram oldu. 24 Şubatta Sinan Erdemdeyiz Allahın izniyle. Ancak yavaşlatılmış çekimde görebildiğimiz pasları sahadan görmek istiyoruz. Buna hakkımız var. O anı yaşamak istiyoruz. 10 lira verip yaşamak istiyoruz. Siz Yasikiyeviçyuspasına 10 lira vermez misiniz? Ben veririm. O anı yaşarım ve iç organlarımın yeri değişir. Halkın takımı Fenerbahçe olur o zaman.

Sadece şikayet mi edeceğiz?

Olumsuz bir tarafı var popülizmin. Düşünce olarak da eylem olarak olumsuz tarafı var. Yüzyıllardır yapıldığı iddia edilen ve hep yalan çıkan bir şeyi, hakikaten halka hizmeti söz konusu ettiğinizde çok fazla olumlu olamıyorsunuz. Üstelik her grup, her parti, her kesim bunu iddia ediyor. Bize gelin biz herkese falan filan. Vaatler. On bin peşin, ev senin diyor reklamdaki müteahhit. Para kazanmak için yaptığı reklamdan bile para kazanan müteahhit. Müteahhit söz veren demek. Ev yapan bir adam, kolay ev sahibi olma vaadinde bulunuyor. Bunda olumsuzluk nerde. Çok basit ki devletin yani halkın arazisinde bu evleri yapıp sadece alım gücü yüksek insanlara satmasında. Çekmece tarafına haritadan bir bakın, Çekmece gölünün çevresinde bir boş arazi ve bir de Şerafettin Yaylası Spor Tesisleri göreceksiniz. Hani Galatasaray futbol takımının önce çöreklendiği, taraftarları evlerine maçtan ancak günler sonra dönebildiği, maç sırasında da rüzgarın topu alıp alıp götürdüğü stat. Bir, o arazi hepimizin. İki, o stad için ödenen her kuruş bizim cebimizden çıktı ve çıkıyor. Üç, Türkiyede hiç olmamış ve olacağı da kuşkulu bir şey için, Olimpiyat için yapılmış bir atletizm stadı orası. Üç yanlış, üç haram üst üste. Boş arazi ne, işte o reklamdaki müteahhitin vadettiği topraklar. Senin benim arazim. Allahın vaadiyle. Birileri çöreklenmeden önce yani. Belediye sınırları içine katılıp asla duyamayacağımız bir sesle satılığa çıkarılmadan önce. Kadıköy belediyesinin sattığı toprakları, Büyükşehirin, Kars belediyesinin... Bunlar bile insanı olumsuzluğa itiyor. Hangi hükümet olursa olsun, hangi belediye olursa olsun, giderek ordu ihalelerine biraz kafa yorunca, mutlak manada Türkiye halkı olarak EVET damgamızı basacağımız ne alınıp ne satılıyor bu memlekette? Neden arazi on bin peşinci müeahhite satılsın mı diye sandık kurulup seçime gidilmiyor. O zaman araziyi mi havayı mı alır müteahhit? Ama lazım, zengine lazım. Şikayet etmemek lazım. İslamcı olup sıraya girmek, solcu olup sıraya kaynak yapmak, ülkücü olup sıradakine çatmak lazım. 

23 Ocak 2011 Pazar

Çoğunluk. Murat Önderman

"Geçenlerde, ödül kazanan ve olumlu eleştiriler alan bir ‘yerli’ film izledim. Egemen bir çoğunluğa mensup gösterilen ‘güçlü’ figür hem erkek hem otoriter hem daha varlıklı hem milliyetçi, hem bencil hem ‘duygusuz’ (filmde böyle geçiyor), hem de Türktü; buna karşılık filmdeki ‘mağdur’ karakter hem kadın hem Doğulu hem ‘Çingene’ hem duygulu hem diğergam hem de yoksuldu. Oysa, Türkiye’de bazı ezilen milliyetçiler olduğu gibi, bazı ezilen erkekler, duygusuzlar ve Türkler de var! Türklerin baskın etnisite olduğundan yola çıkarak tek tek Türkleri de ezen kişiler olarak görürseniz, bu en azından ciddi bir kategori hatasıdır."

22 Ocak 2011 Cumartesi

Üç ayların fazileti ve buz pateni

Bülent Akyürek abi, artık katıldığı programlardan düşük de olsa, standart bir ücret alacağını ilan etmiş. İlginç olan Bülent abinin bunu söylemesi değil, şimdiye kadar ücretsiz olarak katıldığı programlarda ev sahipliği yapanların bunu söyletmeleri… Biraz böyle bir şey var. Konuk gelip birkaç gününü ayırıp döndüğünde, yeterince kurnaz biri değilse, eve eli boş dönüyor, hatta belki cepten de yemek zorunda kalıyor. Ki, Bülent abinin cepten yiyecek kadar büyük cepli biri olmadığı belli. Ama her zaman bu işler böyle işlemiyor. Bülent abinin durumunu vesile ederek, (özellikle hocalar üzerinden) bu işlerin aslında bizim piyasada nasıl işlediğini size anlatayım. Cebimdekileri dökeyim biraz.

Üç kişi bir halk eder

Bir esir kampında üç Osmanlı...
"Abdullah", yorumcularımızdan biri, bizi baya bi tepelemiş. Tepelemeden önce de bazı sorular sormuş. Soruların samimiyetine genelde inanan biri değilim. Bilemem Abdullah'ın samimiyet derecesini. Allahualem. Ama Abdullah'ın soruları üzerinden, benzer soruları gidermek için bazı notlar karalayayım diyorum. 

20 Ocak 2011 Perşembe

Zincirler kırılsın Selimiye yıkılsın

O kadar laf söyledin, internette birşey söylemenin bir işe yaramayacağını söyledin, daha ne anlatıyorsun diyin lütfen. Ben de böylelikle paranoyak olmadığımı, gerçekten takip edildiğimi biliyim. Yok. İnternette de yazacağım şeyler var. Kahveye de giderim mesela çocukluğumdan beri. Boş işlerle uğraşıp boş boş oturduğum da çok oluyor. Böyle diye, boş işleri mi savunacağız? Hayır. Sadece kahvede geçirdiğimiz vakti sılayi rahimden, internette uğraştığımız işleri sadakadan saymazsak sorun yok. Oyalanıyoruz. Keşke oyalanmasak. Bir iş bittiğinde yenisine koyulsak tabi. Bu da ayrı bi kahve geyiğidir. O kadar laklaktan, karbonatlı çaydan ve saatlerce edilmiş boş laftan sonra, “abi yaptığımız da iş ha!” diyerek günah çıkarırsın. Neyse. Bir süre internette müsvddeleri yayımlamaya devam edeceğim. Bu bir nevi yazı yazmak için notlar alıp “untitled 8” ya da “en yeni unutma notlar son” filan gibi gayri ihtiyari ve depresif isimlerle masaüstüne kaydetmek gibi birşey.

Konumuz depresyon

Daha önceki haftalarda Türkiye'de psikoloji ve psikiyatri anlayışlarına bakmaya ve uygulamalarıyla ilgili genel bir çerçeve çizmeye çalıştık. Psikologların ve psikiyatrların halka bakışını, bu bakıştaki problematik denebilecek tarafları tartıştık. Halk ve ruhbilim arasında neden ciddi bir mesafe olduğunu, bunun sebebinin psikolojinin kendisinden mi yoksa uygulayıcılarından mı kaynaklandığını anlamaya gayret ettik. Görünen o ki halk ve psikolji ilişkisi tarih, sosyoloji ve kültür göz önünde bulundurulmadan, halkın yaşayışına ve değerlerine kafa yorulmadan tesis edilemeyeceğe benziyor. Hastalıkları tanımlamak ve şematik tedavi yöntemleri geliştirmek modern tıbbın bir kolu olan psikiyatri için pratik görünüyor. Biz bunun ötesine nasıl geçebiliriz bunu araştırmaya çalışıyoruz.
Bu haftaki konumuz depresyon. Depresyonun tanı kriterleri ve tedavi biçimleri. Bu kriterlerin ve tedavi biçimlerinin halkla ilişkisi ya da ilişkisizliği. Depresyonun Türkiye coğrafyasında ne anlama geldiğini, halkın depresyonunun olup olmadığını tartışacağız. Batılı anlamda depresyon tanımıyla bizim anladığımız anlamda depresyonun farklarını, kişinin kendi koşullarından bağımsız bir depresyon tanımının yapılıp yapılmayacağını, coğrafyanın, tarihin ve sosyolojinin ve hatta ekonominin insan varoluşunu nasıl etkilediğini, psikolojinin bunlardan bağımsız algılanamayacağını düşünerek gelirsek verimli bir konuşma ortamı oluşturabiliriz. Depresyonun modern psikoloj içinde nasıl tanımlandığı ve tedavi önerilerinin neler olduğu kısmı bende siz diğer kısma kafa yorun. (Bunu ben psikolojiden anlamıyorum teorik olarak bilmiyorum gibi sıkıntılar yaşayan arkadaşlar için söylüyorum. Bu konuşmaya gelmemeniz için bahane olmasın. Biz işin teorik kısmından ziyade pratik, canlı kısmıyla ilgileniyoruz. Bu sadece Popülist Psikoloji dersleri için de değil, yapıp ettiğimiz her şey için böyle.)
Cumartesi 14'te bekleriz...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Popülist Sosyoloji Tartışmaları bu cuma başlıyor

"Popülist Sosyoloji Tartışmaları" başlıklı programımızın ilkini önümüzdeki cuma günü saat 18:00-20:00 arasında gerçekleştireceğiz. İki haftada bir yapılacak toplantıların her biri, kısa bir sunumla başlayıp, önceden belirlenen merkez üzerinden yürütülecek tartışmayla devam edecek. Bu merkez bir kitap, makale, ressam, şarkı-türkü, yönetmen ya da film olabilir. Teoriye de trafiğe de gireceğiz. Toplantıda bunlar bir kalkış noktası, disipline edici bir zemin olarak kullanılacak; dün ve bugünün halk kültürü, halkın günlük yaşayışı, kısacası "halk"ın tanınması, anlaşılması hedeflenecek.

Sağlıklı bir katılım için, ilgili eserin toplantıdan önce okunması / izlenmesi / dinlenmesi, üzerine düşünülmesi öngörülmekte. İlk toplantı giriş mahiyetinde. Muhtemel başlıklara toplantılarda karar verilecek. Yine de, aklımızdaki kalkış noktalarının kaba taslak bir dökümünü vermekte yarar var:

Kitap: Michel de Certeau, Gündelik Hayatın Keşfi 1 -Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları- (çev. Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi y. Ankara 2009), Peter Burke, Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü (çev. Göktuğ Aksan, İmge Kitabevi y. Ankara 1996),
Murat Önderman, Türkiye'de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik (Filiz Kitabevi, İstanbul, 2007), Doğan Ergun, Türk Bireyi Kuramına Giriş, (İmge Kitabevi)...
Türkücü: Muharrem Ertaş, Feyzullah Çınar...
Film: Güneşli Pazartesiler, Neşeli Hayat, Recep İvedik serisi, Bornova Bornova, İki Dil Bir Bavul...

18 Ocak 2011 Salı

Imagined Ermeniler

Benedict Anderson tek kitapla, o da aslında kitabın içeriğinden çok başlığıyla (Hayali Cemaatler, Imagined Communities) Türkiye'de milliyetçiliğin akademik ve entelektüel dünyada tozunu attı. Bunu yapan Anderson değil tabii, azınlıkçı yayınevleri, editörler, çevirmenler, akademisyenler falandı. Yirmi yıldır Türk veya Türkiye demeye kalkınca hemen şamarı yersin: "Hayali cemaatler". Aslında imagine hayal etmek anlamına gelmiyor tam olarak, tasavvur etmek denebilir. Community de sadece cemaat anlamına gelmiyor. Tasavvur ettiğimiz insan topluluğu demek Imagined Communities. Hani Atatürk'ün bir sözü vardı ya, Ne mutlu Türküm diyene. Tam o manada işte. Irkın ne, Türkçe biliyor musun'dan önce kendini orda görüyor musun, Türk olmayı tasavvur edebiliyor musun? Hayal ile tasavvur şöyle farklıdır. Hayalin kafada da bir somutluğu olması gerekmez. Belirsizdir ve öyle kalır. Tasavvur ise kafa gözüyle görmek demek sadece. Düşünebiliyor musun adamlar neler demiş, düşünebilir miydin böyle olacağını, bana bunlarla geleceğini zerre kadar düşünmedim, biraz düşünürsen bulursun bunun arkasında kimin olduğunu, kendimi evli iki çocuklu işinde gücünde bir yetişkin olarak düşünemezdim asla... gibi şeyler söylediğimizde kastettiğimiz tasavvurdur. Düşüncede kurmak yani. Ne mutlu Türküm diyene. O tasavvur bir bağ oluşturuyor ve ne kadar işlerse proje o kadar başarılmış sayılıyor. Ki Türkiyemizde biz uzun süredir bunu yaşıyoruz. Bir şey tasavvur ediyoruz veya biri onu bizim adımıza ve yerimize tasavvur ediyor ve sonunda oluyor yahut olmuyor. Yeni Müslüman aile de bir tasavvurdu mesela. Modernliğe direnen geleneksel aile değildi çünkü bu. Tam aksine modernlikten geçmiş, geçmekte olan bireylerin tasavvurlarını (ki bu tasavvur yine kafada kurulmuş Asrı Saadete dayandığı için iki kere tasavvur ve icat edilmiş bir şeydi) gerçekleştirecekleri bir durum ve ortamdı. Bunun, bu tür tasavvurların birazı gerçekleşir ve birazı çöpe gider, hesapta olmayan başka şeyler de gerçekleşir ve ortaya bir şey çıkar. Peki liberallerin, azınlıkçıların imagine ettikleri Ermeniler nedir bakalım.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Kahramanlık mümkündür, The road

The Road bir kahramanlık filmi. Amerika'dan bizi bulmuş bir kahramanlık filminden bahsedince pek sıra dışı bir durumdan bahsetmiyor olabiliriz, ve fakat sıradanın kahraman olduğu, en akıl almaz koşullarda, basit bir adamın ortaya koyabildiği bir kahramanlıktan bahsediyoruz. Dünya, bir felaketin ardından bildiğimiz anlamından sapmış, yok olmanın eşiğine gelmiştir, her daim kapalı, soğuk bir hava, etrafı saran ölü bitki örtüsü, insanın 'kendisinden' başka yiyecek hiçbir şey bulamadığı bir ortamda bir babayla oğlun, ülkenin güneyine inme yolculuğunu, o uzun yolu anlatıyor. Filmin takdire değer yanı, amerikan afra tafralarına pek meyil etmemesi, sadece eskiden Amerika olan bir yeri, eskiden amerikalı olan insanları görüyoruz o havaya dair. Ki film bundan öncesinde şöyle böyle mutluyduk sahnelerini çok kısa, sadece babanın rüyalarında, aile mutluluğu şablonunda önümüze sunmuş.

Ocak Ayı Programı

Haluk Levent, Srebrenitsa.

Popülist Kültür Derneği'ne gelmekten çekinmeyiniz

Adım Hakan, bundan sonra olmaz Şadan. Dernekle adımı ve kişiliğimi (nasıl bir şeyse artık, ben de rahatsızım Hakan Arslanbenzer'den:) aynı şey olarak düşünmeyiniz. Dernek adı üstünde bir dernek. Yapılacak çok iş, atılacak çok adım var.  Bugüne kadar işin çoğunu Fazıl Baş yaptı, geçici ve inşallah ilk kongreden sonra ilk resmi başkanımız. Yeri o tuttu, bütün resmi işleri halletti ve birçok fiziksel şeyi de o yaptı. Nurcan Toprak, Ali ve Emine Akyurt da Fazıl'a hem fiilen hem ekonomik olarak destek oldular. Esma Güneş ve Melek Arslanbenzer de yardım ettiler. Ben hemen hiçbir şey yapmadım, zaten yönetim kurulunda bile değilim. Dernekteki resmi pozisyonum denetleme kurulu üyeliğinden ibaret. Katılım biçimim ise içerikle ilgili. Derneğin ilk faaliyeti olan Popülist Şiir Derslerini ben veriyorum. Yani bu derneği bir Hakan Arslanbenzer şekil şemayili olarak algılayanlar varsa yanılıyorlar. Benim de katıldığım, daha geniş çaplı hatta çok yönlü olmasını arzu ettiğimiz bir faaliyet bu. Dernekle ilgili bazı başlıkları söyleyeyim ve derneğe üye olmanızı rica edeyim. 


1) Birincisi, abi bir şey yapmak istiyoruz ama yerimiz yok diyenler hemen Popülist Kültür Derneğine gelsin. Çünkü popülizmin gereği birbirine yardım etmektir. Kim olursan ol. Bu önemli bir şey, ihtiyacı olana. Bu konuda kendinizi rahat hissedin. 20 kişiyi rahatlıkla alabilen sevimli bir yerimiz var. İnternet bağlantımız ve çay içmek için tesisimiz de mevcut. 


2) Popülist Şiir Derslerinin benim hastalığım nedeniyle verilen aranın ardından yeniden başladığını tekrar duyurayım. Bu derslerin tek sorunu vakit gibi görünüyor. Cumartesi günleri 16.00 gibi M. Köyde olmaya imkanınız varsa hiçbir şekilde gelmekten çekinmeyin. Akademik katılıktan uzak, sempatik diyebileceğimiz bir ambiyans içinde geçiyor dersler. Konuşmak, istediğin zaman girip çıkmak da serbest üstelik. Çay içmem diyen kahve de içebilir. 


3) Derneğe gelip gitmek, bir şeyler yapmak ve yapılanlara katılmak için üyelik kesin şart değil. Gönüllü olanı tabii hemen üye yapıyoruz. Gönüllü olmanız derneğe güç katacaktır. Kafanızda bir düşünce varsa, şunu yapsak iyi olur diye, bunu üyelikle çok rahat geliştirebilirsiniz. Adı üstünde bir dernek bizimki, popülist yani. Hiyerarşik bir yapısı yok, şirket-cemaat-parti dayatmalarından uzak, mesleki sınırlılık söz konusu bile değil. Sen ve ben varız dernekte. 


4) Derneğin kuruluş ilkelerinin başında daima güler yüz, iyi karşılama ve gelene asla git dememe var. Gözlemlediğim şey, gelenlerin beni bile kafalarındaki gibi katı göremedikleridir. Kafalarında buz gibi bir Hakan Arslanbenzer var. Yazılarım buna yol açmıştır mutlaka. Yazarken gıcık olabiliyorum, farkındayım. Ama popülist ortamda buna benim de kimsenin de hakkı olmadığı ortada. Burada iyi niyet, güler yüz ve saflık var. 


5) Saflığı biraz açayım. Sonuçta insanların birbirlerine yakınlıkları siyaset ve günlük yaşama alışkanlıklarıyla kuruluyor. Ama hangi görüş ve yaşayıştan olursan ol, Popülist Kültür Derneğinde buna uygun bir açık kapı ve açık yüreklilik bulabilirsin. Şeffaflık yani. Benim düşüncem şu, sen de buna tabi olacaksın gibi bir şeyden bıktığımız için Popülist Kültür Derneğini kurduk. Başkası bize şu veya bu olmayı dayatıyor zaten. Biz kendi kendimiz olarak neyiz, burada temel ilgi bunun üzerinde. 


6) Dernek üyelik aidatı da işsizler dışında herkesin ödeyebileceği küçük bir şey. Yılda 60 lira. İşsiz arkadaşlar da üyelik başvurusu yapsınlar ama. Onlardan aidat almayız olur biter. Amaç birlikte olmak. Aidat sadece kirayı, stopajı, faturaları ve muhasebeci ücretini ödemek için alınıyor zaten. Bir gelir planı asla yok. 


7) Düzenleyeceğimiz atölyeler için gönüllü olmanızı davet ediyorum. Popülist Şiir Derslerini ben, Popülist Psikoloji Derslerini Melek, Tez Sunumlarını Fazıl ve Ali yürütüyoruz şimdilik. Yakında inşallah Öykü/Hikaye Atölyesi başlayacak. Popülist Sinema sohbetleri yapılacak. Kafanızda bir konuşma balonu varsa, insanlarla yapabileceğiniz bir faaliyet söz konusuysa hiç çekinmeyin, hemen gelin, birlikte dizayn edelim. Sonuçta kültür başlığı altında yapılabilecek çok fazla iş var. 


8) Derneğe gelmek için İslamcı veya Popülist olmak da şart değil, onu da söyleyeyim. Elitistim ben kardeşim ama merak ediyorum diyen de lütfen gelsin. Bu önemli değil. Popülist olan biziz ve insanları yabana atmamak, kimseyi geri çevirmemek ilkelerimiz arasında.


9) Üye olmak için sayfanın sağ üst kısmındaki linkten Üyelik Formunu indirip doldurduktan sonra populistkultur@gmail.com adresine gönderin, üyelik işleminiz başlasın. 


10) Maradona.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Heykel, alkol ve su

Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı, insanın içini serinletiyor...
Kültür savaşları devam ediyor. Heykeldi alkol oldu. Kars'ta parasızlıktan Atatürk heykeli bile yoktu eskiden. Ama bu altyapı, asfalt yol, kaldırım yokluğuyla paraleldi. Su kesintileriyle. İşsizlikle. Bugün heykel var, su gene yok, kahvehaneler işsizlerle dolu. Kars'a kurulan heykeli kültür ve sanat adına savunan, modern değerler, demokratik değerler adına savunan insanlar Kars'ta yaşayan 80 bin, köyleriyle beraber 300 küsur bin insana saygısızlık ediyor her şeyden önce. Kars'ta sadece sabahları su akıyor, birkaç saat. Atatürk heykelini, tıpkı "Atatürk caddesi" gibi Kenan Evren yaptırdı. Hafızam beni yanıltmıyorsa Evren Karslıları eleştirmişti, yani Kars'ın idarecilerini, koca şehirde nasıl Atatürk heykeli olmaz diye. 

14 Ocak 2011 Cuma

AGH mı, ANİH mi?

Avrupa Gönüllü (gavurlaştırma) Hizmeti, Avrupa'nın hoş ve suya sabuna karışmıyormuş gibi gösterilen büyük bir tezgahı, kumpası, tuzağı. Kültürel ve ekonomik anlamda. 20. yüzyıldaki değişimlerle ABD ve Çin'e kaptırdığı kapitalist sistemin hakimiyetinden aldığı pasta payını artırmak için çarka dahil ettiği insanlardan seçtiklerini ekonomik sistemine dahil ediyor Avrupa. AGH değil yani olması gereken adı: ANİH (Avrupa Nitelikli İşçi Hareketi). Her ne kadar bu harekete mensup insanlarda hiçbir üstün şart aranmıyor gibi görünse de, bir defa buna katılmayı göze alanlar ekonomik ve kültürel anlamda burjuvalaşma / tektipleşme / hümanistleşme temayülünde olan dünya vatandaşlarından oluşuyor ağırlıkla. Bir eğitim programı olmaması ise tamamen kültürel dogmalarını daha rahat sindirtebilmeleriyle ilgili. Çünkü Avrupa'ya eğitim için giden insanların gittikleri yerde takındıkları zihnen ve günlük yaşayıştaki liberal tavır; kültürün massedilmesinde engel teşkil ediyor. Bireyin tutum alışı ve geçirgenliğine bağlı yani deformasyona tabi olup olmayacağı. Fakat homofobiklerle mücadele etmek, yaşlılara bakmak, eski binalarda amelelik yapmak gibi numrelerle AGH'ın öne çıkardığı kültürel ve insanî niyeti / hristiyâni masumiyeti sonucunda katılımcılar bir niyet okuması yapmıyor. İnsanlığa faydalı olmak, yeni kültürler öğrenmek / deneyimlemek birinci vazifemiz ne de olsa (!). Deformasyonun etki alanını artıran en büyük somut etken ise katılımcılardan para talep etmemeleri. Böylece yoksulların da Batı, yeni kültürler rüyaları gerçeğe dönüşme imkanı buluyor.

Vazgeçilir gibi değil bu medcezirler

Müslüman olduğunu söyleyen biri İslam’ı bilmeden hiçbir şey yapamaz. Tabi İslam’ın hayrına. Yani elbette bir şeyler yapar ama gavurlara hizmet eder sadece. Önce biz falanca falancayız sizden değiliz diyeceksiniz, sonra yapacaksınız işinizi. Bilimle uğraşacaksınız mesela. Türkiye bilimde milli menfaatlerine hizmet edecek bir çalışma yürütemez şu durumda. Hanefi olduğunuzu söylüyorsanız Hanefilik nedir ne değildir onu bileceksiniz. Müslüman, bilim diye teknoloji diye düşünsel çalışma bilmem ne diye her işe girişmez. Girişemez, kalbi el vermez. Bileceksin, bildikten sonra da neyi yapman doğru neyi yapman yanlış olur bunu göreceksin. Oruç niçin fakirlere de farz mesela? Meni mi temiz, idrar mı? Kadına bir, erkeğe iki hak. Niye? İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye demişler, duyduğumuza göre aklı ispat sayıyormuşsun. Kuran ve sünnet dururken akıl da ne, senin haddine mi? Mesela demiş imamımız, kadın mı güçsüzdür erkek mi? Muhalif eşraf cevap vermiş, tabi ki kadın. Ya demiş İmam-ı Azam, bana kalsaydı mirasta kadına iki hak verirdim. Ama Kuran ve sünnet tam tersini söylüyor. Siz benim aklımı değil de nefsimi kullandığımı sanıyorsunuz, meseleyi çarpıttığımı. Sizin söylediğiniz akıl değil nefsin ta kendisidir. Gibi şeyler. Hanefi fıkhını bilmeyen bir Hanefi tarih konuşsa neye yarar, Aselsan’da bilmem ne yapsa neye yarar. Tabi, cebine yarar.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Kafir ve katil

Hilal Kaplan, Google öyle diyor.
Taraf gazetesinde yazan Hilal Kaplan'la Twitter'da küçük bir sürtüşmemiz oldu. Kaplan, Hrant Dink konusunda hepimizi utanmaya davet ediyor. Bu saçma davete aksül amel gösterdim. Ama hadisenin aslını, amelin büyüğünü Taraf'ta "Ya katillerin safındasınız..." başlığı altında işlemiş Kaplan. Hrant Dink'in resmine rabıta yaparak yazmış yazıyı. Taraf'a abone olmadığım için yazının başlığı ve resme rabıta konusu dışında ne yazdığını bilmiyorum Hilal Kaplan'ın. Okumaya gerek olduğunu da sanmıyorum, en azından benim için şart değil. Beni ilgilendiren bir Müslüman olarak bir siyasi cinayette ya katilin ya maktulün safında olmaya zorlanmak. Saf iki manaya gelir. Savaşta ve ibadette saf tutarsınız. Ermenilerle ya da Türkiye Cumhuriyeti'yle savaşta değilim. İbadet esnasında birlikte saf tutacağım insanlar da kafirler değil Müslümanlar, müminlerdir. 

4 Ocak 2011 Salı

haydi! sokağa dön.

Dışarda başkaları var, içerde benden başkası yok. Evden çıkasım gelmiyor nefret ediyorum bu durumdan. Evden çıkası gelmeyen insan evde de birşey yapamıyor çünkü. Hakan abi “çok umutsuz zamanlarım da oldu şimdi iyimserim” gibi bir şey söylemişti. 71 doğumlu ama. 40 yaşında söylüyor bunu. Ben söyleyemiyorum. Umutsuzum. Kişisel bi beklentim yok. Mesele o değil. Umutsuzluğum başka şeylerden kaynaklanıyor. Manisa Gördes’te Mehmet Akif Ersoy okulunda öğretmenim. Salı hariç her gün okula gidiyorum. Çocuklara “eraeytellezi yükezzibü…” gibi şeyleri ezberletiyorum mesela. Ümitsizliğim bu yüzden. Bu böyle öğretilmez. Öğretmeyi de canım istemiyor zaten. Başbakan bir yerde çıkıp konuşmasına Türkçe besmeleyle başlıyormuş: rahman ve rahim olan Allahın adıyla. Böyle bir şey de yok. Besmelenin Türkçesi “bismillahirrahmanirrahim”dir. Dedem rahman ve rahim olan allahın adıyla lafından bir şey anlamaz. Ama besmeleden anlayacağını anlar. Ümitsizliğim bu yüzden. Başörtüsünden değil ama başörtülü insanlardan nefret eder hale geliyorum yavaş yavaş. Ya da geldim bile. Evin karşısında yüksek okul kafesi var. Sigara içmek için balkona çıktığımda canım sıkılıyor. İçeriye girince bir sigara daha yakıyorum. Genç olmak diye birşeyi hiç yaşamadım. Sebebi ortalıkta gezen gençler. Buraya gelirken Manisa’dan Akhisar’a geçiyorsunuz, ordan buraya. Akhisar otobüsündeki muavin “Abi Gördes küçük yerdir taam mı, kız gelmiş üniversiteye İstanbul’dan erkek bulamıyo Gördes’te. Kızlar motordur anlayacağın kolaydır orda,” gibi şeyler söyledi. Genç olduğum için söyledi bunu. Genç adam napacak Gördes gibi bir yerde demek istiyo. Yani. Biz gene iyiyiz ama yine de bombokuz. Büyüklerimiz iyi sabrediyor bize. Ankara’yı özlüyorum şimdi. Sadece ama sadece Orhan abinin dükkandan Hakan abinin eve kadar yürümek için. Ayrıldıktan sonra konuştuklarımızı cep telefonuma mesaj olarak kaydetmek için. Burda ev arkadaşlarımdan birisi ülkücü, diğeri nurcu. Meslektaşlarımın yarısı hisse senetleriyle meşgul, yarısı avon kataloğuyla. Genç yok diyordu İsmet Özel, çünkü yaşlılarımız yok. Evet, yok.
Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Bu birkaç basit cümle dergiyi kitabı defteri şiiri yazıyı tekrar masaya koymamı sağlayacak. İnşallah. “Umutsuzluk en büyük günah” diyor Erhan Güleryüz. Biliyorum. Sokağa çıktığım zaman kendimi gerçekten sokakta görmek istiyorum. [Popülist psikoloji] İçerden bıktım. Dediğim gibi içerde kimse yok.
Dışarısı insan dolu.

Taraf, Radikal okuyarak zihni bulanmış İslamcı kardeşlerime

Üstelik kalkıp acaba neden Kürtçe konusunda fetvayı cevaz vermiyoruz diye üstümüze geliyorlar. 1. Kürtçenin resmi dil olması teknik olarak imkansıza yakındır. 2. Şart da değildir; bir katkısı olmayacaktır. 3. Kültürle veya sivil alemle hiçbir ilgisi yok, direkt olarak Türkiye-Avrupa gerginliği tarihinde bir momentumdan ibarettir. Tasfiye veya Hece dergilerini çıkaranların bunları anlayacak zihin açıklığı ve dürüstlüğe sahip olmadığı belli, siz dinleyin bari. Söylediklerimin ulusalcılıkla, Türkçe meftunluğuyla bir ilgisi yok. Kürtçe birçok insanı şu veya bu nedenle rahatsız edebilir. Beni etmiyor. Kürtçeye birçok insan şu veya bu nedenle sempati besleyebilir, ben beslemiyorum. Çocukluk atmosferimde işitmeye alışık olduğum dillerden biri olduğu için Kürtçe bana doğal geliyor, hepsi bu. Doğal ve yörel. Dolayısıyla da neden Kürtçe'yi yüzlerce diğer yörel dilden ayırdederek savunmam yahut övmem gerekiyormuş, anlamıyorum. Sivil olarak anlamıyorum yani. Sivil hayatta, Terekemece veya Karaçayca nasıl ölüp gidiyorsa Kürtçe de ölüp gidecektir. Bunun acısını o dilin konuşanları, yaşayanları yaşar, başkası pek anlamaz. Tasfiye'deki arkadaşlar pece soba, şüşşeye cam, ataya baba demenin acısını nerden bilecek? Ben Kürdü anlayabilirim, biraz. Ama sadece biraz. Sonra masaya oturup ortak dilimizle, yani modern Türkçeyle, nasıl diyorlardı eskiden Beyoğlu lehçesiyle konuşmaya başlarız. Burada yazdıklarımı sobaya hala peç diyen annem bile anlayabiliyor. Adamlar anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler filan ama Ulusal Dil mevzuunu başarıp bitirdiler. Okulla, devlet dairesiyle, TRT'yle mereteyle hepimizi aynı dili konuşur hale getirdiler. Bundan sora etnik geriye yürüyüşle hiçbir yere varılmaz. Tarih mevcut olmak üzerine kuruludur. Mevcut olmak için hepimiz Türkçe konuşuyoruz, Türkçe yazıyoruz. Bundan sonra ne olacaksa bunun içinde olacaktır. Ki artık Türkçenin resmi tek dil olup olmamasının da önemi kalmamıştır. Devlet kendine güvenirse Kürtçe televizyon açtığı gibi ikinci bir resmi dili de resmen ilan ve kabul edebilir. Tanzimat yapar yani. Her şey aynı kalsın diye her şeyin yerini değiştirebilir. Bunun karar merciinde olmadığımıza göre ve bana göre şu anda devlet de karar mercii olmadığına göre, buradan devam etmeye ve Taraf, Radikal yahut Birikim, Ekspres okuyarak kalbi ve kafası iyice karışmış saf Müslüman arkadaşları tuttukları yolda kendi hallerine bırakmaya mecburuz.

İkinci dersin ardından

Popülist Kültür Derneği'nde gerçekleşen popülist psikoloji derslerinin cumartesi ikincisi gerçekleşti. 15 günde bir yapılıyor. Bu ders neye lazım. Ne anlatılıyor, ve bundan ne murad ediliyor. Psikoloji dersinin popülist olması iki anlama geliyor. Birincisi bu alanda formal eğitim almayanları da muhatap alıyor. Yani mesleki terminolojiyi bilmek şart değil. İkincisi de bu derslerde modern zamanlarda ortaya çıkan tüm bilimler gibi psikolojinin de halka karşı ya da halkı görmezden gelen teori ve uygulamaları açık ediliyor. Derste geçen akılda kalıcı bir örneği paylaşayım. Şiddet mesela modern psikolojinin hakim diline göre asla kat'a uygulanmaması gereken bir caydırma, cezalandırma yöntemi. Bunun yerine modern psikoloji "görmezden gelme" metodunu uygulamayı tavsiye ediyor. Yani mesela çocuk dikkat çekmek için yaramazlık yapıyor. Siz de ona istediği dikkati vermiyor, görmezden geliyorsunuz dolayısıyla davranış sönüyor. Uygulayanı amacına ulaştırıyor ama kesinlikle eğitsel değil bu. Çünkü ilişki kurmuyorsun, kurmadığın için birşey inşa edemiyorsun. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterme imkanını kullanmıyorsun. Küslük de yok barışma da. Doğru da yok yanlış da. Cezalandırma da yok bağışlama da.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Nasrettin Hoca, halk, sanat. Orhan Veli

Hoca fakir bir adamdır. Kıt kanaat geçinir. Geçinebilmek için çalışmak zorundadır. Tarlaya gider, oduna gider, pazara gider. Borcunu ödemekte güçlük çeker, ziyafetleri kaçırmaz, ara sıra -beceremez ama- ufak tefek bir şeyler aşırmaya kalkar, eşeği ölünce matem tutar. Bütün bunlar fıkralarında pekâlâ görülebilir. Böyle olması da tabiidir. Madem ki Hoca'yı halk icat etmiş, halka benzeyecektir. Hoca, gerçekten, zaafları, sıkıntıları, kusurları, korkuları, kısacası her şeyiyle, tam bir halk adamıdır. Bu saydığım hallerse insani haller. Halktan olmak, insan olmayı gerektiriyor. Bu olay, ayrıca, bizi bir gerçek üzerinde yeniden düşünmeye sevkediyor. O gerçek de şu: Yaşayacak sanat, zümrelere değil, halka dayanan sanattır. O da bize insanüstünün değil, insanın halini anlatır.

İki resmi dil, ama hangi ikisi?

Bir "İki Resmi Dil" sarası politik toplumu ve politik toplumun kıçının dibini tutmuş sözde sivil toplumu sarmış görünüyor. İki resmi dil olur, üç resmi dil de olur. Ama Türkiye'nin mevcut şartlarında Türkçe ayarında bir resmi dil daha çıkarabileceğimize inanmıyorum. 150 yılda resmi Türkçeyi zar zor yarattık, bir iki yıl içinde resmi bir başka dil yaratabileceğimize dair hiçbir işaret almıyorum. Kürtçe? Hangisi? Veya neden Terekemece olmasın? Azerice olmasın? Pomakça, Arnavutça, Boşnakça? Arapça yahut Çerkezce olabilir, de hangi Çerkezce. Karaçay Çerkezcesi olabilir mi mesela? Abhazca? İkinci resmi dil olursa, ancak süs olur. TBMM Resepsiyon Davetiyesinin ikinci sayfasında şudur budur demekten başka hiçbir hükmü olmaz. Kaldı ki bir başka resmi dil için enerjisini sarf edecek olan kim? Bunu savunan orospu çocuğu liberaller mi? Terekemecisini de söyleyebilirim bunun, pij liberal. Kürtçesini de deneyelim, en azından çocukluğumdan kulağımda kaldığı kadarıyla veledi zina liberalê! Ben hazırım, devleti aliyye de hazırsa iki hatta yirmi iki resmi dile geçebiliriz. Ben orospu çocuğu liberalin her yirmi iki dildeki karşılığını öğrenmeyi taahhüt ediyorum.