26 Eylül 2010 Pazar

Kitap okuyarak mı popülist olacağız?

Turgut Özal
1920 Ankara'sının veya daha kötüsü 1860'ların Rusya'sının halkçılığına takılıp kalırsak evden sokağa çıkamayız, kimseye de zerre kadar faydamız dokunmaz. Popülizm bizler için bulunduğumuz yeri keşfetmenin ve o yeri yeniden icat etmenin bir yolu olmalı aynı zamanda. Kimlik politikaları tarafından yıldırılmış, ılıştırılmış, sindirilmiş orta sınıflara na-mensubiyetimizi kararlı bir şekilde ortaya koyduktan, bir başka deyişle kafa kaadımızın kimlik hanesini sahiden olduğumuz ve inandığımız esaslar (Müslümansa Müslüman, komünistse komünist) dışında boşaltarak, bizden başka kim var ve ne oluyor gibi daha ilişkisel, dolayısıyla ahlaki ve sonuç itibariyle hayati soruları teker teker sorup cevaplama aşamasında bize daima yardım edecek popülizm. Kim olduğumdan eminim zannedersin ama dünya çapında yapılan küçük bir ayarlama hayatını, hatta aklını alır. Sen de bana ne oldu der durursun. Yoksulluk görmesen de yoksun kılınabilirsin ve kendinden yoksunluk ise yoksulluktan daha fena bir şey. Yiyeceğini zor bulan biri kim olduğunu bilmeyene göre daha mutludur. Bunu bir düşünelim.

Sadece kitap okuyarak veya kültür edinerek, halk kültürünü saygıyla selamlayarak veya halk kültüründen esinlenip sanat eserleri ortaya koyarak popülizm vazifemizi tamamlayamayız. Ama 1920 veya 1860'ta değil 2010'da Türkiye'de, genellikle İstanbul'da olduğumuz idrakine ulaşmamızda okumak ve yazmak da rol oynayacaktır. Bunları okuma yazma zevkiyle değil gerçekle donanma kastıyla yaparsak daha çok şey çıkarabiliriz bu araştırmalardan. Mesela "günlük hayat politikaları" hem düşünce açısından yeni ve önemli bir başlık, hem de bizzat günlük hayat içinde yapmamız veya yapmamamız gerekenler konusunda bir hayat dersi de olabilir. Michel de Certau veya Paul Ginzborg bize önder olabilecek kişiler değil. Fakat bu tür yazarlardan edinilecek çok şey var.

Dün akşam, ne zamandır kafamı kurcalayan bir meseleye, popülizmle iktidarın oyunlarını nasıl ayırt edebiliriz, ki leğendeki kirli suyu dökerken bebeği fırlatmayalım meselesine Paul Ginzborg okurken bazı yarı cevaplar buldum. Popülizmi Ginzborg olumlu anlamda, tam Türkçesiyle halkçılık olarak kullanırken; kliyentalizm ve patronajdan söz ediyor. İktidarın kendisine bağlılığı desteklemek, yeniden iktidar olabilmek ve muhaliflerini sindirmek için yandaşlarına kamu kaynaklarını kullandırmasına kliyentalizm deniyor. Türkçesi himayecilik. Yani bir parti hükümet veya belediyeyi ele geçirince normalde herkese ait olan kamu imkanlarını akrabalarına, seçmenlerine peşkeş çekiyor ve bu popülizm değil kliyentalizm oluyor. Türkiye'de bu tür politikalara genellikle "popülizm" deniyor, ama "yandaş" kelimesi de ayrıca kullanılıyor tuhaf bir şekilde. Popülizmin tek yandaşı tüm halktır. Zaten burada ayrımlara giderseniz, halkın bir kesimini halk, başka bir kesimini başkaları (namı diğer öteki) diye koyarsanız faşizme saplanıyorsunuz demektir. Himayecilik, kadrolaşma, peşkeş çekme, torpil vb. politikalar rasgele ve az yapıldığında yapanların kişisel kokuşmuşluğu olur; ama uzun vadeli hükümet, yerel yönetim politikası haline gelirse halkı bölecek ve çatışma nedeni olacaktır. Ki Türkiye'de CHP yandaşçılık, himayecilik, torpilcilik, kadrolaşma, patronaj gibi politikalarda bugün muhalefette iken bile etkili olmasını sağlayacak çok uzun ve günahlarla dolu bir tarihe sahip. DP-AP-ANAP toplamı CHP'nin onda biri etmez. Çünkü yandaşçılığın, himayeciliğin şahı Türkiye'de bürokrasidir ve bürokrasi Türk sağının eline yeni geçiyor. Bundan sonra sağ politikalardan korkulmalıdır, en azından korkulabilir. Fakat bundan öncesi için "Ortanın Solu"nun vesayeti, himayeciliği, biatçılığı, kadroculuğu Türkiye'de ekonomik ve sosyal hayatın karakterini belirlemiştir.

Diğer terim patronaj. Buna himayecilik, vasilik, vesayet denilebilir. Popülizmle vesayet Türkiye'de halkçılık adı altında sürekli karıştırılıyor. Halkı çocuk, kendini ebeveyn yerine koyanlar halkçılığı batıra batıra bugüne getirdiler. Alay edilesi bir budalalık halindedir halkçılık bugün. Halkçılıkla ilişkisi yok denecek kadar az olduğu için bu böyledir elbette. Halk diyor adam ama kastettiği kendi ideolojik çevresi. Yani bir vilayet, bir mezhep, yahut bir partinin seçmenleri veya sempatizanları. Bazı partilerin 300 kişiden ibaret "halkları" var. Oysa halk nüfusu nüfusun ezici çoğunluğu olmalıdır, halkın gerçek ve değişmeyen anlamı budur. Proje ve fikir de dahil hiçbir şey üretmek zorunda olmayan kişiler dışında herkes şu veya burada, şu veya bu kadar, şu veya bu gruba nispetle halktır. Büyük bir şirketi yönetenler veya bir bakanlıkta veya kuvvet komutanlığında önemli mevkide bulunanlar bile iş ve fikir üretmedikleri halde işsiz kalacakları ihtimali kadar halktırlar. Bir albay mesai saatleri dahilinde üniformasını çıkarıp kafasına göre gezmeye gidemez. Bu durumu onu halktan biri yapmasa bile çok yaklaştırır. "Bıktım çalışmaktan" diyebilecek herkes halk olmaklığın zevkinden (ki o da acıdan zevk almak anlamındadır, acıdan alınan bu zevk bizi hayatta ve motive kılar) nasiplenmiş demektir. Yoksa öbür türlü her insan bir diğerine göre imtiyazlı veya iyi durumda olabilir. Şu dakikada benim bir işim yok, böylece ailelerinden harçlık alan öğrenci arkadaşlara göre bile olumsuz durumdayım ama yarın yeni bir işe başlarsam madunların, işsizlerin, öğrencilerin, asgari ücret çalışanlarının çoğunun önüne geçmiş olacağım, ekonomik olarak. Bu dalgalı durumu toplum çoğunluğu yaşar. Hayatında en az bir kere düşüp kalkan herkes halktır. Ruyi zeminde Firavun gibi yaşayanlar dışında herkes genel halk kapsamı içindedir. Ama bazı kesim ve gruplar kendi kişisel veya grupsal çıkarları genel halk çıkarlarına ters olduğu için, halkın iyiliği ihtimaline de karşı çıkarlar. Çünkü dağdaki çobanın oy kullanması politika ve seçimler bakımından her birimizi sıradanlaştırır. Köylünün evine televizyon ve buzdolabı alması (kapitalistleri zengin etmekle birlikte) kent nüfusunu sıradanlaştırır. Ama aynı çoban ve köylü, çocuğunu okutursa, asıl o zaman sahip olduğumuz ortalama ayrıcalıklar (mesela Beşiktaş taraftarı olmak bile) güme gidecektir. Zaten Beşiktaşlılık bunun için ayrıcalıktır. Zaten bu yüzden bir gün herkes Fenerbahçeli olacaktır. İkisi de sadece temenni, ikisi de sadece davranış tarzı. Sonuçta çoğu aynı durumda insanlar. Bazıları farksızlıktan, sıradanlıktan mutlu olurken, bazıları da aynı sıradanlık içinde sözde fark yaratma yolunu tutuyorlar. Bu yüzden de Fenerbahçe stadı Fenerbahçeliler tarafından, diğerlerinin stadı Fenerbahçelilerin vergileriyle devlet tarafından yaptırılır. Spor sadece bir gösterge tabii, fazla abartmamak lazım. Ama Mesut Yılmaz ve Mehmet Ağar'ın Galatasaray üzerindeki patronaj ve kliyentalizmi de unutulacak gibi değil. Ecevit'in Zonguldak, Erdoğan'ın Rize, Demirel'in Isparta kliyentalizmleri gibi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder