30 Ağustos 2010 Pazartesi

Tasavvuf, halkçılık

Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez, diyor Geylani Hazretleri. “Şeriata aykırı bir hal içinde uçarken görürseniz, vurup düşürün beni.” diyen yine Geylani Hazretleridir. Hal; insanın kendini bilmesi, dünyadaki yeri tespit etmesi demektir. “Dünyada garip bir yolcu gibi ol” demenin anlamını kavramaya çalışmaktır tasavvufun özü. İslam gariplerin dinidir, her şeyini kaybetmeyi göze alanların dini. Hz. Ebubekir’in açlıktan ciğerleri kokmuştur. Peki neden ve niçin? Cenneti istediği için mi, biraz da mistik falan olayım diye mi? Sadece Hz. Ebubekir mi, bütün sahabe için bu geçerlidir. Bunlar çok soyut ve anlaşılmaz şeyler mi? Halk için değil.

29 Ağustos 2010 Pazar

Püritenlik düşünceye düşman

Kavram düşkünü insanların, püriten bir anlayışla nasıl kendilerini ve düşünce yöntemlerini temize çıkardıklarına şahit olmak çok tuhaf bir durum. İnsan bu pirupak durum karşısında ne diyeceğini pek bilemiyor doğrusu. Gerçek karmaşık bir şeydir ve püritenlik düşünceyi tek başına ele geçirmeye kavramaya yetmez. "Bir kavramın oluşum süreçlerinin, tarihî ve kültürel alt yapısının bulunmadığı bir yerde o kavramı kullanmanın doğuracağı tek şey kavram karmaşasıdır" tarzında büyük ama boş laflar etme talihsizliği de bu püritenliğin kurbanı olmaktan öte bir şey değildir. Püritenlik hatasız, kusursuz olma iddiası taşır ve her seferinde çuvallar. Çuvallar çünkü insan fıtratına aykırıdır. Zira, Orhan Gencebay'ın tabiriyle hatasız kul olmaz.


27 Ağustos 2010 Cuma

Haşmet Babaoğlu halkı tarif ediyor

"TUZU KURU KESİM YARDIM EYLEMLERİNE İNANMIYOR"

Pakistan'daki sel mağdurları için Türk halkının her kesimi seferber oldu. Memurlar kendileri için hükümetten zam koparmaya çalışıyor ama  öbür yandan belki aldıkları zamdan fazlasını yardım diye yolluyorlar. Bu toprakların insanının merhameti ve yardımseverliği açlığından, yoksulluğundan önde gidiyor. Ne diyorsunuz bu duruma?


Haşmet Babaoğlu:  Evet, bizim insanımız böyledir. Hala böyle... Özellikle de yoksullar, yoksulların; mağdurlar, mağdurların halinden anlıyor. Asıl problem çok küçük bir kesimin bakışında! Tuzu kuru ve toplumun diğer kesimlerine tepeden bakan bir üst ve orta sınıf kesimi var ki, onlar her şeyden kuşkulanmayı, her yardım eylemini güvensizlikle sorgulamayı marifet biliyor! Kendi toplumlarının derin ve yaygın merhametini sadece büyük depremler ve sel felaketleri sırasında fark ediyorlar...  Oysa gelin herhangi bir zaman Fatih'e çıkalım, Bağcılar'a, Ümraniye'ye gidelim! O zaman göreceksiniz ki, bırakın Pakistan'ı, seli, depremi; Afrika'da küçücük bir bölgedeki açlık için, Asya'nın bir bölgesinde giderek büyüyen yoksulluk için açılmış yardım kampanyalarının pankartları ve yardım büroları var. Tuzu kurular kendi yaşadıkları mahallelerde bu türden sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına rastlamadıkları için insanımızın bu hasletlerinin kaybolduğunu sanıyor ve gördüklerinde de şaşırıyorlar. Evet, bozulduk, bozuluyor, yozlaşıyoruz da. Evet, hastane kapısına tekerlekli sandalyeyle getirilen bir hasta ayağa kalkıp giderken hastanenin tekerlekli sandalyesini de çalıp arabasının bagajına atıyor! Maalesef! Fakat medyanın sunduğu gibi geniş kesim bu vicdansız "gemisini kurtaran kaptanlar"dan, bencil cimriler ve hırsızlardan oluşmuyor! Hayır!

Brecht'in Me-Ti'sinden...

Mi-en-leh'in derneğini kurduğu dönemde onunla geçinmek çok zordu. Çünkü Mi-en-leh çok sert bir disiplin uygulanmasında diretiyordu. Öğretmeni Le-peh, ona şöyle dedi: Ancak sana boyun eğmeye hazır bir avuç insanla birleşirsen, demircilere zafer getiremezsin. Demirciler de tek başlarına çok güçsüz oldukları için başka savaşçılarla birleşmek zorundadır. Mi-en-leh buna şöyle karşılık verdi: Sabancılar tam da ittifaka ihtiyaç duydukları için disiplinli olmak zorundadırlar. İttifaka girmek isteyen, kendi içinde bir bütün olmalı; bu yapılmazsa dağılmalar olacaktır. (11)

Mi-en-leh şöyle dedi: Yalnız kendi vicdanının sesini dinlemek, yalnızca kendi düşüncelerini temel almak, başarısızlıkla sonuçlanan her girişimden sonra kendi inine çekilmek, hep tüm yeniliklere yönelik olmak, kendini her zaman en önemli davalar için saklamak, yalnızca düşünceyi hareket noktası almak, yalnızca tehlikeleri sevmek -bunlar derneğin dışında da yapılabilir. Dernekte ise zafer mücadeleyle gelecektir. (18)

Bertolt Brecht, Me-Ti'nin Özdeyişler Kitabı, Çev. Ahmet Cemal, Alan y. 1982.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yoksulluk

Kendi için üzülmez yoksullar. Kendi olamayacak kadar kendilerinden geçmişlerdir. Sınırını bilendir yoksul. Eksiğini fazlalığını. Kendine ayakkabı alamadığı için üzülmez yoksul. Ama çocuğuna alamadığı ayakkabı için dünya bin defa yıkılır başına. Sırtındaki yırtık gömlekten gocunmaz; çocuğuna yeni bir gömlek alabilmişse dünyalar onun olmuştur. Biz onlara acıyarak bakarız, nasıl olsa her şeyimiz tamdır, mükemmeldir. İslamcıyız, iyi adamlarız onların hakkını savunuruz arada bir. Yoksullar için yola çıkarız bazı bazı. Sen elindekileri kaybetmekten korkuyor musun, o zaman önce kendin için üzül. Yoksul, taştan ekmeğini çıkaracaktır. Sen sadece taşın övgüsünü yapıyorsun. Taşa elin hiç değmemiş. Sen dünyaya kafa tutuyorsun ama dünya hiç başına yıkılmamış. Kendi korkularını hakikat sanıyorsun. Tok olduğun için, şükür onlar gibi de olabilirdik diyorsun. Şükür Allah’adır; sen malının bolluğuna tapınıyorsun. Yoksulun başı öne eğiktir, boyun eğenler kötüdür diyorsun. Yoksula boyun eğdirenin ne olduğunun farkında bile değilsin; çünkü sen bizzat osun. Yoksul soluk aldığında başını göğe kaldırır ve Allah der. Rızkın Allah’tan olduğunu bilir; isyanı da itaati de bunun içindedir. Sen ne kadar çok büyürsem o kadar çok güçlenirim diyorsun. Yoksula gönderdiğin yardım paketinin altında şirket reklamın durur. Sağ elin verdiğini sol el bilmeli ki, sağ elimle verdiğimi sol elimle geri alayım. Erzurum’dayız, kış kıyamet. Erzurum’da kenar bir mahallede ev tutuyoruz, kış kıyamet. Odunumuz yok, kömürümüz yok, kış kıyamet. İslamcı geçinenlerin yanında da kalmışız; biliyoruz ki herkes kendinin başının çaresine bakacak. Gece için korkuyoruz. Kapımız çalıyor, kenar mahallenin kenarda kalmış insanlarından biri. Tenekeden bir soba getiriyor, bırakıyor kapıya. Biraz sonra kucağında odunlarla geliyor, bırakıyor kapıya. Ramazandayız, kış-kıyamet, yemeğiniz yoksa akşam bekleriz, diyor. Hani lan herkes kendi başınaydı. Tam da böyle değildi, karşılığında alabileceğin daha değerli bir şey varsa o zaman verirsin, o zaman işte “biz”dik. Akşam evde soba yanıyor, sobanın üstünde çay. Rızkın nereden geleceği belli mi? Yoksulluk nedir, kendi için üzülmek değil; sevdiklerine ulaşamadığı için üzülmektir. Hayat çok acıtıcı bir şey. Hakikat çok acıtıcı bir şey. Zulme uğramak, hakkının elinden alınması çok can acıtıcı bir şey. Günyüzü görmek der halk. Günyüzü görmemek çok acı bir şey. Ama yoksul can acısı nedir bilmez; çok çabuk geçer onu. Ya boynuna bir ip geçirir yada taşı sıkar ekmeğini çıkarır, her türlü güce karşı. Sen halk hakkettiği gibi yönetiliyor diyorsun, halkın önüne sürülenden haberin yok. İftira atıyorsun, Kuran’dan ayet sunuyorsun. İftira büyük günahtır. Halk büyük günahlardan nefret eder; büyük günahlara bulaşsa da en azından bulaştığının günah olduğunu bilir. Kendini bilir; sen kendim diye kimi biliyorsun, inandığın Allah, halkın Allah’ı değil. Allah kimsesizlerin Allah’ıdır. Sevdikleriyle sınananların Allah’ı.

Popülist ressamların atası: Bruegel

Bizim Mehmet Siyahkalem'e benzetilebilir mi? Olmaz herhalde. Bruegel'i Brecht de çok seviyor. İsabet. Efsanevi ya da masalsı bir hikayeyi (Ikarus'un Düşüşü, Tembeller Diyarı vd.) çizerken de işi tersine çeviriyor Bruegel, insanın günlük hayatının esas olduğunu, beşeriyetini vurguluyor, tabir caizse efsaneye haddini bildiriyor. Resimlerinin her köşesinde ileri derecede bir dikkat, incelikle seçilmiş ayrıntılar, oyunlar görülebiliyor. Felemenk atasözü ve deyimlerini, çocuk oyunlarını filan çizecek kadar da ilgili insan hayatıyla, diliyle, kültürüyle. Köylüleri (köy şenliği, köy düğünü vd.), çiftçi, hayvancı, avcı, dilenci, deli ve körleri resmeden tabloları var. Ana konusunun, malzemesinin bunlar olması da değil mesele. Bakış açısı, bu insanların hayatında nereye baktığı asıl dikkat çekici olan. Beşeri olana, insan hayatına, hayatiyetine ait olana bakıyor. Sosyolog, antropolog, folklor bilgini, kültür tarihçisi de sayılabilecek popülist bir ressam Bruegel. Haza popülist.

Öğrencinin ölümü


Yazın harçlık için İstanbul'da inşaatta çalışan Muğla Edebiyat 2. sınıf öğrencisi Ağrı Tutaklı Ömer Çetin 4. kattan düşerek hayatını kaybetti. Allah rahmet etsin.
İstanbul Ataşehir’deki Rotary Lisesi’nin inşaatında çalışan Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Edebiyatı 2. sınıf öğrencisi Ömer Çetin (20), üçüncü kattan düşerek hayatını kaybetti. Çetin’in okul masraflarını çıkarmak için günde 30 TL yevmiye ile çalıştığı, geceleri de inşaatta kaldığı belirtildi.

24 Ağustos 2010 Salı

Neden şiirden söz etmiyorum?

İsmail Pelit bana terstir ama sorularıyla genellikle verimli bir düşünme edimine iter beni. Bu sefer fazla düşünmeyeceğim, çünkü binlerce kere söylediğim gibi popülizm çıtkırıldım düşünceye ve düşünmeye karşı bir tutumu da zorunlu kılıyor. İsmail Popülist blogda neden şiirden söz etmediğimi soruyor. Ben yoksulluktan söz etmek, yoksulluk konusunda ne düşünmemiz, ne yapmamız gerektiği konusunda konuşmak istiyorum ve İsmail bana neden şiirden söz etmediğimi soruyor. Şiirden de akademik çalışmalardan da söz edilebilir. Yeri geldikçe de ediyoruz. Fakat Türk şiirinin hali ortada. Haydar Ergülen Çarşamba Postanesi diye çağrışımlar, kelime oyunları, hayaller üzerine kurulu bir şiir yazmış. Hoş tarafı var şiirin. Ama asıl olanla, dünyayla, halkla hiçbir ilişkisini kuramadım. Neden söz edeyim ki böyle bir şeyden? Ya da bana gelen şiirlerin çoğu "Ben ben ve den den" şeklinde devam ediyor. İsmail Pelit'in yaptığı gibi şiirin, kültürün üstüne kapanan metinler de çok. Ezra Pound'un mısraları üzerine kurulu bir hikaye yazdı, yayımladım; ama Ezra Poun mısraları değildi yayımlama sebebim. Okunabilir, eğlenceli, zekice yazılmış, halka ait figürleri de çok güzel devindiren, konuşturan; yani baya baya popülizme kayan bir hikaye olduğu için yayımladım. İsmail Pelit kendindeki popülist cevheri fark etmek istemeyen, şaşkınlığı, çekingenliği, mükemmelciliği tercih etmek isteyen bir karaktere sahip. Binlerce sorusu var. Benim bir tek sorum bile yok. Ben göğe bakınca gereğine göre yağmur veya güneş, yere bakınca da ihtiyaca binaen çim, asfalt ya da tarla görmek istiyorum. Hepsi bu. Türkiye'de büyümeye rağmen yoksul sayısında hiç görülmemiş bir rakam ortaya çıkmış. Resmi verilere göre, evrensel yoksulluk sınırı altında 14.1 milyon insan yaşıyor. Ki bundan biraz daha fazlası da sınırın hemen üstünde. Bundan daha mı gerçek şiir, Allah aşkına? Şiir bunun bir parçası değilse ben o şiirin avradını...

Ashab-ı Kiram: Halkların halkı

"Sizin en hayırlınız halka faydalı olanınızdır." Hadis-i Şerif

Popülizmi önermeye başladığımızdan beri modernizm ve İslamcılık adına buna karşı çıkanlar oluyor sık sık. Modern şiir ve İslamcılık ideolojisi meğer ne elitist şeylermiş ki bizim halkı ve halkçılığı savunmamız kendilerini bu iki yola mensup (birçok durumda ikisi birden) sayan kişileri aleyhte tezahürat konusunda eyleme geçiriyor. Cemaat.Com sitesi üstüne vazife değilken halkçılık aleyhine sözde İslami bir yazı karalamış. Bu yazının iler tutar tarafı yok, safsatadan ibaret. Yok Peygamber Efendimiz Ebu Cehil'e gitmişmiş defalarca filan. Gitmiş ama ne cevap almış? Peki asıl adı Ömer olan bu adama Ebu Cehil ismini kim takmış? Gene Rasullullah değil mi? Zenginleri şiddetle uyaran, zenginlerin çoğunun azgın olduklarını dile getiren çok sayıda ayet ve hadis ne güne duruyor? Ve klasik bir şekilde bütün peygamberlere ilk uyanlar neden hep önce ve çoğunlukla yoksul halk kalabalıkları olmuştur? Sitenin adı cemaat, ama cemaatten haberleri yok. Ancak kendi sözde seçkinlik iddiaları, seçkinlik hayalleri var. Öbür dünyaya gittiğimizde bunları soğuk duş bekliyor. Allah her şeyin en doğrusunu bilir.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Angusların gelişi

Hayvancılığı öldürdüler, komisyoncular et fiyatlarını mahsus yükseltiyor... gibi iki farklı tez cümlesi vardır Türkiye'de hayvancılıkla ilgili. İktidar partisi komisyoncuları suçlar, ithal et getirme tehdidinde bulunur; muhalefetse iktidarın hayvancılığı öldürdüğünü söyler, ithal etin ithalatçılara fayda sağlamak için yapıldığını iddia eder. Bu konuyu hem yaşamış hem çalışmış bir insan olarak iktidarın da muhalefetin de meseleyi eksik ve yanlış analiz ettiğini, zaten samimi de olmadıklarını düşünüyorum. Anguslara bayıldım, onu da söyleyeyim; ama 72,5 milyon nüfuslu (insan nüfusu tabii) Türkiye'nin 3,5 milyon nüfuslu Uruguay'dan (Fenerbahçe'mizin yaşayan efsane stoperi Diego Lugano'dan maada şimdi de) Angus sığırlarını getirmesi gerçekten ilginç ve analize muhtaç bir durum. İthalat kesinlikle kötüdür gibi bir mantık burada işimize hiç yaramaz. İthalat her zaman iyidir gibi bir düşünce de saçmadır. Üretici insanlar ve onların geçindirdikleri diğer insanlar, tüketiciler, hayvan ve toprak nitelik ve niceliği, yem, ilaç, barınak; imalat ve dağıtım gibi onu aşkın ana başlık altında çok sayıda değişkeni olan bir konu bu. Ama günlük hayatımız açısından ve şehirleşme, sosyalleşme, hatta demokratikleşme açısından, dolayısıyla da ahlaki ve medeni açıdan önemli bir konu. Biraz girip çıkalım.

22 Ağustos 2010 Pazar

Cem Karaca - Kemal Sunal



Kralın Adamları


Adım Willie Stark. Mason City'denim.
Bir konuşmam vardı.
Bu eyalet ve ihtiyaçları hakkında.
Ama benim söylememin anlamı yok, eyalet sizsiniz.
İhtiyacınızı biliyorsunuz.
Pantolonlarınızın dizlerine bakın.
Mahsullerinize bakın.
Çocuklarınıza bakın.
Yırtık diziniz, çürük mahsulünüz...
ve cahil çocuklarınız var. Bu eyalet yüzünden.

Bir konuşmam vardı, ama artık yok.
Bay Duffy'nin şişman ellerinde şimdi.
Değil mi, Minik?
Haydi, göster herkese. Kaldır.
Onda olduğu için...
…benim başka şeyler söylemem gerekecek.
Sakıncası yok.
Çünkü söyleyecek başka şeylerim var.

Bağımsızlık versus istiklal

La Battaglia di Algeri, komünist bir İtalyan olan Gillo Pontecorvo’nun Fransa’nın Cezayir’den çekilme sürecini anlattığı filminin adı. Cezayir savaşı olarak Türkçeye çevrilebilir. Biz aynı savaşa Cezayir kurtuluş savaşı diyoruz. Cezayir İstiklal Harbi demek daha doğru olurdu. Ama dememişiz. Batı için bu savaş herhangi bir savaş. Ama belirli bir dizgeye dahil edilecekse sömürge karşıtı hareketler içinde değerlendiriliyor. Filmde de anlatıldığı gibi Sartre filan gibi dönemin Batılı entelektüelleri de konuya ilgisiz değiller. Sömürge karşıtlığı kültürel bir mesele olarak dönemin yani 60’ların gündeminde. Kültürel mesele demek kültür savaşı demektir. Bu savaşta taraflar kimler öncelikle bunu bir anlamaya çalışalım.


Sen ben yok, sadece halk var

Ezoterizm ve Halkçılık yazımdan alınanlar olmuş. Bir kere alınmak, kırılmak halkçılığın doğasına aykırı bir şey. Alınganlık aile içinde veya arkadaş çevresinde olması kabul edilebilecek bir şey. Bir halkçının halkçılık yolunda alınma hakkı yok. Küsmek, sıkılmak, kendini verememek, kalbinde bir karşılık bulamamak gibi şeyler halkçılık açısından birer süslü lükstür. Zaten benim o yazıda söylediklerim buna da çıkan şeyler. Ezoterizm alıngan olmakla başlıyor. Ben kimim, ben neden böyleyim, ben, bende, benden olanla olmayan nedir, alem nedir, felek nedir vesaire vesaire. Sol beyin hareketleri yani. Ben ezoterik yerine eksoterik olmayı, yani içe dönmeyi değil dışa çıkmayı başlatmak istemiştim. Görüyorum ki, sürekli Fayrap'ın, grubumuzun ya da İslamcı camianın içine dönmek zorunda kalıyoruz. Fayrap'ı, grubumuzu, İslamcı camiayı severim, sayarım, birçok duygularım da var bunlara karşı, karmaşık duygular; ama asla mesele etmiyorum. Bunlar çoğu zaman bizim sınırlarımızı (korkularımızı) yahut engellerimizi de oluşturan şeylerdir. İçrek, içsel sandığın şey çoğu zaman dıştan gelen bir baskının ürünüdür. Yani güvenlik alanımızı oluştururlar ama bizi asla Allah'a yaklaştırmazlar.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Ezoterizm ve halkçılık

Burayı ve genel olarak popülist kültür, popülist edebiyat yolunu felsefi ıvır zıvırı konuşun, tartışın, kukumav kuşları gibi, diye açmadık. Cahit Zarifoğlu bu lafı, yani kukumav kuşlarını "Türkiye darül harp midir, darül İslam mıdır?" tartışması için söylemiş. Siz gidin kukumav kuşları gibi tartışın bunu demiş. Bunun anlamı bir şey yaptan ibarettir. Bir şey yap iyi bir şey olsun. Yok kesin doğru nedir, ondan emin olabilir miyiz, Taraf gazetesinden kuşku duymama şansımız yok mu, Pınar Selek hayırhah biri olamaz mı, ruh ve nefs nedir, ne değildir, halk depresyona girer mi? Bunları ömür boyu kukumav kuşları gibi tartışabilirsiniz. Tartışmayın veya tartışamazsınız demem. Umrumda bile olmaz. Ben ordan geçmiş biriyim (sadece) ve bunun için umrumda değil bilhassa. Nasıl bilebiliriz, insan bir şeyi nasıl biliyor; bilmekle yapmak ilişkisi nedir... ben yıllarımı bu soruya verdim. Felsefe sıfır Fener iki diyorum şimdi. Bundan nasıl emin olabiliriz diyene de girişmem sonuçta. Ama gitsin fildişi kulesinde takılsın bu soruya lütfen, ben ordan ineli çok zaman geçiyor. Benim de sorularım var, ama bunlar hep hayatta kalmakla ilgili. Günlük ekmek, bir isim ve şeref sahibi olmak ve bizimkilerin ötekileri yenmesiyle ilgili hususlar.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Wikileaks: Halkın istihbarat sitesi


Kurucusu Julian Paul Assange onu böyle tanımlıyor. Wikileaks başta Amerikan hükümeti olmak üzere birçok hükümetin planlarını, gizli anlaşmalarını, işledikleri savaş suçlarını, yaptıkları mezalimi kağıtlarla, video görüntüleriyle ortaya koyan bir internet sitesi. Gizli belgeleri hükümet muhaliflerinin desteğiyle yani sızdırmasıyla ele geçiriyorlarmış. Sitenin kurucusu Assange'ın hackerlığının da sızıntılara katkısının büyük olduğu düşünülüyor. Sitenin masraflarını da gönüllü bağışlarla karşılıyorlarmış. Wikileaks bizdeki Taraf gazetesine karşılık geliyor. Fişlemelerin ifşasını, heron görüntülerini hatırlayalım. Diğer yandan Taraf da ilk çıktığı zamanlar okuyucularından maddi yardım talep ediyordu sayfalarında, hala öyle mi bilmiyorum. Yani arkamızda büyük adamlar yok demeye getiriyorlardı. Herneyse. Halkın olup bitenden haberi olmadığını, istihbarata ihtiyacı olduğunu düşünmek halkı hiç tanımamak demek aslında. Halkın gerçeği anlamak için belgeye ve video görüntülerine ihtiyacı yok.

Grup Yorum: Haklıyız kazanacağız

Eşi iftarda 'yemek yok' deyince kendini astı!

El arabası ile sebze satan Hacı Oruç, iftar için evine döndü... Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı...


17 Ağustos 2010 Salı

Madem herkes depresif...

Depresyon diye bir şey yoktur diye lafa girsem fazla abartmış olur muyum? Abartmış olayım, farketmez. Depresyon belli kriterler aracılığıyla tanımlanabilecek bir şey; bu tanımlanan, teşhis edilen kısmına klinik depresyon diyoruz ki bu sanılanın aksine öyle basit bir sıkıntıdan, üzüntüden ibaret değil. Ciddi, insanı ölüme götürecek kadar ağır bir çöküntü hali. Depresif olmakla, depresyonda olmayı karıştırmamak gerekiyor. Ekşi sözlük, ihl sözlük, iyi sözlük, kötü sözlük kısaca, zırva sözlük yazarı arkadaşların ağzında artık bütün deyimler çarpık bütün kelimeler kifayetsiz... Üşenmeyip baktm beşyüzün üstünde entry var ekşi sözlükte depresyonla ilgili, pek çok insanın hakkında en azından fikir sahibi olduğu ama kimsenin üzerine kafa yormadığı bir başlık. Size burda uzun uzun depresyondan, hangi yaklaşımların depresyonu nasıl tanımladığından, depresyonun sebeplerinden bahsedecek değilim. Basit, çok basit bir şey söyleyip geçmek niyetim.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Oruç tutmak, fakir olmak

Araplarda namaz, Türklerde oruç dinin son halkasıymış. Yani namaz kılmayan Arap, oruç tutmayan Türk müslümandan sayılmazmış, ya da kendini müslüman saymazmış. Oruç tutmayıp kendini en iyi müslüman sayan çok Türk gördüm ben. Ama ilişmek istediğim konu bu değil. İstatistikler. Her Ramazanda oruç anketleri peyda olur basında. Bu sefer pek fazla bir şey göremedik; ama şimdiye kadar yapılmış amatör ve profesyonel anketlere göz attığımızda, Türklerin oruca gerçekten de büyük değer verdiklerini, yüzde 85'lere varan bir oruç tutma yüzdesi olduğunu görebiliyoruz. Bunun gelir dağılımı istatistikleriyle örtüşeceğini düşünmüştüm. Haklı da çıktım. Nüfusun sadece yüzde 15 kadarı zengin sayılacak gelire sahip. Hiç oruç tutmayanların oranı da o civarda. Ve hemen hemen de aynı kişiler. Oruç tutma istatistikleri çok genel, bu yüzden de haddinden fazla şey açıklamasını isteyemeyiz. Ama oruç tutmakla fakir, fakire yakın olmak aynı şey bu memlekette. Manen böyle, ama maddi olarak da böyle olduğuna dair istatistiksel delil var. Orucun manasına da bir katkı kabul edilebilir bu durum. Bütünün parçası olmak demek oruç. Tek başına tutuyorsun, bedenen yapıyorsun bunu. Yapmazsan başkası oluyorsun ve bazıları da başkası olabilmek için orucu bırakıyor zaten. Üniversite için ya da çalışmak için büyükşehre gelenler mesela. "Liseyi bitirene kadar hep tutardım" diyen çok insan gördüm. Neyi tutuyorlardı da bıraktılar? Tabii ki asli unsura mensup olmayı, yerliliği, müslümanlığı. Bıraktıkları da odur büyükşehirlerde. Onları geri döndürmek zor. Mutlaka bir gerekçeleri var oruçtan ve müslümandan kaçmak için. Bırakalım kaçsınlar. Serbest irade daha iyidir. Liseyi bitirene kadar herşey çok kolay zaten bu memlekette. Lise biter, serbest irade gelir, namuslu musun gavur musun o zaman çıkar ortaya.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Vedat Türkali'yle Hikmet Kıvılcımlı ve İslamiyet hk.

Doğudan: 
Kıvılcımlı, İslam düşüncesi ve İslam tarihi kaynaklarıyla yakından ilgileniyor. 15 Ekim 1957 tarihinde Eyüp Meydanı’nda yaptığı, İslami motifler taşıyan seçim konuşmasında dine sosyalist bir yorum getiriyor. Örneğin bu konuşmada Kıvılcımlı, "kıyamete kadar yaşayacakmış gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et"; “insan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır” gibi sözlerden hareketle Vatan Partisi’nin kendini hak ve çalışmak gibi iki prensip üzerine kurduğundan bahseder. Ayrıca Hz. Muhammed’in sonuncu peygamber oluşunun, artık kanunları insanların yapacağı anlamına geldiğini; camilerin siyasi meselelerin konuşulduğu toplantı ve hesaplaşma yerleri olduğunu hatırlatarak bunlardan dersler çıkarılması gerektiğini belirtir. Bir yandan yaşamının sonuna kadar kendisini bir Kuvay-ı Milliyeci olarak gören, diğer yandan sosyalist düşünceye yakın duran Kıvılcımlı’nın İslami düşünce ile ilişkilenme tarzını siz nasıl değerlendirirsiniz? Eyüp Konuşması’ndan yola çıkarak, Sol-İslam bağlantısını bugünkü sol açısından nasıl değerlendirirsiniz? Kıvılcımlı bugün Eyüp'te konuşsa, neler diyebilirdi?


Vedat Türkali:

Eyüp Konuşması'na dayanarak sözünü ettiğiniz dinsel alıntılar üstünde durmak, âyetleri yorumlayarak çıkarsamalara kalkışmak uzun, ayrıntılı çalışma gerektirir. Dr. Hikmet’in Eyüp Konuşması'nda, âyetlerden, hadislerden alıntılarla vurguladığı noktalar, onun Marksist yöntemle İslam’a bakışının özeti gibidir. Sözünü ettiğim omanım Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde benim İslam’a, bir İslam ülkesi olarak toplumumuza yaklaşımım da bu çizgidedir. Doktor yaşıyor olsaydı ne derdi? Ne diyecek; “dediklerimi hâlâ mı anlamadınız? Hırsızın, sömürücünün dinlisine- dinsizine değil, sınıflarına bakın; sizi Allah Peygamber değil, mala, mülke tapan Ebu Süfyan tayfası soyguncular ayırıyor”derdi herhalde! Biz de onu diyoruz bugün... 
Tamamı için bk. 

İslam milleti var mıdır?

Yüzde yüz. Ama tamamı halktan oluşan, seçkinleri de halktan olan yahut halkçı olan, ama bunun dışında hiçbir silahı, vasıtası, ortamı olmayan bir millet. Cezayirliler Fransızca, Pakistanlılar İngilizce konuşur yahut konuşulanı anlar. Türkçe, Arapça, Farsça gibi dünyanın klasik dilleri arasında özel bir yeri olan, evrensel 3 dilden herhangi biri İslamların anlaşma dili değil. İslamın resmi temsil seviyesi yok. Hiçbir devlet, hiçbir kurum İslamı açıkça temsil etmiyor. İslamın anadili kuşdili, yaşama alanı ev ve sokaktan ibarettir. İslam zaten bir halk dinidir. Seçkinlere ancak halka hizmet ettikleri ölçüde yer veren bir dindir.

Halk futbolun neresinde?

Futbol halk için değildir halkın ta kendisidir, demiş Honduraslılar. Türkiye için şunu da ekleriz: Futbolun manzarası Türkiye’nin manzarasıdır. Evet, tribünlerde kafanızı bir tarafa çevirin, maçtan 3 dk önce gelip i-poduyla koltuğuna kurulan pijamalı taraftarları göreceksiniz, bakmaya devam ederseniz stat inlerken onların sessizliğine şahit olursunuz. 90+ dakikalara kalmadan, o dakikaların inancını, coşkusunu ve kederini yaşamadan da siktirip giderler. Onlara yakın bir mevkide localarında oturup puro tüketen yöneticileri ve yakınlarını görebilirsiniz, bunlar maç esnasında veya sonrasında ciddi bir olay çıkmadıkça diğer tribünlere uğramazlar, taraftarın yanından pek geçmezler. Başka bir tarafta kendini gösterme çabasındaki lümpen lavuklar vardır. Enteresanlık yaratmaya çalışan posterlerle 90 dakka kameraya oynarlar. Başka bir tribünde takımına kızması yahut sahip çıkması gereken yerde hakemin anasına küfreden kızlı erkekleri üniversiteli züppeler ve varoş pesimistleri. Bunlar futboldan anlamadıkları için mesela 2 maçta göğe çıkarttıkları adamı bir maçta yerin dibine sokarlar. Ama sinek vızıltılarının bir hükmü yok. İşte Avrupalı meşhur sinek, şu Fenerbahçe’nin 100. yılında binlerce dolar karşılığında senfoni yazan Fazıl Say, “37 yıldır Fenerbahçeliyim. Fenerbahçe’nin 3 bin nüfuslu İsviçre köy takımına elenme yavşaklığından utanıyorum” demiş.

10 Ağustos 2010 Salı

'Eski okuyucu'ya yeni tat: Zafer Yahut Hiç

Bilirsiniz ki Mustafa Kutlu yeni kitabı ‘Zafer Yahut Hiç’ ile yeniden okuyucuyla buluştu. Ya da tam tersini söylemeliyiz. -Okuyucu Mustafa Kutlu’ya, bir yıl aradan sonra, bu son kitapla, tekrar kavuştu. Ortada bir ayrılık da yok ama neyse…- Söyleyelim söylemesine de önce kitaptan memnun kalmayan elemanlara bir selam yollayalım.Dünya Bizim adlı sitede Mustafa Oğuz, Mustafa Kutlu’nun eserlerini eski okuyucusu için yazması gerektiğini söylüyor ve bu fikrini de yeni hikayenin eski hikayelerin tadını vermediğini söyleyerek destekliyor. Eski okuyucu ne demek? Hikayeler eskir mi? Kitaba dilimi değdirirsem tat alır mıyım? Size Dr. Oetker reklamını anımsatmak istediğimi düşünmeyin sakın. Bu soruları soracak ve bu yazıyı cevap vermek için de yazacak değilim. Yani aslında değildim ama artık farz oldu. Ama yukarıdaki sorulara değil de bahsi geçen yazıyı yazma zahmetinde bulunan arkadaşa olacak cevabımız.

Sanat düşünceye karşı

Avusturyalı yazar Thomas Bernhard'ın Avusturya'da düşüncenin gelişmediğine, düşüncenin gelişmesini istemeyenlerin sanatların en zararsızı olan müziğin gelişmesine destek verdiklerine dair bir tezi var. Şöyle diyor Bernhard: Bu bin yılda bunlar halkımızın düşünce yaşamını devredışı bıraktı diyebiliriz ve sanatların en zararsızı olan müziğin gelişmesini sağladı. Biz müzik ülkesiyiz ya yalnızca, çünkü bizde düşünce her zaman tamamen bastırıldı yüzyıllar boyunca. Biz tümüyle müzikle ilgilenen bir halk olduk çünkü tümüyle düşüncesiz bir halk olmuştuk Katolik yüzyıllar boyunca, düşünce bizden Katoliklik kanalıyla koparıldığı ölçüde biz müziğe sarıldık, bu durumu hep Mozart, Haydn, Schubert'e borçluyuz. Ama bizim Mozart'ımızın oluşu buna karşın kendimize ait kafamız olmayışı bana uygun değil, Haydn'ımızın oluşu, ama düşünmeyi unutmuş oluşumuz ve neredeyse ondan tamamen vazgeçişimiz, Schubert'imizin oluşu, ama herşeyin darkafalı bir hal almış oluşu.

Marsilya yahut Avrupa'da halk var mı?


Avrupa ve muadillerini sevmiyoruz. Aldatmaya eklemlenmiş bir araç olarak duran Avrupa dev bir kara kütlesi ve onun Türkiye'de ki izdüşümü abiler, ablalar halka başka bir Avrupa belletmekle yükümlüler. Tiyatro'nun ve demokratik kumpasın kapalı hava ve kısmi ekonomik refahla birleşmesi günümüz Avrupa'sının tek gerçekliğidir. Peki Avrupa herhangi bir özelliğiyle dikkate şayan olabilir mi, estetik bir damardan yani Avrupa'yı bir müze olarak takip etmekten ziyade, popülist bir damarla Avrupa'da iyi olana dair bir şeyler görmemiz mümkün mü? Burada devreye ezildiği oranda Avrupa'yı kendisinin altına çeken göçmen nüfusundan bahsetmek gerekli olacak. Göçmen çocuklar ve yanan burjuva sınıf arabaları romantikliğinin aslında somut bir gerçeklik olduğunu müşahade ettikten sonra bu gereklilik ortaya çıkıyor.

Rıhtımlar üzerinde

Elia Kazan'ın 1954 yapımı Rıhtımlar Üzerinde filmi, konusu itibariyle dikkat çekici. Ağlak olma durumuna düşmeden dramatik sahneler yaratmak gibi bir başarısı var. Marlon Brando'nun abisiyle taksinin arka koltuğunda konuştuğu sahne bunlardan biri. Brando'nun doğaçlama oyunculuğunun da elbette payı büyük ama esas olan, orada fazla konuşmadan anlattığı ve o ana kadar bilinmeyen hikayesi. Yarım kalan şampiyonluk hikayesi. Çarpıcı değil. Yumruk gibi.

Faşizm ve popülizm

Birçok kişi övmek ya da yermek niyetiyle bu ikisini aynı şey sanıyor. Halkçının söylemine ve davranışına iyi bakmak lazım. Popülizm yapıp kendini halktan ayrı tutuyorsa nur topu gibi bir faşistimiz oldu demektir. Halk şöyle, halk böyle... sürekli halk adına konuşur, yorum yapar, bir şeyler talep eder ve çoğu defa kendini halk yerine koyarak talep ettiği şeyleri kendi zimmetine geçirir. Faşistlerin sahici ve samimi halkçılar olmadığının altını şiddetle çizmek lazım. Kimin faşist kimin popülist, ya da daha doğrusu neyin faşizm neyin komünizm neyin anarşizm yahut popülizm olduğunu nasıl tespit ederiz?

Etno caz, dünya müziği, baban da hıyardı sen de hıyar olacaksın

Trişkadan nağmeler
Yıldıztabya Kahveler

Adnan Özer'e ait mısralar. Bir İstanbul gerçeğini, İstanbul'da mukim hıyar ve hıyartoların seksen sene yaşasalar farketmeyecekleri, benim de şans bu ya İstanbul'a çocuk ayaklarımla indiğim 1983 senesinde pat diye görüverdiğim bir memleket hadisesini içinden özetlemiş. Aksaray'dan yahut Vezneciler'den GOP minibüsüne bineceksin, Taşlı ve Rami'yi geçeceksin, Pazariçi'ne gelmeden sola dönecek minibüs; orda anlarsın bu mısraların keyfiyetini iyice. Arabesk veya fantezi az kalır. Entel yuvacığında yaylanıp Garbage söyleyen Müslüm'ü dinlemek başka bir şey; zıplaya zıplaya Yıldıztabya Kahveler yokuşunu inen bir minibüste (yahut dolana dolana Silahtar'dan Okmeydanı'na saracak bir minibüste, ne fark eder) için dışına çıkarken Dil Yarası söyleyen Orhan'ı dinlemek apayrı keyfiyettir. Biri parantezin içinde, beriki göklere yayılır. Gök dediysek Alibeyköy'de, Küçükköy'de, Eyüp'te gök Kadıköy açıklarına yahut Üsküdar semalarına benzemez. Bir kahır bir şiddet bunalım inkar ve ikrar bir salınım bir didişme ve bir isyan birlikte yükselir bu göke. Böyle bir yeri alıp etno yapmak kimsenin harcı değil. Erkan Oğur neden Yıldıztabya Kahveler'den nağme çıkaramaz? Neden Peter Gabriel Van'dan Ağrı'dan aşırma yapabilir, neden koklamaya kalksa Çeliktepe İnönü Caddesinin akşam kasveti onu boğup öldürebilir? Etno caz, dünya müziği kimin eşeğini boyayıp kime satmak demektir ve neden Türkiye'deki en büyük etnisite yani kıyısından kenarından İstanbul dediğimiz, Cennet Mahallesi Küçükçekmece, Sarıgazi Ümraniye neden caz parantezine alınmaya dirençlidir? Bunu ne hıyarlar sorar ne hıyartolar (yani baba oğul hıyar ailesi) cevaplayacaktır. Ne Peter Gabriel size bunun dünya müziğinde neden bir yeri olmadığını anlatabilir ne de aslında burda cevap bulan soru sorandan başka biri olabilir. Türkiye'de neden folklor çok sağlamdır, mesela çok zordur Ankara Seymen'ini oynamak da her halkoyunları acemisine önce Adıyaman öğretilir? Çok basit cevapları var bu soruların. Sormayanın bilemeyeceği.

Erkan Oğur tevazu yapsın, müzik yapmasın

Hıyarın teki (ismini vermediği için bunun ne tür bir hıyar olduğunu bilemeyeceğiz, ah ne yazık) Erkan Oğur orda tevazu yapıyordu, Hakan Arslanbenzer gibiler bunu anlayamaz diye yorum bırakmış. Erkan Oğur otantik müzisyenlerden rol çaldığının idrakinde olacak kadar tuz yalamış bir adam. Bu tuzu kimin neresinde yaladığı başka konu. Durumunu söyleyerek hiç değilse dürüst oluyor. Bunu anlamayana da ya hıyar ya da İslamcı denir. Toplumun diğer kesimlerince de seviliyormuş Erkan Oğur. Biz ne Erkan Oğur'un seveni yoktur dedik ne de İslamcılar dışında kimse hıyar olamaz dedik. Her tuzum var diyene koşacak hıyar ve hıyartolar her kesimde mebzul miktarda mevcuttur. Erkan Oğur derken de sanki Sümmani'den söz edermiş gibi konuşmanın alemi yok. Erkan Oğur caz müzisyenidir ve memleketin bütün hıyarları da cazdan acayip anlar zaten. Fazıl Say'ın yanında neden göremiyoruz sizi. Baş hıyarınız o değil mi?

8 Ağustos 2010 Pazar

Memleket Hikayeleri

Nihat Genç’in Memleket Hikayeleri futbol taraftarlığından sinemaya, köyden kente, köylülükten kentliliğe, halkın günlük yaşayışından siyasete, memleket insanının zaaflarından siyasilerin zayıflıklarına, düşünceden sanata, tarihten güncele, doğadan insanın iç dünyasına, hülasa memleket meselelerinin memleket için yorumundan insanlık için bir dünya yorumuna varan ve çoğunun özne kişisi Nihat Genç olan, anı-deneme-hikaye türlerinin birbiri içinde eridiği hepsi bu memleket insanının hikayeleri. Argoyu oldukça rahat kullanan bir yazar Nihat Genç. Ancak bu yazarın niyetine işaret eden bir şey değil. Kullanıla kullanıla argo olmaktan çıkan bir argo gibi geldi bize. Yazarın iyi niyetini ortaya koyma üslubu olarak bile yorumlanabilir belki. Memleket meseleleri deyince fazla hassas, bir bu kadar çaresiz bilinç, öfkesini elbet bir şekilde boşaltacak. Böyle olunca Nihat Genç’in argoyu hakkını vererek kullandığı söylenebilir. Meselelere farklı bakış, (kargalar insanoğluna tenezzül etmeden yaşayabilen ender kuşlardandır diyor yazar ve neden bu kuşun hiçbir şekilde simge olarak kullanılmadığını soruyor.) fıkralarla desteklenen anlatıcılık, ince ve yer yer kara mizah sarıyor okuyucuyu. Birini, ikisini okuyunca üsluba alışıyor, elinizden bırakamıyorsunuz kitabı. Yeni, ilginç şeyler de öğreniyorsunuz. 1950’li yıllarda Amerika ve Afrika’da tahılları yemesinler diye yüz milyon kuş öldürülmüş mesela. Kitabın basımıyla ilgili hemen her yazıda karşılaştığımız teknik bir kusuru da belirtmeden geçmeyelim. I, n ve m seslerinin yan yana olduğu hallerde kelimeleri okumak zorlaşıyor. Kitabın diyecek mesela yazar, kitabm gibi bir şey okunabiliyor ancak. Bu kitabın basımıyla ilgili olumsuz bir durum maalesef. Bu teknik kusur hikayelerin tadını bozamıyor.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Akbaba köyü 35 numara

Star tv'de yaklaşık bir ay önce başlayan, projesi Durul Bazan'a ait Gecekondu isimli program seyirciye yeni bir konsept sunuyor. Önceden yazılıp hazırlanmış bir metni olduğundan şüphe duyduğumuz Gecekondu programı güncel olaylara ve konulara eleştirel, saldırgan hatta kimi zaman anarşist bile diyebileceğimiz bir yaklaşım içinde. Zeynep Beşerler gibi süzme elitist, dünyada ne olup bittiğinden habersiz konukların dumura uğratıldığı bu absürd komediyi izlemenizi öneriyoruz. Çevrecilikten, Medyaya "steril" bir takım proje ve yaklaşımların üzerine limon sıkan bu yeni popülist dizi risk alarak ve cesaretle absürdün, politiğin, gündelik hayatın, komedinin ve ironinin sınırlarında dolaşıyor. Cuma gecesi 00.30'da yayınlanan diziyi aynı saatlerde talk show yapan disko krallarının, gece kuşlarının, aştürk baraş'ların izleyip feyz alması hatta belki utanması umulur...

Popülist bir hikaye

5 Ağustos 2010 Perşembe

Popülist bir şarkı

EĞER BENİ GÖRÜRSEN

Eğer beni görecek olursan sokaklarda
Efkarlı bir başıma çıktım Üsküdar'dan
Kimseyi beğenmeyen şaşkınlar gördüm
Aynaya dönüp bakmayanları kes dürbün
Bir kilo boya yetmez biraz daha sürsün
Tarzını bulamamış laf atıyo sürtük
Sev beni nolur lan yoksa sana küstüm
Dizilere göre ayarlanmakta görüntü
Yanındakinin gazına gelip konuşuyosun
Foyan çıkıyo ortaya gene de konuşuyosun
Biletin kesilir gene samimi olamıyosun
Bilakis bakınca bana önünü göremiyosun
Yedi tepe milyon insan gözgöze geliriz
Kıskanan bakışlarsa aralardan seçilir
Kıskançlık kompleksin var ise bana ne
Ben canım istediği zamanlar dolmuşa da binerim
Adımlar hızlı oldukça yürüdükçe yürünür
Senin ağzında köpük şiirin başka türü mü
Yan bakışlarda var tam yol isteyen bir ifade
Tabi buyrun geçin birazcıkda itler yürüsün
Rotam belli benim notam olmasa da gayrı
Aşık Veysel'im, Neyzen'im işin piri
Nazım ve Mehmet Akif'te gördüğüm sihri
Şimdikilerde nadir bulursun aynı ritmi

Beni gene görecek olursan sokaklarda
Ağlarım gülerim sana ne sokak anlar
Herşeyi bilenlerle doldu etraf bak
Bildiği ile olduğu yerde sayanlar var hala
Tamam belki sen de kendi çapında çok iyisin
Bana göre de sen bir baltaya sap değilsin
Kiminde hüznü var aşkın kimisinde kini
Senin gibi yalan gemisinde hayvan değilim
Sokaklarda olmaz hiçbir zaman için tek renk
Kimi halay çeker kimi birlik kimi hep renk
Kimi horon teper davul zurna gelir destek
Biri bela arıyo bir ötekisi meslek
Lodosu beklerken biz deli bir rüzgar esti
Ve esintisi gelip gereksiz sesleri kessin
Bi ses verin de mektup gideceği yeri bilsin
Egoların var mutsuzsun o halde sorun sensin
Evet evin delisi benim en akıllınız kim seçin
Beceremediğiniz işi kesin ne isen o gibi görün
Bir derdin yoksa ne anlamı var senin için ağlamanın
Bütün kurak tarlaların çıkan bütün kavgaların
Dönen bütün dolapların
Gökyüzünde kargaların
Bir bakışta anlamı yok tekrar dinle sokakları
Bi daha oku sayfaları bunlar benim yazdıklarım


Ceza

Popülist bir şiir

SELAM

Ey iyiden iyi kendinden emin
İyiden iyi şımarmış nesil
Güneş altında piknik yapan balıkçılar görmüşüm
Onları pasaklı aileleriyle birlikte görmüşüm
Bir ağız dolusu dişle gülümsediklerini görmüşüm
Sonra duymuşum nezaketsiz kahkahalarını
Sonra ben sizden daha mutluyum
Sonra onlar benden daha mutluydular
Sonra balıklar gölde yüzerdi
Ve yoktu giysileri bile

Ezra Pound

Çev. Hakan Arslanbenzer, Atlılar (2), Mart-Nisan 2000, s. 6.

Anlaşıldı: İşimiz var

Anladım ki sözlerimizi işiten insanların (en azından ses çıkaranlarının) ideolojik-kültürel-günlük hayata ait önyargılarıyla uğraşmak gibi gönülsüz bir vazife daha icra etmek zorundayız, bu işi yaparken. Halkçılığı ve halkçı kültürü konuşalım, bir anlayış geliştirelim derken zıt anlayışlar ya da zıtlık anlayışı karşımıza aralıksız bir şekilde çıkacak. Hani şuna da benzemiyor değil. Türkiye'de İrancı kalmamıştır, beş on kişi belki. Ama bu beş on kişi İsmet Özel nerede bir konuşma yapsa orayı bulup İsmet beye itiraz edecek bir nane mutlaka uydururlar. Ya Kuranı Kerimden bir ayet patlatırlar ya milliyetçilikle ilgili atıp tutarlar. İsmet Özel nerde İrancılar orda; ama bu İrancı kardeşlerimizi neden yeşil sahalarda göremiyoruz, mesela, orası bilinmez.


Kazanci Bedih Gazel Fuzuli

Popülist bir yazar: Thomas Bernhard

Henüz bir kitabını (Yok Etmek) okuduğum bu yazarın popülist bir yazar olduğunu söylemek hiç zor değil. 9 Şubat 1931'de dünyaya gelen Avusturya'lı yazar II. Dünya Savaşı sonrası Alman Edebiyatının en önemli temsilcilerinden kabul edilir. Eserlerinde Avusturya'ya daha doğrusu Avusturyalılık kavramına, Nasyonal Sosyalizme ve Katolikliğe karşı duyduğu öfke ve nefret açıkça görülür. Taşranın tutuculuğu, düşünsel gelişime sekte vuran bencilliği ve dışlayıcılığının yazarın üzerinde en çok durduğu temalar olduğu söylenir. Fakat Bernhard'ı yalnızca bunlarla açıklamak onun alttan akan popülizminin üstünü örtmekten başka hiçbir işe yaramaz. Yüzeysel bir okumayla seçkinci bir yazar olduğunu ve kendi toplumunu, halkını aşağıladığını söyleyebilirsiniz. Duyduğu öfke ve nefreti öyle abartır ki roman karakterleri bazı anlarda neredeyse karikatürize bir halde çıkarlar karşımıza.

Dine Karşı Din

Ali Şeriati Batılı aydınların “din, halkın afyonudur” sözünü alıyor yine batıl dinleri söz konusu ederek bu sözün doğru olduğunu söylüyor. Tarihi, toplumsal hayatın başlangıcından günümüze kadarki süreç olarak alan Şeriati tarih boyunca dinsiz hiçbir toplum görülmemiştir diyerek din / dinler üzerinden bir düşünce geliştireceğini göstermiş oluyor. Şeriati’ye göre “eski insan her dönemde ve düşünce çerçevesi içinde dini insandır.” Bir kitaptan ne beklenebilir? Onu değerli kılan nedir? Bunu bir şiiri ikinci defa okutan sebep neyse onunla cevaplamak mümkündür bize kalırsa. Bir kitabı elimize aldığımızda onun bize bilmediğimiz bir şey söylemesi, zihnimizi açması, bakışımızı genişletmesi gibi beklentilerimiz olabilir. Bir kitap yeni tek bir şey öğrenmek için okunmaya değerdir bizce. Bu kitap sözünü ettiğimiz şekilde bir kitap.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Dibe vurmak

Yoksul, “basitçe ekonomik bir kategoriden ibaret değildir. Esasen toplumsal ve kültürel kimliğe işaret eder.” Yoksulsunuz, işiniz de yok. Kıyafetleriniz perişan. Büyük bir şehirdesiniz. Size bakan memurlar, çocuklarını sizden uzak tutmaya çalışacaktır. İslamcılar sesli bir şekilde, çok şükür bu durumda değiliz diyecektir. Solcular için zaten önemli değilsiniz, önemli olabilmeniz için iktidar olabilecekleri sözünü bir yerlerden almaları gerekiyor. O zaman elinize bir broşür tutuşturacaklardır. Entel için bu durum şipşak fotoğraflanmak içindir, şık cümlelerle süslenmiş. Hükümet için istatistiksel bir veriden öte değilsiniz seçimlere kadar. İş merkezlerinin önünde bir tehlikeden ibaretsiniz. Televizyonlarda “çok yazık halkımız.” diye anons edilen haberlere konu olacaksınız. Birileri hep sizin adınıza sizin için bir şeyler söyleyecektir. Halka inmek diye bir şey söyleyecekler; halk diptedir çünkü. Devlet size karşı olabileceği kadar zalim davranıyor. Sivil toplum bebeleri hazır olda beklemeniz kaydıyla sizden bahsedecektir. “Bu ülke bir türlü batılaşamadı, hep bu sünepeler yüzünden” sözünün muhatabı hep siz olacaksınız. Laik mi değil mi tartışmasının muhatabı bile değilsiniz; çünkü yoksulsunuz. Yoksuluz, yokluğun öğrettiği çok şeye sahibiz. “Gri renkli çamaşır makinelerini halk ankastre sanıyor.” diyerek sırıtan beyaz eşyacı bayanın sizi anlayacağı yok; ama halk olan annesinin size sunacağı en azından soğuk bir suyu vardır. Bugün ayaktaysak ve varlığımızdan söz ediyorsak bunca haksızlığa rağmen size sunacağı bir bardak suyu olanlar sayesindedir. Susuza bir bardak su sunmak başlı başına bir bilgeliktir. Küçük bir örnek belki, her şeyin insandan büyük algılandığı bir dünyada bize küçük gösterilen birçok şeyin özünde irfan vardır. İrfanı kitaplardan öğrenemiyorsunuz.

Bir bülten çıkmalı: Popülist Kültür

Unutmayalım ki Popülist Kültür siyasi bir topluluk değildir, yani iktidar amacı gütmez; ama küçük ve sivil alanlar içindeki siyasette taraftır, bazen de failin kendisidir. Türk şiirini Pop-Kült yönlendiriyor misal. İnternetteki edebiyat tartışmalarına ne dersiniz? Medya-sanat veya medya-kültür, popüler kültür ve kültürel incelemelere ne dersiniz? Genç Sivillerin sivilceli yüzünü ortaya çıkarmaya ne dersiniz? Entel denyoları afişe etmeye ne dersiniz? Muğlak olmamak gerek. Sanatsal-edebi olmamak gerek. Halkın yumruğu olmak gerek. Bilseydi halk ne yapardı diye düşünmek gerek. Peygamberimiz ne yapardı, halkımız ne yapardı? Ah Muhsin Ünlü peygamberimizin öldüğünü söylüyor. İslam halkının da öldüğünü söylemek demek bu. Halk öldü mü? Yaşıyor! Yaşıyor! Halkın nabzı nerde atıyor? Bunları tokat gibi yazılı-görsel malzemeyle ortalığa konuşmak gerek. Bu bir ayaklanma olmalı. Sivil, okuryazar bir ayaklanma. Popülistlerin elitistlere isyanı! Akademisyen tipli arkadaşlarımız çoğunlukta olduğu için dört duvar arasında kalacaklardır. Bunun bir sakıncası da olmaz. Halka hizmet etmek, halka sadakat göstermek, halkçı olmak için sokakta koşturmak şart değil. Zaten biz halkın ekmeğinden çok okuryazarların halkı tanıyıp tanımadığı, gerçeği bilip bilmediğiyle ilgileniyoruz. Ama bu hareketsizlikle ne kadar yol yürünebilir, orası meçhul. Madem okuryazarız ve en iyi yaptığımız şey analiz etmek ve konuşmak, o zaman şunları yapmamızın gerektiği açıktır:

Erkhan is not Ours

Her an vestiyere ceketini bırakacakmış gibi hazırda duranların müzisyeni Erkan Oğur. Öylesine temiz ve müzik yaptığı toprağın karmaşasından uzak bir süzülmüşlüğü var ki müziğinde; girişte ceketinizi bırakmazsanız o temizliğe halel gelecekmiş gibi bir durum var. Popüler olan kayıtları türküler olmasına rağmen dinleyici kitlesine halkı bir süzülmüşlük perdesinden izletiyor bu yüzden. Halkın bilgeliğini ve görgüsünü görebilmenin en önemli yollarından biridir türkü. Fakat Erkan Oğur’un elinde bu yol imkansız hale geliyor. Başarısız bir jazzman ve kötü bir psychedelic tecrübesi olması bu imkan kısıtında önemli paya sahip. Esas önemli etken ise türküleri seslendirirken ve çalarken yaptığı tahribat. İnsanlar da burada zokayı yutuyor. Bu tahribatı (deformasyonu) bir yenilik (reformasyon) olarak görme hevesindeler çünkü. Özgürlükçü düşüncenin, bireyselleşmenin her tür yeniliğe -araya hiçbir perde koymadan- kapı açması yüzünden. Babaları peruk taksa “annem” deyip bağırlarına basacaklar neredeyse. Bu hastalıklı bakış halkı ve halka ait olanı folklorik bir öğe gibi görme alışkanlığını getiriyor.

Popülist bir şiir

HALKÇILAR


Bizler yeryüzünün saf gümüşüyüz, 
İnsanın sahici maden filizi, 
Can verdik bitimsiz denize: 
Kale bedenine umudun: 
Bir dakikalık gölge köreltmez bizi, 
Hiçbir cançekişme bizi öldürmeyecek.


Pablo Neruda

Yüzünü halka dönmek

Bununla ilgili gördüğüm bir şey var. Peygamber efendimizin hayatındaki sarsıcı hadiselerden biri. Efendimiz, Kureyş'in ileri gelenlerine İslam'ı anlatırken gelip "Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret," diyen gözleri görmeyen Abdullah İbn Mektum'la ilgilenmez . Kendilerine özel muamele bekleyen bu zevatı ikna ederse İslam'ın kazancının büyük olacağını düşünen Peygambere uyarı mahiyetindeki ayetler gelir: Abese ve tevella! Arif olan için -bir peygamber- ağır ifadeler. "Surat astı ve yüz çevirdi. Amanın kendisine gelmesinden dolayı. Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Sen, kendini müstağni görene yöneliyorsun." Ayetler ona olduğu gibi bize de geldiğine göre, seçkinciliği, neyin seçkinlik olduğunu, yüzümüzü nereye çevirdiğimizi bir de böyle düşünmek gerek.

3 Ağustos 2010 Salı

Politikayı "Siyaset Akademisi"nde mi öğreneceğiz?

Resmi siyaseti öğrenemeyiz. Kıç yalamayı, ayak kaydırmayı öğrenirsek ölmüşüz demektir. Biz ayakta kalmayı ve kanmamayı öğrenmek zorundayız. Gayri resmi siyaseti öğrenmeliyiz yani. Şahsen Gramscigil, sivil popülist bir anlayışa sahip olduğum için politikanın her yerde ve her zaman var olduğunu, araya sızanların gözle görülenlerden daha çok şey öğrettiğini düşünüyorum. İki insan arasındaki duygusal ilişkilerin bile nasıl da kimliklerine, aidiyetlerine, çevreden edindikleri imkan ve kabiliyetlere, güce bağlı olduğunu görebiliyorum. Kimin kime ne için kandığını gördükten sonra insanın kafasında hayatla ilgili bütün büyü bozuluyor. Kendi yaşadıklarını bile tiye alarak yaşamaya başlıyorsun. Böyle bir insan tam politiktir ve Aristotelyen bir mutluluk yaşayamasa da (ona geleceğiz) kendisiyle tutarlı, açık ve özgür bir varlık olmanın güvenini yaşamasının önünde engel yoktur. Politika, güvensiz bir dünyada güvenlik alanı yaratmaktır. Tasavvuf, anarşi ve halkçılık bu tür politikanın farklı tarihsel isimleridir. Anarşist veya derviş olmak bugün için tam gerçek sayılmaz. Ama halkçılık mümkündür. Bunu konuşalım.

PKK halkçı mı?

Kürt halkçı-milliyetçi hareketi Abdullah Öcalan ve PKK ile başlamıyor; biteceği de yok. Türk milliyetçiliğinin Alpaslan Türkeş ve MHP'ye sıkıştırılması gibi, Kürt hareketi de PKK'ya sıkıştırılmıştır. Türk milliyetçiliği MHP'den de bugünkü BBP'den de, ANAP-DYP içindeki milliyetçilerden de daha geniş bir anlayışlar grubudur; daha doğrusu MHP milliyetçi hareketi massetmeye başlayana kadar böyleydi. İslamcılığın Milli Selamet Partisine massedildiği, sosyalizmin CHP'ye massedildiği gibi. PKK bu massedici, resmileştirici, sınırlandırıcı, sisteme entegre edici parti ve hareketlerden yasadışı olması ve yurtdışından yurtiçine müdahale eden bir hareket olmasıyla ayrılıyor. PKK neden Türkiye sınırları içinde kalmamıştır? Bunun nedeni 12 Eylül 1980 askeri darbesidir. 12 Eylülün yapılmasına kim göz yumduysa, Abdullah Öcalan'a haber vererek PKK'nın yurtdışına çıkmasını da o sağlamıştır. 1980-2010 döneminde Türkiye sınırları içinde faaliyet yürüten bir PKK düşünün bir an; ya da 12 Eylülün hiç olmadığını... PKK ve Kürt hareketi konusunda bilgimiz az, görgümüz çoktur. Bunu konuşalım.

1 Ağustos 2010 Pazar

Projesiz halk

İstanbul 2010 kültür başkenti biliyorsunuz. Bunu restorasyon çalışmaları, dev afişler, geniş katılımlı çok kültürlülük sempozyumları ve daha çok da İstiklal Caddesi'ne konulan laterna ile idrak ediyoruz. Yine bu münasebetle bir yayınevi "Kırk Semt, Kırk Kitap, Kırk Yazar" adıyla bir proje hazırlamış. Her semti, orada doğup büyüyen bir yazar, anılarını da katarak anlatıyor. Balat semtini de Orhan Okay yazmış. Okay, Tanpınar'ın öğrencisi. Yaşı seksenin üzerinde olmalı. Kitabın dili güzel, fotoğraflar güzel, nostalji güzel. Kitaptan şöyle şeyler öğreniyoruz; Balat, Rum ve Yahudi ekalliyetin yoğun olduğu bir yermiş (bugün de gözle görebildiğimiz birşey bu). Rum ve Ermenilerin okulları varken Yahudi çocuklar, özel okulları olmadığı için Türklerle bir okurmuş. Eski birçok cami artık müze olmuş. Samimi komşuluk ilişkileri, mesire yerleri, cumhuriyet kutlamaları, ellerinde buz küpleriyle yokuş çıkan insanlar vesairee, vesairee. Başlangıçta kültür hayatına muazzam bir katkı gibi görünen bu kitaplarda anlatılanlar, aslında televizyon kanallarının pazar sohbetlerine konu olacak kadar çıtır çerez, bilindik ve tuzu kuru şeyler.

Burjuva popülizmi, namı diğer milliyetçilik

Sadık Koç'un söyledikleri popülizmin nasıl anlaşılmayacağının iyi bir örneği gibi duruyor. Referandumun, daha doğrusu referandumda halkın neye göre karar vereceğini, yani temel meseleyi bilmediğini, anlamadığını dürüstçe söylemesi erdem midir, ondan da emin değilim. Sadık iyi bir arkadaşımız, o ayrı. Ama politikada arkadaşlık sökmez; inançlar ve çözümlemeler söker. Halka kendini açmamış, kendisi halkın çocuğu olduğu halde, bir öğretmen kardeşimizin, arkadaşımızın analoji yoluyla yani kendisini çevreleyen birkaç kişinin söylediklerine kulak vererek halkı anlamaya çalışmasına sempati duyabiliriz. Ben duymam. Çünkü halkın oyunu tahmin etmeye çalışmak eskiden beri CHP'lilerin ve CHP'lileştirilmişlerin sanatıdır. Yani başkası halk olsun, ben entelektüel olayım, başkasının davranışını önceden kestireyim. Böyle bir şey popülizme olabilecek en ters bakış biçimi. Halk, analojiyle anlaşılamayacak olandır. Halkın imgelemi yahut halk düşüncesi kendisini zaten bu kadar düzgün biçimde ifade edebilseydi, halk olmazdı. Burjuva popülizmi yani milliyetçilik çoğu defa bu boşluğa, yokluğa, yarığa sızarak halkın imgeleminin ve düşüncesinin ne olduğuna kendisi karar verir. Tahmin yürütmeye çalışır, çünkü maniplasyon yapacaktır. Burjuva derken de, arkadaşlar zengin, züppe anlamında almasın. Başkasının davranışını tahmin etme lüksü yeterince zengin ve züppe bir şey, ayrıca. Öğretmen, doktor, mühendis... mesleki deformasyon şartları içinde burjuvalaşmış tiplerdir. Bir öğretmen ne zaman öğretmen olmayı bırakır, burjuva sarmalından da kurtulur. Sınıf anlamında burjuvadan da söz etmiyorum. Burjuva sınıfı, işçi sınıfı gibi sınıflar Türkiye'de yoktur. İktidara ve Batılaşmaya mensup olanlar, aydınlar yahut burjuvalar, devletliler. Bir de halk. İslamcılar da, sosyalistler de, milliyetçiler ve liberaller de birinci topluluğa dahildirler. Bu mensubiyeti red ve inkarla başlıyor halkçılık.

Halk neye göre karar veriyor?

Bülent Arınç bir televizyon kanalında "milletimizden referandumda evet oyu kullanması için mitingler yapabilirdik, bunu yapmıyoruz, bu bir seçim değil, AKP'ye oy vermiş olmayacak vatandaşımız" dedikten sonra başbakan mitinglerle "evet" oyu istiyor. Numan Kurtulmuş, anayasa değişikliğine "evet" diyeceklerini açıklıyor, falan... Referandumda halkın evet/hayır'dan hangisine teveccüh edeceği çoğumuzun merak konusudur sanırım. Bu merak beni de memleket insanımızın eğilimini anlama gayretine sevk etti. Kimi sormadan söylüyor, "evet", kimiyle konuşuyorsunuz; evet ya da hayır çıkabiliyor. Kimi, CHP'nin İslam çağrışımlı "hayır'da hayır vardır" sloganını kullanıyor, CHP'ye hiç de iltifat etmediği halde. Ancak şöyle bir şey var: Önceki yerel ve genel seçimlerde AKP'ye oy verdiğini bildiğim çoğu insan "referandumda hayır" diyeceğini söylüyor. Hayır oyu kullanacacağını söyleyenlerin sebepleri birbirinden çok başka oysa. Kimseden şunu duymadım: "Anayasa değişikliği teklif metnini okudum, o yüzden evet ya da hayır diyeceğim." Evet, halk neye göre karar veriyor? AKP'yi iktidar yapan halk ona tepkili mi? Adam, "anayasa bana ne yapmış ki, neden değişecekmiş ki" dediği halde "hayır" diyeceğim diyor. Bu durumu Türkiye'ye genelleyemeyiz elbette, ancak tek tek konuştuğunuzda önünüze ikna edici sebepler koyamayan halkın nihai kararı bütünsel olabiliyor. Şimdiden kestirmek mümkün değil elbette ama şöyle sorabilir miyiz? Tahminime göre anayasa değişikliği oylamasına "hayır" denilecek, halkın kararı bu yönde olursa çok başka sebeplerle de olsa halk doğru bir kararda mı buluşacak, aynı soruyu aksi durum için de sorabiliriz sanırım.