31 Aralık 2010 Cuma

Sünni türkü dinledim mi?

Onur Kuzgun'un Alevilik propagandasına (Alevilik değil ulusalcılık aslında) cevap verdiğimi sanıyordum, meğer hiçbir şey yazmamışım. "Abdullah"la yazışmışlar. Abdullah'ı tanımıyorum ama bu konuda Onur'dan da benden de daha çok şey bildiği ortada. Ben Onur'un sözlerinin çarpık bir tarafına değinip bırakacağım. Aşureyi Alevi adeti sanması, Anadolu müziğini (hiç değilse türküleri) Alevilere hediye etmesi gibi şeyler aslında son yirmi yılda çıkarılmış furyalar olduğu için konuşmak istiyorum. 
Çocukluğundan söz etmiş Onur. Aşure yediğinden. Biz aşure yaptığımız için Şii komşularımız bize daima kızarlardı. Bizimkiler de onlara helva yaptıkları için kızarlardı. Şiiler helvayı elbette matem için pişiriyorlardı. Birçok konuda olduğu gibi aşure/helva konusunda da Anadolu veya Türkiye, hele Alevi/Sünni gibi katı bloklar halinde iki kültürel bölge gösterilemez. Aynı şeyi komşular farklı anlamlar yükleyerek de yapabilirler, ya da tam tersine aynı anlama gelebilecek farklı şeyler de yapabilirler. İlden ile değişiklikler görülür. Folklor çok çeşitlidir. Bu mesela Nevruz için de böyle. Kars'ta Kürtler Nevruz kutladığımız için bize daima kızarlardı. PKK Nevruz'u Kürt bayramı ilan etti ve sonra da devlet bunun Türkmen adeti olduğunu söyledi. Aslında Nevruz İran adetidir, ırk veya mezhepten çok coğrafyaya bağlı bir şeydir. Büyük ihtimalle de İran-Horasan bölgesinin çok eski geçmişinden, belki Mecusilikten (Ateşe taparlıktan) gelen bir ritüeldir. Çünkü hatırladığım Nevruz adetlerinin çoğu ateş, rüya ve büyüyle ilgili. 


Sünni türkü dinleyip dinlemediğime gelince, bir kere ben Terekemeyim. Yani eğer türkü diye bir şey varsa, benim dinlemiş olmam icap eder. Biz ona mahnı deriz ve Terekemelerin mahnı repertuarının sonu yok gibidir. Binlerce farklı köyde o köye has mahnılar vardır. Sülalelerin, kişilerin mahnıları vardır. Ki mahnı dışında destan ve nağıllar da vardır ki, bunların sayısı da köy ve aşık sayısınca artar. Sivas-Erzincan Alevi folklorunun zenginliğini küçümsemek gibi bir niyetim yok. Fakat asıl Doğu Anadolu folkloru ve melodi dünyası TRT ve DTCF yüzünden biraz gölgede bırakılmış, Sivas-Erzincan'a Allah yürü ya kulum demiş gibidir. Kars folkloru uzun yıllar Anadolu folklorunun bir parçası kabul edilmemiş, Kars halk oyunları yarışmalara bile sokulmamış, hatta serbest gösteri yapması bile engellenmiştir. Bunun nedeni Sovyetler korkusudur elbette. Sovyetler Kafkasya folkloruna büyük önem vermiş ve her grubun folklorunu destekleyerek bir ortak Kafkas-Sovyet folklor repertuarı yaratmıştır. Bunun karşısında Cumhuriyet Türkiye'sinin yarattığı repertuar ve modernleştirme ameliyesi amatör kalır. Yine de devlet Kars'ın Terekeme aşıklarını repertuar dışı tutmaya kıyamamış ve 1980'lerden itibaren halk oyunları da Anadolu kapsamında görülmeye başlanmıştır, Glasnost ve Perestroika sayesinde tabii. 


Anladığım kadarıyla Onur, mesela Aşık Veysel var ama Sümmani yok demeye gayret ediyor. Doğrusu, görme engelli olduğu, sevgi kardeşlik mesajları verdiği için Veysel sevilen bir aşık olsa da Sümmani derecesinde sayılmaz. Aşık Şenlik veya Aşık Elesker, Zülali gibi üslup sahibi, ozan-şairlerin karşısına Feyzullah Çınar'la veya Mahzuni'yle çıkmak mümkün görünmüyor. Aleviler compact çalışıyorlar. 7 Büyük Alevi ozanı filan gibi propaganda şeyleri var. Böyle bir şeye diğer ve asıl, bunun Sünni gibi bir etikete ihtiyacı yok çünkü zaten Alevilik gibi özel bir bölmecikten ibaret değiller, ozanlar açısından bakacak olursak 77 Büyük Alevi Olmayan Ozan gibi bir şey söylemek icap eder fakat dediğim gibi bu gerekli görülmemiştir. 


Karacoğlan'ın Aleviliğine gelince, Alevi olsaydı bilmemiz gerekirdi. Bugün veya genel olarak modern dönemde bir Alevi Aleviliğini gizleyebilir. Ama Karacoğlan kendi devrinde yerel bir figürdü ve var olma şartı da yerellikti. Alevi olsaydı buna hassaten vurgu yaparak var olma şartını kuvvetlendirirdi. Fakat Alevi olmadığı için buna elbette ihtiyaç duymadı. Alevilik-Kızılbaşlık bir siyasi dava, bir kültürel özgecilik, bir soy devamlılığı meselesi biliyorsunuz. Özellikle Osmanlı döneminde Aleviler söz söyleyecekleri zaman mutlaka bu sözün imzası da adresi de belli oluyor. Gizli Alevi beyanı gibi bir şey yok müzik ve edebiyatta. Zaten bu coğrafi olarak da mümkün değil. Aleviler köylü oldukları için zaten dar bir folklorik alanda eser üretmeye devam ettiler yüzyıllar boyu. Ozanlarını yaşatmalarını da buna borçlular. Karacoğlan'ı yaşatan ise tüm Türkiye'dir. Yunus Emre filan biraz Fuad Köprülü'nün çıkardığı efsanedir. Modern edebiyatın, "Milli Edebiyat"ın seküler bir geçmiş yaratma endişesinin sonucudur. Karacoğlan ise Anadolu'nun her tarafında çalınıp söylenen türkülerde zaten vardı. 


Fuzuli'ye benzer Karacoğlan. İkisi de bir şeyin mayasını tutturmuşlardır. Ben buna Türkçe diyorum. Yunus Emre'ye zerre kadar borcu olmayan Türkçe, hadi bana Yunus'tan bugün yaşayan tek bir deyim veya kelime yahut cümle kuruluşu söyleyin, Fuzuli'nin ritmine, tamlamalarına, Karacoğlan'ın kolayca kelime bozup yapma tekniğine çok şey borçludur. Biri İran-Irak-Selçuklu-Tat (siz ona Azeri dersiniz) şehir kültürünün, diğeri Oğuz kavminin has oğludur. Yani aslında bekleneceğinin aksine, Fuzuli ovadan, tatlıktan, Şiilikten, Karacoğlan ise Türkmenlikten, sünnilikten geliyor. 


Onur, bizim Zülfiye aşıkı biraz dinlemeyi denesin. Bağlama dediği son derece yeni çalgının atası konumundaki "saz"ın nasıl çalındığını görsün. Bugünkü bağlama 1950'lerin icadı olan bir sazdır. Ondan önce şeştar yani altı telli saz vardı. Şeştarın üzerinde ses deliği yoktur. Ses deliği muhtemelen Batılıların gitar çalgısından kopyalanmıştır. Ayrıca eski sazlarda sap gövde ayrımı yoktu. Bu da 50'lerde uyduruldu. 


Bana masal anlatmış Onur Kuzgun. Ben o masalı yaşamış bir topraktan çıktım. Kahramanına masalını anlatmak gibi bir şey, Onur'un yaptığı.

7 yorum:

  1. Şu açıdan gönlünüz rahat olabilir: Aşık Veysel ile ilgili bir tiyatro oyununu izlerken, oyuncu çok güzel bir şey söyledi, bi replik olarak kullandı, dedi ki: Ne sünnilere, ne de alevilere yaranamadım, dedi. Böyle bir şey biraz da mevzu. Şeyh Şamil'in müridi olmak, çok zor bir şey günümüzde. Bazı şeylerin şekli değişecektir. Bazen iyi bir Kafkas oyunu da gönüldeki o savaşma arzusunu tatmin edebilir.

    YanıtlaSil
  2. üstad, senin alanına giriyoruz fakat bazı hususlarda birkaç bir şeyler ekleyim, eksik kalmayayım.

    "yunus emre'nin fuad köprülü'nün çıkardığı bir efsane" ve "Yunus Emre'ye zerre kadar borcu olmayan Türkçe" kısmı bana çok iddialı geldi.

    ilk iddia için: fuad köprülü yunus emre üzerinde çalışmadan evvel taaa şeyhülislam ebussuud efendi (miladi 1500'ler) zamanında yunus emre'nin bazı şiirleri hakkında "elfaz-ı küfürdür" fetvası veriliyor. şeriata aykırıdır diye "bu şiirleri okuyanların öldürülmesi gerektiği" fetvaları kol geziyor meydanlarda.

    bunun fetvası internette mevcut. osmanlıcası çıkıyor aratınca.
    yunus emre "halk" nezdinde biliniyor ve tanınıyor. dönemin siyasi yapısı gereği devletin çeşitli organları tarafından çeşitli yollarla itibarı zedelenmeye çalışılıyor.

    yine 1600'lerde iktidarın göbeğinde cereyan eden kadızadeliler-sivasiler mücadelesinde kadızadelilerin de dadandıkları bir isim yunus emre. yani yunus, vefatından kaç sene sonra bile -şahsen değil ama ismen- iktidar mücadelelerinde gayr-i ihtiyari rol alıyor. eğer yunus emre fuad köprülü efsanesiyse, taa kaç yüzyıl önceki -bazı parçaları da yunus emre üzerinden yürümüş- bu kadar mücadele de neyin nesi?

    Türkçe'nin Yunus Emre'ye borcu yoktur hükmü için bir kelam edemiyorum. Malumatım yok. ama bu kelamın da epey bir iddialı olduğunu hissedebiliyorum ancak.

    YanıtlaSil
  3. bunlar tekke ile medrese arasındaki kavgalar sadece. akp-chp kavgasından hiçbir farkı yok. ideolojik kavga. ki yunus emre ideolojiktir zaten, edebi değil. edebiyata girmesi, edebiyat geleneğimizin ve tarihimizin kayda değer bir vakıası kabul edilmesi fuad köprülü eliyle olmuştur. kaldı ki köprülü yunus emre ile aşık yunus'u, kul yunus'u aynı kişi sanıyordu. zaten aslında latifi ve aşık çelebi tezkirelerinde yunus emre yoktur. latıfi sözünü dahi etmez, aşık çelebi ise şairden çok sufi olarak görür, ki gerçek de budur. fuad köprülü buna karşı çıkarak ve tuhaf bir şekilde ana metinde söylediğini dipnotlarda yalanlasa da bektaşi menkıbe ve ananelerini kullanarak bir yunus emre portresi yaratmaya çalışır. "eski şairler yunus emreyi hiç beğenmezdi" der ve türkçeyi yaratan bu eski şairleri "acem mukallidi" olmakla suçlar. bir kültür milliyetçisi tutumuyla tarihin şeklini değiştirmeye kalkar fuad köprülü. ama gerçek çuvala sığmaz. yunus emre türk şiiri için bugün de dünkü kadar ölüdür. okunabilir bir şair değildir. şiirlire de birtakım batıni ideolojik düşünceleri (ki bunlar klişe düşüncelerdir, cennetin sekiz kapısı olması vs. gibi) ifade etmek için söylenmiş şeylerdir.

    YanıtlaSil
  4. hakan hoca ben de senin söylediğini söylüyorum. iktidar mücadelesi diyorum. ama bu mücadele neden yunus emre söz konusu edilerek yapılmış vakti zamanında? demek ki yunus emre de bir numara var, bu adamın ismi bu sebepten boyuna eskitilmiş.

    latifi ve aşık çelebi tezkireleri hakkında pek malumatım yok amma aşık paşazade'de yunus emre tafsilatlı olarak geçiyor.

    peki tezkireler ve aşık paşazade tarihi ne manaya geliyor? o zamandaki "halk" için de ve yine bu zamandaki halk için hiçbir manaya gelmiyor. halk için bunların bir manaya gelmemesidr tabii olan.

    bilgim olmayan konuda da atıp tutmak istemediğimden yunus emre'nin şiirlerinin edebi değeri konusunda bir kelam etmiyorum. fakat edebi değer için kıstas "halk" ise, yunus bu konuda bir hayli başarılı değil mi?

    halktan birine yunus emre kim diye sorulsa bilmeyen sayısı çok az olur kanaatindeyim. bu konuda hemfikir olduğumuza inanıyorum. işte bu değil mi popülizm. hümanist belliyorduk adamı popülist çıkmasın mı?

    YanıtlaSil
  5. şeyh uçmaz mürid uçurur derler. yunus emre'yi uçuran da oğuz halkı değil dilsel ve bilimsel gelişime direnen aşırı uç ideolojiye sahip tekkelerdir. çünkü bunlar yerleşim yerlerinde gelişen üretim ve yaşama ortamından uzak kalmış, sömürücü miskinlerden oluşuyordu. camiden ve pazardan uzaktaydılar. zaten yunus emre'de olmayan iki şey de bunlardır. oğuzlar anadolu'yu cami ve pazarla yurt edindiler oysa.

    YanıtlaSil
  6. Uzatmaktan yana değilim. O yüzden bazı şeylere cevap vermeden bırakacağım ben de. Zaten bir tartışmada taraflar birbirlerinin ortaya koyduğu görüşlerin kendi görüşlerini çürütmekten öte desteklediği yargısına ulaşmışsa, anlaşmazlığın bir tarafın eksik veya yanlış bilgisinden kaynaklanmadığı ortaya çıkmış demektir. Ben cami ile pazarın, aralarındaki kökensel ilişkiyi de anımsatacak bir tarzda bir safa yerleştirildiği bu son tasnifi öğretici ve kendi görüşlerim açısından da açıklayıcı buldum. Buradan hareketle anlaşmazlığın bir ve aynı olguya yüklenen farklı değerlerden kaynaklandığı sonucuna vardım. Sizin eşkıya gördüğünüz yerde ben özel mülkiyeti görüyorum çünkü. Karacaoğlan’ın dizeleri ile söylersem “harami var diye korku verirler/ benim ipek yüklü kervanım mı var”
    Diğer konuya ilişkin ise, “Aşık Sazı”nın bağlama ailesinden gelen sazların atası değil, olsa olsa gelişmiş bir varyantı olduğunu söylemek durumundayım. Mızrapla çalmanın bile ancak üç-dört yüzyıl geriye götürülebildiği düşünülsün. Diğer yandan perde sayısının makamsal müzikteki gezintilere imkan verecek şekilde artırılmış olduğu görülüyor. Zira sanıldığının aksine Türk müziğinin kendine özgü yanı makamsal bir yapıya sahip olması değildir, koma sesler Ortadoğu’da müziğimize eklenmiş olacak. Arkaik bağlamaya en yakın olan saz, teknesi ve sapı yekpare bir biçimde tek bir ağaç kütüğünden yontulduğu için “Yongar” olarak da anılan, elle çalınan “Üç Telli Bağlama” ya da Ramazan Güngör'ün andığı şekilde "Kopuz" 10 perdelidir. Ben çöğür ve divan sazı yanında bağlama ailesinden bu sazı da çalıyorum. Atası olan Dirmil Curası iki tellidir. Birkaç ölçülük ritmik ezgilerin çok sesli olarak tekrar edildiği bu sazda (boğaz havaları) ilk ve son perdeye aynı anda neredeyse sol elinizin konumunu hiç değiştirmeden ulaşabilirsiniz. Sazın boyu 50-60 santimdir. Makamsal müzikte olduğunun aksine yatay eksen değil dikey eksen esastır çünkü. Yörük yaşantısı sazların küçük olmasını ayrıca gerektirir. Ancak sonradır ki sesi arttırmak için tekne büyütülmüş aynı oranda sap da uzamış, bağırsaktan yapılan tel yerine metal tel takılmış, metal teller mızrabı gerektirmiştir. Yörük kadınlarının ses tellerini parmakları ile titretmesinin taklit edilmesi ile ortaya çıkmış parmak vurma tekniği bu sazın çalış tekniklerinden bir tanesidir. Ramazan Güngör serçelerin yemleri, güvercinlerinin önünden kapmasına benzetirmiş bu tavrı. Üç telli, 10 perdeli saz 7-8 ayrı düzenle çalınır, bu sazda çalınan her müzik formunun kendine özgü bir düzeni vardır neredeyse. Bu sazın ikisini bizzat görüp dinleme fırsatı bulduğum son ustaları Fethiyeli ramazan Güngör, Hayri Dev, Hamit Çine, Ulalı Ali Rıza ve Faik İnce’dir. Fethiyeli Ramazan Güngör’ü sağlığında görüp dinleyememek benim en büyük pişmanlıklarım arasındadır. Ama şu an çaldığım bağlamanın yapıldığı ağacı onun dağdan kesip getirdiğini bilmem, sazına dokunup çalma imkanı bulmam, bahçesinde güvercin beslediği bir göz odalı evini, saz yaparken kullandığı aletleri görmem benim için teselli oldu. Bence bu yüzyılın en büyük müzisyenidir. Belki de beşbin yıl öncesinin en büyük müzisyenidir. Bağlama ailesinden gelen sazlar arasında -ki türk dünyasında çalınan bütün sazları buna dahil edebilirim- kökeni ile bağını en çok korumuş sazın teke yöresinin üç telli bağlaması olduğunu düşünüyorum. Bağlamanın ve Türk müziğinin köklerini kavrayabilmeniz için Fethiyeli Ramazan Güngör ve Üç Telli Bağlaması, Hamit Çine ve Parmak Curası, Yayla Gireniz ve Masıt Havaları ve Yörüklerde Müzik ve Boğaz Çalma adlı albümleri dinlemeniz gerek. Ama bu müziği sevebilmeniz için pırıl pırıl bir kulağa sahip olmalısınız.

    YanıtlaSil
  7. ben bin yılından filan söz ediyorum onur. fethiyenin yürüklerinden değil. bunu türkmenliğe esas almak da koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahmen çelebi demeye benziyor ki yörükler keçi etinin koyun etinden makbul olduğunu bile söyleyerek bir skandala imza atıyorlar:) türkmen plato ve bozkır adamıdır. yörükler gibi dağlı değildirler. dağa çekilme işi arada olmuş kırma bir durumdur. tıpkı yörüklerin hem karayağız hem renkli gözlü olması gibi. saz derken de aşık sazı dediğin konyalı cumhuriyet dönemi aşıklarının çaldığından söz etmiyorum. zülfiyenin çaldığı ve yüzyıllar öncesinden gelen şeyi söylüyorum.

    YanıtlaSil