28 Şubat 2011 Pazartesi

Bu şiiri kaç senesinde yazdım?

Bin dokuz yüz doksan dokuz -Marmara depremi- geldi aklıma. Bir de İsmet Özel’in şiir okuyuşu. Suratına vuruyor sanki, azarlıyor: Binn! Dokuz yüz altmış yedi! Evet, İsyan. Bir şiiri kaç senesinde yazdığını insan kendisine sormalı. Göründüğü kadar basit bir soru değil çünkü. Tanpınar’ı düşünelim ya da Necip Fazıl’ı. Mesela Takvimdeki Deniz şiirinin kaç senesinde yazıldığının bir önemi var mı? Bilsek ne olur, bilmesek ne olur. Bu konu şiirin siyasetiyle alakalı. Ya da şöyle, bir şiirin siyasi olup olmamasıyla. Yine başka bir örnek, Haydi Abbas vakit tamam şeklinde başlayan şiiri Tarancı’nın kaç senesinde yazdığını lutfedip merak etmiyorsak, bunun sebebi klişedir, retoriktir, soyuttur. Ne derseniz deyin.

İlk önce şunu bilelim: Somut, klişeyi bozar. Hüseyin Cöntürk’ü okurken anlamıştım ilk, adamın kitabının başlığı Çağının Eleştirisi. Mekân olarak da zaman olarak da buradasın işte. İkisini birbirinden ayırmak imkânsız. Ayırınca zaten mekânı, eşyayı, sokağı, insanı soyut algılıyorsun. Bursa’da Zaman şiirine gıcık oluyorum mesela. Böyle birşey. Hiçbir şey yok. Bursa’da Zaman şiiri falanca sene yazılmış desek şiir bize kendini daha çok mu açacak. O dönemin siyasi fotoğrafını çıkarıp önümüze koysak şiirin derinliklerine mi ineceğiz. Hayır. Bunun için birazcık duygulanmak yeterli. Birazcık.
Çağının şairi olmak çağının siyasetini gütmekle mümkün. Çağının siyaseti biraz kaypak karanlık bir ifade oldu. Aslında ezilenler ve ezenler her çağda var. Dün de vardı yarın da olacak. Ezilenlerin görüntüsü her zaman aynıyken ezenler devamlı kılık değiştiriyor ama. Bu da popülist şiirin imkanlarını düşünmeye zorluyor bizi. Çok Üşümek popülist bir şiir mesela. Ama aynı anlayış bakış görüş dairesinde bir şiir yazsak popülist bir şiir yazmış olur muyuz? Olmayız herhalde. Çağının siyasetini gütmek böyle bir şey. Bir zamanlar Halkın Dostları olunuyordu. Şimdiki mesele ise halk olmak. Dost kazığı diye de bir şey var çünkü.
Bu her zaman böyle oldu. Siyasi şiir Türk şiirinin mayası oldu hep. Şu da var, Nef’i, Fikret, Akif, Nazım hepsi sanatlı şiirler yazdılar. Ancak onların sanatı retorik, klişe ve soyuttan arınıktı. Şiir = Siyaset (düşünce) anlayışı, şiiri sembollerden kurtardı. Unutmayalım ki Fikret’in İstanbul gibi mübarek(!) bir şehri düşünerek yazdığı şiirinin ismi Sis. Sembollerle düşünmek İstanbul’u nostalji malzemesine çevirirdi değilse, Fikret siyasi düşünmeseydi. Şiirin ismi de sis olmazdı zaten. Sis çok somut, gözle alakalı bir şey. Siyasi olmayan şiirlerin o sisi görecek gözü yok ama. Yoktu yani.
Somut, klişeyi bozar. Bu, her çağda böyle olmuştur. Her çağın da küfür gibi kendini gizleyen klişeleri vardır. Onu buldun mu “ben ne şairmişim lan” dersin. Bozulmak kaderin ama. Burası Türk şiiri. Yalnızlık, kendinle hesaplaşma, çisenti, arnavut kaldırımlar filan hikâye. Git otuzbir çek. Can sıkıntısı değil mi sonuçta. Kaç defa hesaplaşabileceksin kendinle, bir dene.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder