29 Ocak 2011 Cumartesi

Türkü[1]lü Minyatür. İlyaz Bingül

Buraların şarkılarına ağzım varmadı bir türlü. Bu şehir beni el kapısına ittiğinden mi bilmem, türkülere daha bir bağlandım. O sözler, sesler beni koptuğum topraklara mı taşıyordu ne. Hatırlıyorum da, babam devri çoktan geçmiş ama hâlâ gıcır gıcır kalmayı becermiş takımlarını düğünlerde her giyişinde artık içinde yaşamadığı zamanı üzerinde nasıl taşıyorsa, ben de mırıldandığım, işittiğim her türküde içinde barınamadığım yurdu buraya, yanımda taşıyordum. Alafranga şarkılar dinlesem, söylesem bile, hemen, yetim kalacakmışım sanısına kapılırdım. 
Liseye kaydolduğum yıldı, buralı çocuklara, birazıyla övünerek, “yurdumu ağzımda taşıyorum” derdim. Okul günleri silineli yıllar oldu. Bir ecza deposunda yarı zamanlı çalışarak ne okuyabiliyor, ne de geçinebiliyorduk kardeşlerimle. Babam dirliğini bozmakla çift sürmek arasında gidip gidip geliyordu. İkinci sınıfta bir ilaç fabrikasına tam zamanlı yazıldım - - otuz yılda çıkabildim. “dokto mu, müendismi neolacamış. mektepli oldu ya, bizi beenmez ga’rik” diyen büyüklerim, “bizden ne farkı va ki, biz talada o fabrik’da ırgatlık ediyo” demeye başladı.  

O zamanlar bu ilaç fabrikası tekti burada. Arkası bataklıktı. Bir tuğla harmanı vardı yalnızca. Pis mi pis kokardı. Belediye otobüsleri gelmezdi. İşte bu tuğla harmanının olduğu yere işçiler gecekondu yapmaya başladı. Avansı çeken fabrikanın hemen arkasına bir oda yapıyordu. Derken hemşerileri, köylüleri geldi, mahalle oldu. Bir de ad taktılar: Gültepe. Fabrikanın çevresi üzeri sıvasız kırmızı kırmızı tuğlalarla gül tarlası oldu. Ağzıma bir türlü sinmeyen o yaban şarkılar gibi fabrikayı da yurtsayamadım. Şimdiki aklım olaydı otuz yılımı kaptırmazdım o kodese. Ne yapardın, deme. 

Alacalı bulaca renkli lambaların koca caddelerden taşıp sokak aralarında bile yanmaya başladığı günlerde, erguvanlar şehrinde türkü sevmez, türkü bilmez nice insanlar gördüm. Bir insan nasıl türkü bilmez? Şaşarım şaşmasına ya - -İstanbul’a ilk indiğimde ağzımdaki tüm kırıklardan sıyrılacaktım. Unutuvermiştim her bir şeyciği. Dilim varmıyor demeye ya, türküler dahi silinivermişti tenimden, arınmıştım sanki kendimden. Ta ki yeni kırgınlıklar, bilinmedik küskünlükler azın azın birikinceye... O minareler, kubbeler, nereye yürüsen o deniz... beni içine çekip sarmaya, okul adam etmeye başladıydı ya... Ta ki fabrikanın kapısından adımımı içeri atınca, İstanbul bi başkaladı, bi uzaklaştı, onca güzellik pul pul olup silindi, kazındı gözümden. Bi daha da göremez oldum. Ben mi körelmiştim, yoksa İstanbul mu kaçmıştı benden, bilemedim, yıl yıl eksildi, küçüldü, ev kapısıynan fabrika kapısı arasına sıkıştı, büzüldü o koca, o caanım şehir. Eh biraz mektep yaladık ya, lügat paralamama izin ver gayrı: Keraneye düşmüş genç kız ile mapusa kıstırılmış delikanlı arasında dönendim durdum ilk yıl, mavi otobüse binip mavi tulumları dolaptan her giyişimde, İstanbul değil, bendim silinen onun gözünde. 
Eve barka konup ilk çocuk elime değince kendimi insana benzetir oldum. Ne orospu, ne mahpus, ne de berduş olmayacağıma aklım kesti. Evlenmeyeydim, çocuğum olmayaydı fabrikanın kahrını, kirini pasını çeker miydim? Bi de pişpirik oynadığım kahvehaneler cenneti, arada bir iki tek parlattığım meyhaneler olmayaydı koca bi fabrika olmuş İstanbul’un kahrını çeker miydim? “Alışırsın koçum, alışırsın” demişti ustabaşı, “bir maaşlık zaman yeter, dişini sık. Böyle de yaşanır göreceksin.” – Ayıkladım. Kimsenin sözü, hatırası yok gerimde. 
Çoluktu, çocuktu, geçim derdiydi derken, geçen bahar emekli olunca Tokat’a geri döndüm. 
Ortanca çocuk tutturmuş “tarih tüm bilimlerin anasıdır baba” diyor, “bitirince ne iş tutucan” diyorum, tıs yok. Hiç olmadık anarşiye karışmadı, sağ çıktı ya, buna da şükür. Buranın şeker fabrikası kapanmayaydı, tutunamazsan gel diyecektim, şimdi nasıl derim? Emekli ikramiyesinin yarısını evin inşaatına, yarısını büyük oğlan için nalbura yatırdık. Bir de o gelirse naparız? Bebeklikten İstanbul görmüş, bir de beğenmez buraları. “Amaaan baba senin şu türkülerin, iyi güzel de baydık valla” der, içim ezilir, “senin tarihin var” der, över midir, söver midir belli değil. Birinde dayanamadım “eşşolusu tutunamadık İstanbul’da, tutturmuşsun bi tarih lafıdır. Görücez bakalım sen ne halt edicen?” Fabrikalar eskisi gibi değil, biz üç çocuk büyütebildik. Devir değişti, bu maaşla geçin geçinebilirsen, iş bulduğuna şükreder olduk. Okumuş çocuğu nasıl sokarsın fabrikaya? –Ne olacak bu çocuğun hali...  everebilseydik bari. 
Niksar’da evimizdeyken, kış ayazında tiren istasyonlarında güğüm güğüm ayran satan çocuklar kadar hürdüm. Severdim tirenleri. Tiren sesi bozkıra çok yakışır, hiçbir ağaca tutunamadan türkü olup makam makam yayıldıkça üzerinde 
yazın çocukların taşıdığı kiraz sepetlerine  
                                                                    kese kağıdındaki sarı sarı ayvalara  
                 istasyondaki yolcuların mendil sallayan ellerine  
                                                                          hele ki kışın apak bir deniz olduğunda bozkır...  
                        -ı ikiye yarışı vardı da, sesi hala kulağımda. Balya balya tütün, pamuk taşıyan o tirenler şeker taşırdı, sılaya kavuşmalar, gurbetçiler taşırdı. O yüzden mi tirenle- -neden döndüm memlekete?  

Bu şehirde çocuklar bana buğday ağaçlarını sordular; ben denizi ilk gördüğümde, dalgalarını çalı sandıydım. Daha o zaman anladım bu şehir başka. Anladım: ben bu şehrin adamı değilim, bu şehirde adam değilim. İçimde kabarıp coşan, sönen acabalar dalga dalga yayılıp kafamı çalkayan bir denize çevirdikçe - - tarih okuyan bizim oğlanın, “dur baba, sana bizim oraların hikayesini yazan bir öykücümüzün sözünü okuyayım” deyip parkasının cebinden çıkardığı dar enli bir kitaptan heyecanla okumaya başladıydı, kim bilir kaçıncı yarım kulakla dinlemeye koyuldum: “İnsan Anadolulu olup da bir bozlak dinliyormuşcasına yüreği kabarırsa bu hesaplaşmayı düşünmenin başlangıcıdır.”[2] Okuması susunca, irkildim, irildim, içimde kuşlar can hıraş çırpındı, “hele bi daha oku şunu”. Oğlan bi daha okudu. Onca yıllara dağılmış hayatımı bir cümlede toplamıştı hikayeci. Aşkolsun karıya -Sonra sonra bir ur büyüdü içimde: O hayatı ben yaşamıştım, bu cümlenin sahibi de benim, dedim kendime. Üç oğlan, üç katlı ev, emekli aylığım, türkülerim ve onca zahmetten sonra, yazmak bana hak görülmedise de, bana ait bir sözüm vardı ya! 



[1] “Türkler neşeli, şen şakrak insanlar; canları isteyince türkü söylerler; türküler onların hayatlarının bir parçasıdır; düşünce ve hüzün nedir bilmezler, her şeyi iyilikle karşılarlar. Sade bir yaşamın ve büyük zorlukların insanıdırlar.” (Bertrandon De La Broquiére’in Deniz Aşırı Seyahati: 1432-1433, çev. İlhan Ada, Eren y., 2000, İst.)
[2] Türk hikayesinin başyapıtlarından Füruzan’ın “Tokat Bir Bağ İçinde” adlı öyküsünden

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder