20 Ocak 2011 Perşembe

Zincirler kırılsın Selimiye yıkılsın

O kadar laf söyledin, internette birşey söylemenin bir işe yaramayacağını söyledin, daha ne anlatıyorsun diyin lütfen. Ben de böylelikle paranoyak olmadığımı, gerçekten takip edildiğimi biliyim. Yok. İnternette de yazacağım şeyler var. Kahveye de giderim mesela çocukluğumdan beri. Boş işlerle uğraşıp boş boş oturduğum da çok oluyor. Böyle diye, boş işleri mi savunacağız? Hayır. Sadece kahvede geçirdiğimiz vakti sılayi rahimden, internette uğraştığımız işleri sadakadan saymazsak sorun yok. Oyalanıyoruz. Keşke oyalanmasak. Bir iş bittiğinde yenisine koyulsak tabi. Bu da ayrı bi kahve geyiğidir. O kadar laklaktan, karbonatlı çaydan ve saatlerce edilmiş boş laftan sonra, “abi yaptığımız da iş ha!” diyerek günah çıkarırsın. Neyse. Bir süre internette müsvddeleri yayımlamaya devam edeceğim. Bu bir nevi yazı yazmak için notlar alıp “untitled 8” ya da “en yeni unutma notlar son” filan gibi gayri ihtiyari ve depresif isimlerle masaüstüne kaydetmek gibi birşey.
Neredeyse hiçbir mescit kutsal değildir. Kutsal kelimesinde sakat bir taraf da var ayrı. Kabul ediyorum. Mübarek diyelim. Hiçbir mescit mübarek değildir. Mescid-i (veya Mescid-el) Haram yani Kabe, kıblemiz, Mescid-i Nebevi yani Peygamberimizin mescidi ve Mescid-i Aksa yani ilk kıblemiz müstesna. Bunlara hürmetsizlik edilmez, yıkılmaz ve işgal edilmez. Bunların dışında kalan mescitlerin tümünün hükmü aynıdır ve hiçbir surette dokunulmazlıkları, ayrıca bir değerleri veya mekan (veya bina) olarak diğer mekanlara üstünlükleri yoktur. İbadethane diye ayrı bir mekanın fıkhi açıdan tartışmalı hükümleri var elbette. Ancak bunlar doğrudan Kuran'la veya Hadislerle düzenlenmiş emredilmiş hükümler değil. Yıkılabilir. Yeniden yapılabilir veya yapılmayabilir. Başka amaçlarla kullanılabilir filan.

Şimdi farkettim, asılnda bu girişi yapmasam da olurmuş. Doğrusu öyle konuşmak istiyorum. Daha doğrusu, masaj yaparak, yanlış anlaşılma ihtimallerini gözeterek, “aslında ben öyle sanabileceğiniz gibi manyağın teki değilim” diye inandırmaya çalışarak değil de doğrudan ne söyleyeceksem, söyleyebileceğim insanlarla ve ortamda konuşmak istiyorum. Şu şöyledir diyeceğim yani. Onu söylemeden önce, “birazdan yanlış anlaşılabilecek birşey söyleyeceğim, bak şu şu noktaları baştan söyleyeyim de yanlış anlama” demek zorunda kalmak baştan bir samimiyetsizlik gibi geliyor. Ama haksız olduğumu da sanmıyorum. Mesela “süslü püslü, pahalı, fazla gösterişli, israf ederek ve kilise gibi bir sürü cami yapmışlar. Bunlar sandığımız kadar da değerli, dini, kutsal hatta temiz değil” desem, direkt ve bu şekilde söylesem, hiç giriş yapmadan yani, hem aramızdaki gerizekalılıarın erkenden infilakına sebep olacağımı hem de aceleci ama iyi niyetli de olabilecek ezbercilerin söylemeye çalışacağım şeyi ıskalamasına neden olacağımı düşünmekte haksız değilim sanıyorum. Hem neden hem sebep demişim. Olur öyle.

Tabi ki bunu ilk bulan, farkeden veya söyleyen ben değilim. Muhtemelen Vahhabimeşrep veya sonradan, radikal İslamcı familyasından olanlar veya benzerleri muhakkak buna benzer şeyler söylemişlerdir. Ziyanı yok. İcat yapmaya çalışmıyorum zaten. Bir de yine sanıyorum ki sanat tarihçileri (oz büyücüsü gibi bişey gibi gelir bana hep) camilerin mimarisindeki kilise etkisinin kubbeyle sınırlı olmadığını tespit etmiştir. Vitraylar, süslemeler, ışık, ses ve diğer etkenlerin mimarinin etkileyicilik işlevi (?) içerisindeki rolünün sağlanmaya çalışılmasının da kiliseden kaynaklandığını söylemişlerdir. Yani kilise mimarisi ışığı ve sesin dağılmasını öyle ayarlar ki en salak zangoç bile zırt dese, ilahi bir mesaj veriyormuş gibi algılanır. Algılanmalıdır. Loş bir ışıkta, yankılanan bir papazın sesi cemaati etkilemeli, baygın bir buhur kokusu ortama maneviyat katmalıdır. Maneviyat, ruhaniyet, kutsallık. Yalandan tabi. Bir nevi tiyatro. Arkada da Bach çalacak.

Şimdi bizim Sistin Şapeli'mizi mi yapmaya çalıştı acaba atalarımız(atalarımıza döneceğiz)? Bu mu yani? E hadi Sistin Şapeli'nin (veya Ayasofya) yerine Sultanahmet'i (Süleymaniye veya Selimiye de olur) Michelangelo'nun yerine Mimar Sinan'ı (Mikelanjın mimar olmadığını ben de biliyorum. Ama simgesel olarak kültürde denk geldiği yer bakımından Sinan'ın karşılığı odur.) Bach'ın yerine Itri'yi koyunca ne olacak? Ne geçecek yani elinize? Elimize? Onlarda vitraylar var, figürler, ikonalar bilmemne. Hah, biz de vitray koyalım, suret olmasın aman, haram olur. Evet, ikon da koyamayız, onun yerine Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali filan yazdıralım kocaman kocaman. Hatt sanatıyla. Hatt sanatı. Neyse yani, işte bir biçimde Kilise'de yakaldıkları ruhaniyeti (?) biz de camilerimize yansıtalım. Oldu. (Hatt san’atkarlarımız, ki bu ifade tok bir ses tonuyla ve edepli bir vücut diliyle söylenecektir, bir anlamda sınır güvenliğimizdir. Kültürümüzün bekçileridir. Pöh! Bana daha çok can çekişen bir garibanlığın makinaya bağlanıp ömrünün uzatılmaya çalışılması gibi geliyor nedense. Üstüne Allah, Muhammed yazıp bilmem kaç bin dolara görmemiş, ve görmüş, zengin karılara ve yatırımcılara satıyorlar. Konuşmaya gelince de erbain çıkarırken arada kamera uzatmışsın gibi bir ses tonuyla anlatıyorlar ne yaptıklarını. Yaptığın kötü bir ticaretten ibaret. Bu.)

Kaçırdığımız çok temel birşey var burada. Hıristiyanların böyle şeyler yapmaları anlaşılabilir. Hatta yapmasalardı bugüne kadar belki de bu işlerden çöplenen ruhban takımı tahtlarını koruyamazlardı. Çünkü yaptıkları sadece enteresan bir mimari anlayışla kiliseler inşa etmek değil. Kocaman bir yalan kırallığı kurmuşlar. Hıristiyanlık artık bir din değil malum; kültürdür. Ve kültür üretilmeli, yeniden üretilmeli ve eserleri, kültürün şubeleri o kültürün görünür birer ufku olmalı. Sanatı, mimarisi, çakma maneviyatı ve kurgulanmış ruhaniyetiyle. Oysa İslam dindir. Allah'ın indindeki dinin, bir kültürle kıyaslanması hatta giderek bir kültürün, büyük bir yalanın yayılış ve tutunuş biçiminin örnek alınması zulümdür. Kilise insanlara neredeyse ikibin yıldır zulmetmenin farklı yollarını hep buldu. Kocaman kiliseler, bilim, sanat, ruhaniyet, siyaset bu uzun zulüm yüzyıllarının önemli araçlarındandır. Hıristiyanlar, ortada bir itikat, bir inanış, iman, nihayet din olmadığı için, varmış gibi yaparak bir ruhani hava yaratmak zorundalar. Edebiyat ve düşünce sistemlerinin temelindeki muharref İsevi fikirlerin ve duyguların kaynağıyla, kiliselerindeki ses, ışık vs. numaralarının kaynağı birdir. Çakma ve kurmaca bir maneviyat, yalandan bir ruhaniyet.
Müslüman abdest alır, niyet eder ve namaza durur. Müslümanın namaz kılacağı, hele hele cemaat olup namaz kılacağı yerlere böyle şeyler yapmak, süsler, dikkat çekecek birsürü figürler, yazılar bilmemneler koymak, o yerleri yaparken yetimin malını açıkça israf etmek en azından doğru değildir. Hıristiyanlar Allah'a ibadet etmedikleri için, gidip şarkı okuyacakları, sosyalleşecekleri, birazdan kendilerini sövüşleyecek papazı dinleyecekleri yerde tabii ki ruhani (?) bir ortama ihtiyaç duyar. Müslüman için namaz kılınacak yer temiz olacak. Bu kadar. Eğer namaz kılacakken kendimizi havaya sokacak bu kadar dışsal şeye ihtiyaç duyuyorsak, öğrendiklerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Tam tersidir. Namazda Allah'ın huzurundayız. Mümkün mertebe namazın dışında birşey düşünmemeli, buyurulduğu gibi namazı "dosdoğru" ve "huşu içinde" kılmalıyız. Namazı efendimiz gibi dosdoğru kılmaya çalışırız. Hiçbirimizin kıldığı veya kılacağı namaz onun kadar mükemmel, tam ve doğru olmaz. Bir namaz, herhangi bir kimsenin kıldığı namaz O'nunkine ne kadar benzerse o kadar doğrudur. O, mescidinde toprağın düzeltilmesine bile müsaade etmemiş. Temiz toprak üzerinde kıyam etmiş, rükuya varmış ve secde etmiş.

Dinde ruhaniyet, kutsallık, maneviyat gibi şeyler, anladığımız, ezberlediğimiz şekliyle yoktur. Var değildir yani. Namaz kültürel bir faaliyet veya ritüel değildir. Bir ibadettir. Sanatla sepetle, sair süfli işlerle bir alakası yoktur. Vitraylar, pahalı ve gösterişli bir sürü harcamalar, o kadar süs, şatafat ve israf bizim namazımızla alakalı değil, kültürümüzle alakalı şeylerdir. Kültürse kutsal veya mübarek değildir. Uydurmadır zaten. Medeniyet gibi yani. İslam medeniyeti veya bizim kültürümüz gibi bir paranteze alarak kurtarabilirsiniz durumu. Kurtardığınız kadar olur işte o da.
Namaz ve zekat, Kuran’da neredeyse sürekli birlikte anılıyor. Namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler deniyor iman edenler için. Zekatını vereceksin. Bir önceki zekat verdiğin günün üstünden bir yıl geçtikten sonra karını zararını hesap edecek, elinde kalanın (en az) kırkta birini zekat verilecek sekiz sınıftan bir veya birkaçına vereceksin. Namazda aynen böyledir. Vakit girdiğinde kalkıp namazını kılacaksın. Zekat ve namaz diğer birçok ibadet gibi, doğrudandır ve açık seçiktir. Zekatı nasıl vereceğimiz, namazı ne zaman ne şekilde kılacağımız bellidir. İbadetlerimizi doğrudan yaparız. Dolaylı yollardan bir takım dışsal veya kültürel aletlere, çıkmalara ihtiyaç duymayız. Bu ibadetlerimiz simgesel, sanatsal, dolaylı veya göstermelik değildir. Hakikidir ve doğrudandır. Burası çok önemli. Çünkü özellikle Hıristiyanlar ve Yahudiler (genel olarak da kendini din diye tanımlayan her türden inanış biçimleri) ortada hakiki ve yaşayan bir ibadet olmadığı halde, bir takım alet, mekan, ritüel, sanat ve görmezden gelme (bu görmezden gelme tiyatrodaki görmezden gelme gibidir. Tiyatroda da oyuncular ve seyirciler ortadaki sahteliği, yalanı görmezden gelmeyi başardıkları nispette oyun devam eder) yardımıyla bir ibadet yapıyorlarmış gibi yapıyorlar. Yapıyorlarmış gibi yapıyorlarmış gibi yapıyorlar mı demeliydim. Neyse. Biz ise namaz kılıyormuş gibi yapmıyoruz. Namaz kılıyoruz. O yüzden namaz kılıyormuş gibi yapacağımız süslü püslü kilisevari, ruhani bir havanın yaratılacağı ortamlara ve şekle ihtiyacımız yok. Yalan söyleyen birisinin yemin üstüne yemin ettiğini, bin türlü süslü laf söylediğini, lafı sürekli dolaştırıp esas konuya bir türlü gelmemesi halini ve yalancının diğer özelliklerini düşünelim. Öteki tarafa da doğru söyleyen birisini koyalım. Doğrudan, kısaca, sanatsız bir biçimde, eveleyip gevelemeden ve çıplak bir şekilde doğru neyse söylesin. Müslümanla diğerlerinin durumu bu örnekteki gibidir. Biz doğru söylüyoruz. Yani namaz kılmamız doğrudur. Ve doğrudandır. Namaz kılmamız için hiçbir sanata, dolayıma, bağlama, alete, kıyafete, mimariye, numaraya ihtiyacımız yok. Oyüzden bizim imamların giydiği kıyafetler bana hep komik gelmiştir. Sünnet olduğu için değil, iş kıyafeti olarak giyiyor çünkü. Halbuki öyle bir iş yok. Öyle bir hakiki kadro da yok. Baştan aşağı komik. Adam hem din adamı değil, hem din adamı gibi bir kadrosu, kıyafeti, görevleri filan var. Din adamı dediğimiz şey özellikle Hıristiyanlıkta vardır ve hakikatte din adamı değildir. Çünkü din adamı diye birşey olmadığı halde uydurulmuştur. Insanlar böyle birşey uydurmuş.

Yalancıların yalancı olduğu gerçeğinden o kadar uzaktalar ki, doğru söyleyecekken yalancılar gibi elli türlü takla atıyorlar. Namaz kılmak için o kadar abuk subuk gösterişli, müsrifçe mekanlar inşa ediyorlar, etmişler. Bir de düz, olduğu gibi, kendince yapılmış mescitlere hakaret ediyorlar. Gecekondu gibi, estetikten uzak, kaba saba diyerek. Ne kadar kaba ve cahil yakıştırmalar bunlar.

Son olarak birkaç camiyi hatırlatıyim. Biri Selçuk'ta. İsa Bey Cami diye bir cami var. Biri de Aslanhane. Ankara'da. Tabi bunlara benzer yüzlerce cami vardır. Bu camileri (o gösterişli taş oymalı kapıları da olmasa) kocaman ve süslü Osmanlı camilerine tercih ediyorum. Bir kere neredeyse israf yok. Öyle kullanılmayacak dev gibi kubbeler yapmak için yetimin hakkını taşa mimara (dülgere filan tabi o örneklerde) harcamamışlar. Ve sade camiler. Dümdüz. Bir kültür yaratmak için kurulmuş izlenimi vermiyor en azından. Neredeyse evlere benziyor. Bir başka güzel şey de Selçuklu camilerinde Roma sütunlarıdır. Camideki ahşap sütunların başlarına Roma sütunlarının başlarını geçirmişler. Sağlam olsun diye herhalde. İşlevsellik dışında başka bir amaçla yaptılarsa bilmiyorum.

Bu Selçuklu camilerinin bir kısmına ısınamıyor insan ama artık. Restore ediyorlar çünkü. Yani o camileri yapan insanların, nasıl yaptıklarının, o insanların o tahta ve taşlardan nasıl bir mescit yaptıklarının izlerini siliyorlar. Onların, o mescitleri ilk yapan insanların temizliklerini temizliyorlar(!). Nasıl sade ve israfsız bir mescit yaptıklarını görebilmemiz için "tümüyle bilimsel yöntemlerle" milyonlarca dolar israf yapıyorlar.

Muhteşem Yüzyıl adıyla oynatılan dizi vesilesiyle yeniden atalarımız konuşulmaya başlandı. Kanuni Sultan Süleyman mesela. Yavuz Sulan Selim. Veya giderek, nredeyse iki sayfa süren isimleriyle, “hadim-ül harameyn” gibi mütevazı (?) sıfatlarla veya isimlerinin sonuna getirilen “el muzaffer daima” gibi temennilerle atalarımız, padişahlar. Kendi payıma söylüyorum, bizim atalarımız o kadar büyük harflerle yazılmıyor ve isimleri o kadar uzun değil. Babamın babasının babasını biliyorum. Daha öncesiyle ilgili sadece flu şeyler var. Nereden geldikleri, kimlerden oldukları gibi. Alaca’nın bir köyünde sade ve dümdüz bir hayatı olan birisi babamın dedesi. Adı Yusuf. Cami yapsaydı sade ve israf etmeden yapardı herhalde. Bu yazdıklarımı okuyanların çoğunun atasının yapacağı ve yaptığı gibi yani. Anlatılanlardan bunu çıkarıyorum. Nesep babadan geçer. Atamız babamızdır. Onun babası ve onun babası ve onun babası. Kültürel anlamda bir atalık benim kabul etmediğim birşey. Devlet büyüğüne, adaletle hükmeden devlet büyüğüne itaat ve hürmet ayrı. Gerekirse onun yoluna canını verirsin. Çünkü adalet Allah yoludur. Ama baba demezsin adama yani.

Cami yapmayı, nasıl bir mescitte namaz kılınmasını mesela Kenize Murat veya Ertuğrul Osmanoğlu'yla konuşacak değilim. Veya bilmemne paşanın torunuyla. Mesela Hasan Cemal'le. Komik olurdu. Mimar Sinan bizim Sinan'ımız, Itri bizim Itri'miz, Baki bizim Baki'miz. Mevlanamız, Yunusumuz, Hacı Bektaşımız falan filan. Büyük yalanlar bunlar. Bu insanların benim atalarım olduğu karikatür konusu olabilir ancak.

Saraydan, sarayın etrafından, Osmanlılar zamanında, özellikle İstanbul payitaht olduktan sonra Batı'yla olan ilişkilerin kültür (?) hayatında ortaya çıkardığı çarpıklıkların yalnızca birisi üzerinden mescitler üzerinden, birşey söylemeye çalıştım. Batılıların tarz-ı hayatını veri kabul etmekle alakalı birşey bu. Onlarda yüksek sınıflar, birbirinden soyca, mal mülk bakımıdan ve makam mevki bakımından üstün insanlar var. Bizde de bu türden farkılıklar üstünlük sayılmıyor mu? Fiiliyatta olabilir. Ama en azından kitapta yok veya en azından biz hala kabul etmiyoruz bunu. Yoksa Osmanlı devleti zamanında İstanbul’da yapılan çoğu camiyi ben de seviyorum. Birçoğu benim için kendi evim gibi neredeyse. Birçoğunda ne cemaatler toplanmış, ne namazlar kılınmış, ne sohbetler olmuş, ne dertler paylaşılmıştır. Allah belki birçoğunda yapılan israfı da bağışlamış, başka yapılan yanlışları hayra, iliyiğe tebdil etmiştir. Biliyorum. Inanıyorum. Ancak özellikle Osmanlı devletiyle ve batıyla bu türden yakından bir ilişki kurulmasıyla birlikte dinin kültürleştirmeye çalışılması, bunu dünyevi sıfatlarıyla daha üstün sayılan insanların kotarması, hakiki olanın, diri olanın doğru olanın boğazlanmaya çalışılarak, ölü olana, muharref olana ve kültür ve kurmaca olana benzetilmeye çalışılmasına itiraz etmeye çalışıyorum.

Süleyman dizisi tartışmaları bana evvela böyle şeyler düşündürdü. Atalarımız birilerine fenalık etmişlerse hesaplaşalım. Tamir edelim elimizden geldiği kadar. Veya yaptıkları bir yanlış varsa düzeltelim. Bize miras bıraktıkları doğruları şerefimiz olarak kabul edip taşıyalım, yanlışlarını tashih edelim. Bunun dışında benim kanımdan bağlı olduğum atama elbette kimse dil uzatamaz. Onun şerefini tartamaz. Kabul. İyi de Kanuni'yle mesela benim nasıl bir kan bağım olabilir? Kan bağı olmadan bir kişi nasıl benim atam sayılabilir? Allah, Peygamberimizin evlatlığına bile efendimizin adıyla anılmasını yasak etmiş, öz babasıyla anılmasını emretmiş. Bize ne oluyor?
Bitirmeden bir örnekle ne dediğimi tekrar etmeyi deneyeceğim. Birkaç bin kişiyiz diyelim. Benim gibi, babası, dedesi, dedesinin babası filan, yani ataları buralarda yaşamış düz, sıradan müslümanlar olan birkaç bin kişi. Bir araya gelip atalarımız üzerine konuşabiliriz. Onların doğru ve temiz bir yolları varsa ve onların yolundan ilerlemek istiyorsak konuşacağımız şey asla mesela Itri’nin bir bestesi veya Şeyh Galip’in bir şiiri olmazdı. Bizim atalarımız dümdüz mescitler yaptılar. Kültürle, sanatla, yalan dolanla bir alış verişleri yoktu. Bu bir taraftan devam ediyor. Biz, yalanla, sahteyle, yaşamayanla, kurmaca olan herşeyle bağımızı hala emaneten kuruyoruz. Onlarla olan bağımız hakiki değil. Koparır atarız. Yarım yamalak da olsa dümdüz ve doğrudan kılıyoruz namazı. Orucu öyle tutuyoruz. Zekatı öyle veriyoruz.

Kültürle ilgili olan aldatmacanın sonuçlarından birisi olarak atalar fikri, uzun zamadır doğru bir yerde durmuyor. Kafirler, özellikle batılılar sıradan insanları insan saymadıkları, insan yerine koymadıkları için (birkaç yüzyıldır insan yerine koyuyormuş gibi yapıyorlar, yalan.) onların atalarından söz ederken sadece asillerin(?), kilise mensuplarının ve –sonradan- bilim adamları, sanatçılar ve filozofların, son olarak da çok zengin olanlarının sayılması normal. Bizim atalarımız asil, ruhban veya çok zengin değildi. Çok zengin olanla ekmeğe muhtaç olan arasında hala bizim için bir fark yoktur. Varsa muhtaç olanın lehine vardır, zira mealen “onlar çekinirler, siz onları arayıp bulacaksınız” buyuruluyor. Fark varmış gibi görünse de yoktur. Gerçekten zenginle fakir arasında üstünlük açısından fark gören iman etmiş sayılır mı bilmem ama iman edenler açısından yoktur. Onların ataları o türden insanlarmış. Bizim atalarımız sıradan insanlardı. Biz sıradan insanlarız. Koyun gibiyiz. Biçilmiş ekin gibiyiz. Tarağın dişleri gibiyiz.

Kanuni’nin, aydın, sanatçı, muhafazakar, liberal, islamcı, sağcı, din adamı, bilim adamı, iş adamı, kültür adamı, bilmemne adamı torunlarına Selimiye de Süleymaniye de, Itri’leri de, Mevlana’ları da, Pir Sultan’ları da, Hacı Bektaş’ları da, din kültürleri de ahlak bilgileri de mübarek olsun. Ben dümdüz ve sıradan atalarımın bir torunu olarak bu rijit ve ifratla tefrit arasında salınan saldırılarımı Allah’ın affetmesini dileyeyim. Müsvedde de olsa biliyorum, bu fazla katı, sert ve dövücü üslupla olmaz. Suhuletle olur. Sükunetle olur. Sabırla olur. O da olur.

4 yorum:

  1. ibn mace nakletmiş. camilerinizle ve camilerinizin süsleriyle övünmedikçe kıyamet kopmaz, buyuruyor efendimiz. bugün okudum bu hadisi. güzel giyinmiş bi kız da altın kaplamayla şekil şemal çiziyodu istanbuldaki bi caminin duvarlarına. tabi çizecek napacaktı. kültür başkenti adı üstünde. camiler kültürümüzün bilmem nesi filan. mehmet kaplan mesela. o tayfa. yahya kemal'in bornozlu bi resmini görmüştüm. bi de akif'in resmini; cılız, bitap, yorgun. çooook seneler geçti diye söylüyolar yıllardır o şarkıyı. akiften söyledikleri bişey olamaz ama. kültürel bi tarafı yok çünkü. doğrudan çünkü. düpedüz.

    YanıtlaSil
  2. Selimiyeyi gittim gördüm. Kale gibi bir şey. Yani estetik bir duygu yahut haz vermekten öte korkutmak için yapılmış gibi. Onu sınır karakolu belleyip muhafaza edebiliriz. Gibi geliyor bana. Sınır güvenliği denecekse eğer.

    YanıtlaSil
  3. müslüm baba'nın üstüne kalmış bir şey var: yıkılsın minareler, açılsın meyhaneler. böyle bir şarkısına denk gelmedim. Ama merak da ettim hep, ya varsa diye. Başlığı görünce de “ya müslüm’ün böyle bir şarkısı gerçekten varsa şüphesi” yine nüksetti. Sonra müslüm’ün şarkılarıyla aramız gene açıldı. Her neyse konu bu değil.

    usta, "atalar" mevzusunda söylediklerini öpüp başıma koydum. eyvallah.

    sitedeki yazıları ilkinden başlayarak okumaya devam ediyorum. şunu anladım (eğer yanlış anladıysam söyleyin beri geleyim) :tarif ettiğiniz popülizmin zıddı püritenizm. daha önce sormuştum hakan ustanın yazısına ama cevap alamadım. tamam ağabey, halktan yanasınız, popülistsiniz, ne güzel allah mübarek etsin. ama hangi halk? nerede bu halk? mesela 3 kişi bir halk eder mi? tek başına da halk olunur mu? bu halk hangi mahallede oturur? falan filan...

    ben bu yazıdan halk püritenizmini anladım. ancak ve ancak halk. o zaman şunu sorayım. halk püritenizmi dışında her türlü püritenizm kötü müdür? makul olabilecek tek püritenizm halk püritenizmi midir? ama işte bu halk da, sizin tarif ettiğiniz halk. gerçeklikle ne kadar irtibatı var orası meçhul.

    imamlık mesleğinin ihdası hata etmiyorsam hz.ömer zamanında. Kıyafet üzerinden bir uydurma diye kapıyı açmışsın usta da, bu uydurmanın içine o kadar çok şey sığar ki. Allah kelamı hariç her şey sığar herhalde bu uydurma torbasının içine..

    ben sanayide çalışıyorum. sömürünün merkezinde. Sakallı ve beş vakit namaz kılan patronlarımız var, bir de onların üç kuruşa muhtaç ettiği sigortasız çalıştırdıkları işçiler var. Dört çocuğunu asgari ücretle geçindiren adam gördünüz mü siz? Yıllar önce, Ben böyle insanların karikatürlerde, filmlerde, yalan gaste haberlerinde olduğunu düşünürdüm. Ama öyle değilmiş. Şimdi ben o frezeci adamla aynı işyerinde çalışıyorum. ne var yani bunda?

    Cuma günleri namaz çıkışında para toplanır ya. Bu adam on beş günde bir 5 lira atar kutuya. Ben sordum bu abiye. Abi dedim yanlış anlama ama, zaten durumun belli, mecbur değilsin ki dedim. Onun yeri orası diyor. Bu tek örnek değil. Adam demiyor ki, kardeşim müsriflik sizin yaptığınız diye, adam çoluğunun çocuğunun rızkından kesip veriyor. O adam internet nedir, halkçılık nedir, popülizm nedir bilmiyorken sizin bu yaptığınız müsriflik ulan demiyorsa, orada yetim hakkı var demiyorsa, ben ağzımı açmaya haya ederim bu konuda. O yüzden sadece bunu söylüyorum.

    Halktan yana olmak için, başka bir yandan gelmiş olmak lazım. Halkçı olmak için, halk’ın tamamını hakim bir tepeden görmek lazım. Popülist olmak için halktan daha en azından bir konuda daha avantajlı bir konumda olmak gerekir. Sabahtan akşama kadar tornada çalışan adama bu yazıyı okutsam mesela, adam bana "yeter kafa siktiğin" der. Adamın “derdi” var çünkü. Eğer dert buysa, kültürse, sarayla irtibatsa, mimar Sinan, ihtişam, lüks cami, sade cami, geçmiş falan filansa, sizin bahsettiğiniz popülizmin tekeri daha yolun başında patlamış be abi.

    Yani sonuç olarak burada şunu gördüm: Halkın talepleri arzuları esastır. Siz bu sitedeki ağabeyler ablalar kardeşler artık her kim varsa, size ait bir halk tarifiyle fark ettirmeden halkçılık için bir kanal açıyorsunuz. Bunu hakan usta bir jokerle izole ediyor, kusura bakmasın ama. Gel gör ki abicim halk sizin açtığınız bu küçük kanala sığmaz, taşar. Su akar yolun bulur.

    YanıtlaSil
  4. biraz böyle bişey işte. tam da isminle müsemma bir işlevle söylemeye çalıştığım şeye örnek olmuşsun arkadaşım sevgili abdullah. ben birşeyler söylüyorum ve Allah'ın bir kulu, bir abdullah, halk malk bisürü şey söylüyor üstüne. ve ben hiçbirşey anlamıyorum bundan. abdullahla bir yerde oturup çay içsek, bana birşey öğretse mesela. hiç itiraz etmem buna. ama öyle olmuyor. halbuki ben bildiklerimi öğretebileceğim, öğrendiklerini bana öğretecek insanların berrak bir biçimde beni karşılayabilecekleri bir ortam istiyorum. kabul bu en azından internette mümkün değil. kimseyi ikna etmeyeceğim. kimseyi bir yere çağırmıyorum. halkla alakalı birşey de söylemedim zaten ayrıca. söylediğiniz, kutsadığınız, yücelttiğiniz anlamda hiç de halktan sayılmam zaten, nasıl onlarla ilgili o kadar içerden konuşabilirim? o çerçevede söylemeye çalıştığım sıradan, düz koyun gibi insanlar olduğumuzdu. müslümanlarla ilgili hadisi şeriflerden alıntıdır. "bu iş" partiyle olmaz diyenlerle "bu iş" partiyle olur diyenler seksenler ve doksanlar boyunca sultanahmetteki her mitingde zincirler kırılsın Ayasofya açılsın diye bağırdılar sevgili halk. başlığı bunu hatırlatsın diye koydum.
    bir de abdullah sanayide çalışıyor olman cahil aleviler gibi bizim komprador da namaz kılıyor ama başörtülülere asılıyor gibi bir cehaleti suratımıza çarpmanı haklı kılmamalı. namaza mı dil uzatıyorsun? sakallı patrona mı? patronuna söyle kimseye zulmetmesin. bu kadar. adamın namaz kılmasına, namaza saldırma. sen dosdoğru kılarsın namazı. ama namaz kılanların "gerçek yüzlerini"! göstererek, onların maskelerini! indirerek kimseye yaranamazsınız artık. geçti o. püritenizm, ortodoxluk, hetorodoksi bilmemne. boşverin bunları. bunlardan anlamamak ayıp değil. anlayınca da birşey olmuyor. ama anlamayıp konuşmaya çalışmak ayıp oluyor en azından. kalp kırmaya çalışmıyorum. kimseyi yanıtlamak için de yazmadım yorumu. umarım devam etmez bu. sadece gördüğüm birşeyi paylaştım. bunu anlayabilirsin. illa birşey yazacaksan anladığını belirten birşeyler söyleyebilirsin. ya da niyetin iyiyse, yanıldığım şey konusunda uyarırsın beni. ama tepelemeye kalkman için başka şeyler gerekiyor. ne mi? çıkışta söylerim.

    YanıtlaSil