23 Temmuz 2010 Cuma

Çakma aristokratlar

Aristokrasi herkesin bildiği gibi ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasi iktidarın imtiyazlı ve genellikle soya bağlı bir toplum sınıfının elinde bulunduğu yönetim şeklidir. Tartışmasız bir şekilde Batıya özgü bir kavramdır. İlk ve Ortaçağ Avrupasında aristokratlar hem ekonomik hem de kültürel bir güce sahiptiler. Ekonomik güç kazanmanın yolu sömüren sömürülen ilişkisinden geçer, bundan kaçmak tarihin hiçbir döneminde mümkün olmamıştır. Bir toplumda maddi gücü elinde bulunduranlar varsa o toplumda ezilen, yoksul bir kesimin olması kaçınılmazdır. Kültürel iktidar bunun yanısıra gelişir. Yüksek sınıftan olanlar yani zenginler, ekonomik gücün sağladığı büyüklük duygusuyla hertürlü ahkamı kesme, toplum yapısını şekillendirme ve bu konuda kibir sahibi olma hakkını tartışmaya açık olmayan bir biçimde kendilerinde görürler. Yiyip içip yan gelip yattıkları için okuyup yazma fırsatı bulmuşlardır. Kabul etmek gerekir ki içlerinde ruhen incelmiş olanları vardır fakat seçkin sınıfın toplumu yönetmesi gerektiği fikrinden asla uzaklaşamazlar.

Bunların ışığında Türkiye'ye baktığımızda bir aristokrat sınıfın ya da iktidarın varlığından sözedemeyiz. Batılılaşma sürecindeki bütün çabalara rağmen ekonomik ve kültürel anlamda iktidarı ele geçirmeyi başaran bir aristokrat sınıf olmamıştır. TRT'de bir dönem arabesk müziğin ve arabeskçilerin yasaklı olmalarını, Mustafa Kemal'in gerçekliğinden ve samimiyetinden emin olunamayacak Türk Sanat Musikisi hayranlığını, Türk müziğinin evrenselleşmesi amacıyla Avrupa'da eğitim almış beş Türk müzisyeninden oluşan Türk Beşlisi ismiyle anılan Cemal Reşit Rey, Adnan Saygun ve diğer üç kişiden oluşan topluluğu bu Batılılaşma çabalarına örnek olarak sayabiliriz. Bu çabalar başka alanlarda da sözkonusudur. Bu gayretkeşliklerin Türk toplum yapısına dahil edebilmeyi başardığı tek şey mutant, kendinden emin ve yarı cahil bu yüzden de cahilliğinin dibini göremeyen bir sınıf oldu.
Bu sınıf zihinsel olarak hasta bir sınıf. Hastalıkları Türkiye'de yaşamalarından kaynaklanıyor. İsviçre, Fransa, Belçika ya da Hollanda'da yaşasalardı sağlıklı bireyler olarak hayatlarına devam edebilirlerdi. Hem bu topraklarda yaşadıkları hem de "yüksek sanatlarını" anlayacak "yüksek bir topluluk" bulamadıkları için bunalımdalar, "cahil halkımıza" da acıyarak ama yine de "anlayış ve nezaketle" bakıyorlar. Buraya kadar ki kısım çok önemli ve ilginç sayılmayacak bir tespit. Asıl ilginç olan bu insanların samimiyetsizliklerinin ve kibirlerinin bu topraklarda bir karşılığının olmaması. Kimse sallamıyor bu adamları. Hülya Avşar, Fazıl Say gibi bir "piyano virtiözüne" çıkıp kolaylıkla "Ona da hasta gözüyle bakacağız. Yapacak başka bir şey yok. Yani onu öyle idare edeceğiz. Etmek zorunda değiliz aslında ama idare edeceğiz işte. Yazık” diyebiliyor. Bunu söylediğinde hiçkimse Avşar kızına çıkıpta "sen bunları böyle soylu, böyle yetenekli, böyle seçkin birine nasıl söylersin" demiyor. Demiyor çünkü değer anlayışımız sayın Say'ın ölçülerinden çok farklı. Aynı şekilde İbrahim Tatlıses Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'un yemek davetini tereddüt etmeden geri çeviriyor, çünkü Pamuk'un romanlarına da yansıyan o yüzeyselliğin, samimiyetsizliğin, oryantalizmin Tatlıses'te bir karşılığı yok. Aman nobel ödüllü adam, dünyaca ünlü falan diye düşünmüyor.
İlahiyat profesörü Zekeriya Beyaz'a gerektiğinde Yıldız Tilbe'nin haddini bildirebildiği bir ülkede yaşıyoruz. İşte tam bu yüzden Türkiye'de aristokratların ya da seçkin sınıfların varlığından söz edemeyiz. Seçkinlerin yalanlara ihtiyacı var oysa bu ülkede hakikat hâlâ soydan soptan, paradan, kariyerden, mevkiden, ödüllerden, şandan, şöhretten daha değerli. Kim söylerse söylesin!

1 yorum:

  1. dogru söyleyeni dokuz köyden kovan bir kültürel yapımızın olduguda bir gerçek.ahlaki olarak çok şey söyleriz hatta çok şeyede inanırız, ama iş sokaga gelince, yaşama gelince..yani tamam öyle olalım, böyle olalım ama toptan bir temize çıkarmayalım yaşadıgımız yerleri..öyle gelenekden kopup gelen söz ve deyimlerimiz var ki, yani bunların altında yatanlarında öyle geçiştirilemeyecegi bir gerçekdir..nasıl ki 1400 küsür yıl önce inen İlahi terbiye, aradan bunca ve bunca zaman geçtigi halde, ne indigi toplumlada ne çevresinde nede genel insanlıgın zihinsel ve soyut evrimine katkı yapmadı, biz yapdırmadık insan olarak. küçücük istisnaları saymazsanız...

    YanıtlaSil