27 Temmuz 2010 Salı

Halkın maddesi, tecrübenin ışığı


Modern sanat her anlamda bir karşı çıkış olarak belirse ve birçok yerde klasiği yine geleneksel olanla ikame etse de bir tavırda tutarlı bir farklılık göstermiştir. Bu da antik yunandan beri sanatın değeri üzerine edinilmiş bir ölçüyü yani muğlaklık fikrini tersine çevirmesidir. Bu fikre göre bir sanat ne kadar açıklanamaz, formülize edilemez ise o kadar değerlidir. Tiyatronun belirli türleri vardır ve bunların pratik tarifleri vardır. Şiir tiyatroya göre daha ölçüsüzdür, bu yüzden ondan daha değerlidir. Sanatların en değerlisi ise müziktir onlara göre. İyi bir müziğin ancak ruhani bir yüceliğin eseri olabileceği söylenir. Modern dönemde Poe’nun Kuzgun şiirini nasıl yazdığını anlattığı yazısı ise sanat eseri üzerindeki bu efsunlu havayı bozmuştur örneğin. Çünkü basit çağrışımlar ve süfli duygular da bir şiire hayat verebilmiştir. Şiir yazmanın basit bir işçilik meselesi gibi görülebileceği de modern anlayışın bir ürünüdür. Somutluk da muğlaklığın yerini alır, sanatın ölçüsü haline gelmeye başlar.

Madde ve Işık sergisi ışığı yani soyut olduğuna kanaat getirdiğimiz bir somutluğu; madde yani somutluğun kaynağı olduğunu düşündüğümüz bir soyutlama üzerinden göstermeye çalışıyor. Ama bunu basit görsel atraksiyonlar dışında gerçekleştiremiyor. Çünkü somutluktan anladığı şey somut olanın yanında zihinsel yani soyut kalmaktan kurtulamıyor. Şöyle ki; sergi salonu bir ışık gösterisi için dizayn edilmiş ve mesela asansör bile ışık sızmalarını engellemek için karanlık bırakılmış. Ama bütün bu karartmanın içinde her katta enstolasyonları muhafaza ile görevlendirilmiş amcalar karanlıkta kalıyorlar, ve belli ki sıkılıyorlar. Öte yandan insanı sanat tecrübesinin ortasına yerleştirmeyi amaçladığını iddia eden bir eseri incelerken yine amcalar tarafından dokunmamak konusunda uyarılabiliyorsunuz. Oysa sanatçı onlar dokunulsun diye oraya yerleştirmiş. Böylelikle güya sanal dünyanın üç boyutlu yanılsamalarını ters mühendislikle yeniden maddeye çevrilmesi sağlanıyormuş. Ama olan şu; halkın maddi varlığı bu yapıntılık abidelerini bozuyor, işlevsiz kılıyor.

Bir oda büyüklüğündeki hacdan gelen kalaydeskoplara benzeyen şey ise tecrübe fikrinin bir karikatürü gibi. Pratik olarak zaten sadece turistlere hizmet eden bu serginin belki de kendini en çok belli ettiği yer de burası. Türkiye’nin elliye yakın noktasından resimler ve videolar sanki oralarda gerçekten dolaşıyormuşsun hissi verecek şekilde duvarlara yansıtılmış. Üç boyutlu görmeyi sağlayan gözlüklerle ve bir atari marifetiyle Anadoludaki bir pazar yerini bile gezebiliyorsun. Ama gördüğün halk ile temasa geçmen ve gerçek bir tecrübe yaşaman imkansız. Bu imkansızlığı imkan dahiline sokmuş olması serginin garip başarısızlığını oluşturuyor. İstiklal caddesi bize Batının ikinci sınıf ve geç kalmış ürünlerini göstermeye devam ediyor. Takip mesafesi korunarak seyredilebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder