10 Ağustos 2010 Salı

Sanat düşünceye karşı

Avusturyalı yazar Thomas Bernhard'ın Avusturya'da düşüncenin gelişmediğine, düşüncenin gelişmesini istemeyenlerin sanatların en zararsızı olan müziğin gelişmesine destek verdiklerine dair bir tezi var. Şöyle diyor Bernhard: Bu bin yılda bunlar halkımızın düşünce yaşamını devredışı bıraktı diyebiliriz ve sanatların en zararsızı olan müziğin gelişmesini sağladı. Biz müzik ülkesiyiz ya yalnızca, çünkü bizde düşünce her zaman tamamen bastırıldı yüzyıllar boyunca. Biz tümüyle müzikle ilgilenen bir halk olduk çünkü tümüyle düşüncesiz bir halk olmuştuk Katolik yüzyıllar boyunca, düşünce bizden Katoliklik kanalıyla koparıldığı ölçüde biz müziğe sarıldık, bu durumu hep Mozart, Haydn, Schubert'e borçluyuz. Ama bizim Mozart'ımızın oluşu buna karşın kendimize ait kafamız olmayışı bana uygun değil, Haydn'ımızın oluşu, ama düşünmeyi unutmuş oluşumuz ve neredeyse ondan tamamen vazgeçişimiz, Schubert'imizin oluşu, ama herşeyin darkafalı bir hal almış oluşu.

Bernhard'ın deneysel denilebilecek bu fikrini Türkiye üzerinden düşündüğümüzde de ilginç sonuçlar çıkıyor karşımıza. İnsanlar müzik dendiğinde tuhaf bir rehavete kapılıyorlar. Müzik evrensel bir şey ya, herşeyi kucaklıyor ve ortak bir dil oluşturuyor ya işte tam burada düşünmeyi kesiyoruz. Konumuz sadece müzik değil, sanat yani yüksek sanat diyebileceğimiz her şeyin arkasından buram buram elitizm kokuları geliyor. Sanat bu anlamda seçkin olmanın kendini ayırıp üst sınıfa mensup olmanın ve bu sınıfa mensup olanların düşünmeyi kesmelerinden ve kendi sınıfları içinde göbek büyütmelerinden başkaca bir işe yaramaz hale dönüşüyor. Biz bugün popülizm iddiasında isek böyle bir sanatın da sonuna kadar karşısında olduğumuz içindir. Ne hat sanatına, tezhip'e, ebru'ya meraklı sağcıların ne de yüksek sanat meraklısı budalaların irapta mahalli yok.

Sanat denilen büyük safsata bu anlamda düşüncenin tam karışısındadır. İstediği kadar yüksek olsun, evrensel olsun, varsa uzaylılar onları da kapsasın farketmez. Müzik yani ses, adının müzik olmasına bile gerek yok, tabiatın her zerresinde her anında zaten yaşayan bir şey. Kudsi Erguner diye bir adam var. Bir röportajını dinlemiştim birkaç yıl önce. Acayip düzgün biri. Çok iyi müzisyen, Diyarbakırlı, yirmili yaşlarından beri Paris'te yaşıyor, ney isimli enstrümanın en bilinen icracısı. Osmanlı ve Tasavvuf müziği uzmanı. Bu alanda verdiği konserler ve yaptığı albümlerle dünya çapında bir üne sahip. Haa tabii en önemlisi geleneksel müziğimize evrensel bir boyut kazandırmış. Kudsi Erguner'i severiz sevmesine, hem yetenekli hem çalışkan ama nedir bu kültürcülük, anlayamadığımız bu. Sorduğumz sorular da bunun biraz ötesinde, mesele yalnızca iyi müzik olsaydı bütün gün Kudsi Erguner dinleyip kendimizden geçebilirdik belki; hatta semazen olmaya niyetlenirdik müziğin cezbesiyle. Ama bize iyi müziği dinleyip geçmek düşer. Asıl mesele 70'li yıllarda Fransa, İngiltere ve Amerika'da mevlevi ayinlerinin tanıtımlarına (ne demekse) katılan Erguner'in bugüne kadar kimlerle çaldığı, kimler için çaldığıdır. Yaptığı iyi şeylerin takdiri ve karşılığını zaten buluyordur, bulacaktır. Dünya müziği piyasasında dolaşıma girmiş alıcısı ve satıcısı olan ilginç ve yetenekli bir neyzendir Erguner, hepsi bu.

Sanatın düşünceye karşı olması konusuna dönecek olursak, pek çok zerzavatın (sadece hıyar deyince bozuluyorlar) atıp tuttuklarına, anlamasalar da kapak olacak bir tez bu. Doğruluğu istatistik bilimiyle kanıtlanamasa bile sezgiyle ve ferasetle anlaşılabilecek bir tez. Mevlevi müziğinin en büyük temsilcisi Kudsi Erguner dünya çapında konserler vermeye ve Fransa'da yaşamaya devam ederken Fransa'nın dünyanın en büyük ikinci sömürge devleti olduğunu biliyor mu acaba ya da Amerika ve İngiltere'deki mevlevi ayinleri tanıtımlarında orada bulunabilmesinin koşulunun bir tehdit unsuru oluşturmamaktan geçtiğinin farkında mıydı? Düşünebilenler için bu soruların cevapları çok basit, zerzevatlar için değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder