22 Ağustos 2010 Pazar

Bağımsızlık versus istiklal

La Battaglia di Algeri, komünist bir İtalyan olan Gillo Pontecorvo’nun Fransa’nın Cezayir’den çekilme sürecini anlattığı filminin adı. Cezayir savaşı olarak Türkçeye çevrilebilir. Biz aynı savaşa Cezayir kurtuluş savaşı diyoruz. Cezayir İstiklal Harbi demek daha doğru olurdu. Ama dememişiz. Batı için bu savaş herhangi bir savaş. Ama belirli bir dizgeye dahil edilecekse sömürge karşıtı hareketler içinde değerlendiriliyor. Filmde de anlatıldığı gibi Sartre filan gibi dönemin Batılı entelektüelleri de konuya ilgisiz değiller. Sömürge karşıtlığı kültürel bir mesele olarak dönemin yani 60’ların gündeminde. Kültürel mesele demek kültür savaşı demektir. Bu savaşta taraflar kimler öncelikle bunu bir anlamaya çalışalım.


Bir yanda Fransız komando birliğinin karizmatik ama bir yandan pragmatist ve doğal olarak da zorbaca realist olan komutanı yer tutuyor. Komutan şunu söylüyor. Bu bir savaş ve biz de buraya kazanmaya geldik diyor. Savaşın şekli, kullanılan yöntemler ikincildir. Gerçekten buna inanıyor olabilir mi? Bilemiyorum. Jean Martin gibi adamlar ahmaklığı son raddede yaşamak ile şizofrenik bir zekaya sahip olmak arasında salınan şahsiyetlerdir. Emin olamadım. Biz inanmıyoruz ama. Filmi çekenler de inanmamızı istemiyorlar. İşkenceci batılı ve soğukkanlı katil üçüncü dünyalı imajları bizi savaşın şekline odaklanmaya yöneltiyor. Zaten kültür savaşı dedik. Şekiller, şemaller, estetik savaşın alanı olacak demektir. Hemen bu tarafın hesabını keselim. Fransızlar bir savaşı kaybediyorlar bu belli. Hangi Fransızlar? Paraşütçü olanlar. Sartre oyunda görünmüyor ama nihayetinde savaşı galipleri arasında olduğu da belli. Ya da galiplerinin bir temsilcisi olduğu.

Bir başka taraf da elbette İtalyan komünistlerini temsilen filmin yönetmenidir. Film Fransız ile Cezayirlilerin arasındaki mücadeleyi tarafsız bir gözle anlatıyor. En azından yapılan yorumlar bu şekilde. Ama Fransızları kapitalistler, Cezayirlileri de proleterler olarak alırsak yönetmenin ikinci tarafa yakın olacağını düşünebiliriz. Komünistler de zaten kabaca böyle düşünürler. Batının kendini Batı-dışı toplumlarda da tekrarlaması onları mutlu eder. Bu bütün Batılıları mutlu eder gerçi. Sartre boşuna diğer tarafta değil ya. Tekrar eden aşağı yukarı şudur. Geniş halk kitlelerinin mobilize olması ve siyasi iktidarı doğrudan kullanabilmesi. Batıyı Cezayir’de koloniler kurmaya sevk eden idealler de buradan doğuyordu. Oyunun türünün komedi olması da aynı ideallerin Batının sömürgelerden çıkmasını gerektirmesinden kaynaklanıyor. Batı sömürge topraklarından askeri olarak çekilirken fikri olarak yerleşiyor. İstiklal kelimesi Batılılara kendi hülyalı gençlik dönemlerini hatırlatıyor. Bir şekilde bütün zulmünü temellendirdiği cennet tasavvuru da bu hayaldir. Bizse istiklalin anlamını yakından biliyoruz.

Filmin diğer tarafında yakışıklı ve çirkin kavruk adamlar rol alıyor. Ali eski bir hırsız, sokak adamı. Bir polisi vurmaya yeltenecek denli gözü kara. Ama kafası da alengirli işlere pek çalışmıyor gibi. Örgütün akil adamları ise temiz yüzlüler ama sakil de bir yanları var. Arap mahallesini bombalayan Fransızlara karşı halk ayaklandığında onları durdurmayı bir görev biliyorlar. Ali ise kalabalığın önünde bayrak sallıyor. Batılılar arasında olduğu gibi diğerleri arasında da kazananlar ve kaybedenler var. Temiz yüzlüler mücadeleye politik olarak da devam edebilmek için teslim olmayı göze alıyorlar. Ali ise mahalle arasında insanların dualarıyla patlatılıyor. Abidevi bir tavır. Ama yönetmenin zaferi gördüğü yer başka.

Filmin ünlü sekanslarından birinde Arap kadınlar Avrupalı kadınlar gibi giyinip süsleniyorlar. Böylelikle askerlerce çekilmiş olan sınırdan geçebiliyorlar ve bombaları hedeflerine taşıyabiliyorlar. Bir kafe, bir disko ve bir havayolu şirketi. Kasabanın dar sokaklarına ve sefaletine kontrast oluşturacak denli müreffeh ve canlı yerler. Kadınlar planlarını olabildiğince soğukkanlılıkla uygularken kamera kafede dondurmasını yiyen bir çocuğu çekiyor. Sinsice içeri sızmış doğulu fikri bir yandan boy veriyor. Ama daha önemlisi başarılı olmanın -burada bombalamak fiilinde somutlanıyor- Batılı gibi olmaktan geçtiğine dair önerinin görünür olması. Asıl anlatılmak istenen de az çok bu aslında. Şehrin merkezi bir Avrupa şehri reprodüksiyonu iken taşra ve şehrin çeperlerinde hala başka bir hayat yaşanıyor. Kültür savaşının nihai hedefi o kadınlara o elbiseleri giydirmek. Sonunda savaşı moral olarak Batılılar ve Batılıların ajanları kazanıyor.

Peki ya son sahnelerde halkın sokakları kazanmasını nasıl değerlendirmeliyiz? Film bu noktaya gelene kadar belirli şeyler söylüyor. Ama örgütün tasfiyesi ve halkın direnişe katılması arasındaki bağlantıya dair bir sözü yok. Halk başlangıçta da konuya duyarsız. Fransızlar evleri bombalayana kadar da desteklerinde gönülsüzler. Örgüt için de halk düzene sokulması terbiye edilmesi gereken bir kalabalık olarak görünüyor önceleri. Örgütün tek işlevi zulmü görünür kılmak varolan durumu çıkışsızlığa sokmak şeklinde beliriyor. Filmin sonunda Halk sokakları kazanıyor evet. Ama Fransızlardan kalanları ise örgüt kazanıyor, devralıyor her anlamda. Halkın bir kısmı halktan mezun oluyor. Hikaye bu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder